Kürdistan’ın kanlı anlaşmazlığında "1990’lara dönüldü" sözü temelden yanlıştır. Geriye dönüş varsa eğer, bu 1990’lara değil, TC’nin "süreç" adı verilen kanmaca, kandırmaca manevralarından sonra, 1925’in inkar sarmalı durakta demirlemesidir.
1990’larda Kürdistan yanıyordu. Kim haydut, devlet kim belli değildi.
Buna rağmen kan pınarları ve yangınların gerisinde görüşme sedaları duyuluyor, Demirel’in "Kürt realitesini tanıyoruz sözü" duvarda asılı duruyordu.
Damağı taze kanla tatlanmış aç kurt gibi "onlara ölüm" diye diye ortalıkta seğirten Tansu Çiller’in topukları ölüm çanı, ama dudaklarını büzdüğünde de, "Bask modeli" diyerek uzlaşma çağrısı yapıyordu.
2002 yılında iktidar çarkını ele geçiren AKP, dolandırma ustasıydı. Fakir fukaraya öbür dünyada doyasıya ekmek vaddedip, bu dünyada cenneti yaşamaya bakan liderleri Recep Erdoğan, Kürtlerden oy almak için, "süreç" diyordu. Ancak, "diyalog süreci" Kürtleri oyuna getirmemiş, beklentisi gerçekleşmemişti.
Bunun üzerine Türk ırkçılarından destek almak için, diyalogu bozup Kürtlere karşı devlet terörü çarkını işletmeye başlamış, MHP’den parti kurucusunun oğlunu koparıp saflarına katmış, çulun altından kaydığını gören parti lideri Bahçeli biat edip, teslim olmak zorunda kalmıştı.
Böylece, 1975 yılında kurulan ırkçı ruh koalisyonu, ikili ayak üstünde yeniden dikelmiş, bu kez solcular yerine Kürtleri bütün olarak hedef hattasına oturtmuştu.
Erdoğan, ırkçı kafanın tek sesi olarak, Kürt varlığını, yeni baştan inkardan gelmiş, Kürtlerle "müzakere edilecek konu" olmadığını ilan etmiş, direniş hareketini de son savaşçısına kadar öldürme planına bağlamıştı.
Bu, kendisini aşan bir plandı, ama ırkçı ruhuna tirit suyu niyetine gerekliydi. Ne de olsa, kimse yalanın, palavranın hesabını tutmuyordu. Onun meydan kafadan, işkembeden atanındı.
MHP’nin başkanı Devlet Bahçeli ise Erdoğan partisinin bütün adamlarını kaldırıp götürmesin diye AKP’lileşiyordu. Bahçeli, Hitleri’n bile geçen bir histeriyle, "taş üstünde taş, beden üstünde baş kalmasın" teranesiyle Erdoğan’ın, "şehirleri uzaktan bombalayarak öldürün, yakın, yıkın" haykırışına eşilik ediyordu.
Vahşetin narasına şaşmayın. Aslında ikilinin ses uyumu yeni değildi. Onlar, ortak bir geçmişten geliyor, Türk halkının yüzde 70’ini temsilde birleşiyordu.
Onun için, ortak söylemleri, kişiliklerine uygundu.
Biri, köklerini, kimlik ve kişiliklerini arayan geri kalmış beyinlere "Türk’ün tarihi" diye, Çin Efsanesini aşılayandı. Yani Çin masalını, tarih diye yutturan…
Öteki de, Türk ırkçılığına İslam gömleği giydirip gölgesinde Sultani hayatın meyvalarını derendi.
Kısacası, ta ezelden beri onlar sözde farklı görünse de, özde birdi.
Bir olup, sırt sırta vererek Türk öldürerek Türk milliyetçisi olan, Müslüman devirerek İslamı yayandı. 1975 yılında Milliyetçi Cephe (MC) çatısı altında iktidar olan, besledikleri ölüm mangaları meydanlarda, okullarda, sokak araları ve fabrika önlerinde birlik ve beraberlik ruhunu canlandırarak Türke karşı Türklük, Müslümana karşı Müslümanlık savaşı yürütmüştü.
Savaşta, beş yılda, 6 bin Türk ve İslam katledildi. Türk halkı ve çağımız adına utanç, ama ölüm tarlası büyüdükçe, bunların oyları arttı. Bugün, her yüz Türkten, 70 tanesi onların peşinde koşup, Sultani hayat yaşamaları için destek veriyor..
Onlar şimdi, ödül olarak Türk halkının desteğini katlamak için Kürt soykırımına hazırlanıyor. İbret dolu, utanç verici ama çağımızda, kendi yurttaşını öldürme ile oyunu artıran başka örnek yoktur, yer yüzünde…
Erdoğan, hayal ettiği zaferi tatmak için, asker, polis, koruculardan oluşan bir milyon kişilik savaş gücünü, Kürdistan’a yığdı.
"Ölürsen, öbür dünyanın kapısında 70 tane Huri seni bekliyor" vaadiyle kandırılıp dolandırılarak cepheye sürülen özel eğitimli polis ve askerler, ileri atıldıkça vuruluyor. Onların vurulduğunu gören arkadaşları uzaktan "Hurilerin bol olsun" diye bağırıyordu.
Fakat, onlar öldükçe birileri zengileşiyordu…
Bunu gören polisler, "biraz da siz ölün ve yolun başında bekleyen Hurilere siz koşun" sesleriyle isyanda.
Genelkurmay, polisin boşluğunu kapatmak için, Kıbrıs birliklerini çekip Kürdistan’a yığıyor şimdi.
Ancak, ölüm tacirleri "taş üstünde taş, beden üstünde baş bırakmamak" üzere hamle ettikçe, yenilginin bataklığına saplanıp Kürdistan’dan tecrit oluyor, reşelek kuşları zümesindeki leylekler gibi açığa çıkıp hedef oluyor, korkularından kurtulmak için, koşa koşa betonların gerisine saklanıyorlardı.
Polislerin toplu istifası ve Kıbrıs’tan güç kaydırma bozgunu haber veren çözülmenin başlangıcıydı…