"Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım/ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım."
"Ezelden beri" dediği bir "ezel" ise yoktu. Osmanlı ise ezel, o Türk değil, asla "hür" de olamadı. Britanya ve Fransa'nın kucağından sonra, Almaya’nın hizmetinde can verdi. Arnavutlar, onun "ırkından" kan bedeliyle kurtulmuştu.
Tarihte, adında "Türk" kavramı geçen ilk devlet olan TC, daha sonra Fransa ve Britanya tarafından kurulup ilan edilecekti.
Palavra bir yana; bu muydu, "ezelden beri hür yaşadım" olmak?
Ayrıca, "hür" olmak, kanmaca kandırmaca ile mümkün değildi. Hür olmak, insanın giderek toplulukların, devletlerin kendi iradesiyle yaşamasıdır. Başkasını kendisi gibi bilip, hürriyetini dokunulmaz görmek, önünde saygıyla eğilmektir. Başkasının özgürlüğüne kılıç çeken hür olamaz, olmamıştır da…
Oysa TC'nin ilk adımından itibaren hürriyet görmedik. Kendi korkularına esir; korkularından kurtulmak için de farklılıkları biçip kıran, daha hayatının ilk adımlarında içeride sıram sıram darağaçları kurarak muhalifleri yok eden; Kürterin soyunu kurutma taarruzlarını tazeleyen bir korku heyulası gördük. O, dış destek için Rusya'ya sığınan, Lenin'e yaranma adına en azılı komünist düşmanlarından Celal Bayar ve Fevzi Çakmak’ın da aralarında bulunduğu personelden Komünist Parti kurdurandı.
Daha sonra o kadar "hür"dü ki, Amerikan yardımı alma adına demokrasi diyen, gözüne girip yaranmak için Kore savaşına giren…
"Hür" hallere bakın siz: Yardımdan bir kırıntı koparma uğruna, 1958’de Mısır bambardımanı olan Kanal Savaşı'na destek verendi. Tunus, Cezayir kurtuluşuna cephe açan...
Böyle bir rejimin "hür yaşadım, hür yaşarım" marşları, gülünesi hallerin ironisi olmaya devam ededursun, Gürcistan dağlarından kopup gelmiş, din değiştirmiş "ecdadın evladı" Recep Tayyip Erdoğan, parmağına doladığı türbanla sahalara dalmıştı. Şimdi cami, içki, mezhep üzere, Mehmet Akif’in "kahraman ırkım" güzellemesi taktığı "ecdat" üzerinden Nihal Atsız ırkçılığına sığınıp, Kürtlere ülkelerini terk yolunu gösteriyor. Bir sonraki rüzgarda Necip Fazıl ruhuna uzanıyor, etrafa nefret saçıyordu. Başbakan -ama "Türk" dediklerinin bir kesimiyle de savaş halinde- yandaş gençlere "sinmeyin" sözüyle atak emri veriyordu.
Hakkını vermek gerekiyorsa eğer, Erdoğan’ın "mitos"u Necip Fazıl, zamane ırkçı-dinci, El Kaidecilerin örnek alacağı adamdı. Her kılığa giriyordu. Masaya oturup içkisini içiyor, kumarını oynuyor, sonra dincilik için yalpalaya yalpalaya camiye yollanıyordu. Oradan çıkınca Başbakanlık örtülü ödeneğinden para alıyor; aldığı az gelince "bu hizmete karşılık başkası daha çok para verirdi" mektupları döşüyordu.
Erdoğan dün yandaşlaştırılmış kalemleri "yoklara" karıştırıyor, bunların yanı sıra "fazilet timsali" yaptığı Necip Fazıl’ın şiirini haykırıyor ve sonra onu "kalemini satmayan" olarak gösteriyordu.
Böylece Erdoğan ve tekmil adamları "hür" olmuş oluyordu.
O kadar "hür"dür ki, elinden gelse, özgürlüklerini kırımdan geçirmek için, Kürtlerin kanına ekmek doğrayıp kaşıklayacak. Kürtler, "hür adam"ın esirleridir. Ondan öncekiler "hürriyet" aşkıyla toplu mezarlar, dipsiz kuyular kazıyordu. O, neredeyse hepsini alacak hapishaneler inşa ediyor.
Bu satırlar yazılırken, 46 tane Kürt gazeteci bir arada yargılanıyordu, hür adamın "bağımsız" mahkemesinde. Bir gün önce "benim polisim" dediği ve Kürtlerin vergileriyle beslenen personel, Ankara’da Kürtleri linçten sonra kurşuna tutan ırkçı vahşilerin sırtını "n’aber lan" sevecenliğiyle sıvazlıyordu.
Ah ben senin hürlüğünü seveyim; özgürlük için savaşan Rojava’ya yandaş El Kaideciler sevk ediyor; dün elinden madalya aldığın Kaddafi’nin üstüne kiralık katil yolluyor; iki gün önce lideriyle yemek kaşıkladığın Suriye’ye kan için eşkıya sevk ediyorsun…
Eli onun bunun sadakasına açık, El Kaidecilerin öteki versiyonuyla kiralık, içeride ve dışarıda herkesle savaş halinde olan hiç kimse "hür" değildir. Kendi korkularına esir, kana susamışçasına savaş çığırtkanlığı yapan, yandaşların dışında herkese düşman, hiç kimse…
Düşmanlık üzere çıkar çayırlarında otlayanların kimseciğe vereceği özgürlük de yoktur, olamaz, olmamıştır.
‘… hür yaşadım’ diyen tutsaklar
Mehmet Akif Ersoy, Türk ırkçılığına "kaside" yazan bir Arnavut’tu. İhalesini aldığı "İstiklal Marşı"na korkuyu yenme narası misali "korkma" diye başlamıştı. 12 Mart 1921 tarihinde kabul edilen bu manzumede soyundan vazgeçip Türk oluyor, "kahraman ırkım" diyerek ırkçılığın yüceliklerine çıkıyor, bir başka masal üzere devam ediyordu: