Özgecan Aslan'ın infaal yaratan katliamının hemen ardından Amed, İstanbul ve Antalya'da üç kadının daha katledildiği düştü haber sitelerine. Aynı günler TBMM'inde 'iç güvenlik paketi' kapalı oturum tartışmalarında HDP'li kadın milletvekillerine dönük saldırılar yansıdı. Bu tablo 'imam…, cemaat…' atasözünü hatırlatıyor ister istemez.
Bu söz sorunun derinliğini ifade etmeye yetmese de, sürdürebilirliğini, kanıksanmasını çok iyi ifade ediyor. Ee mecliste kadın vekillere şiddet uygulanınca, toplumda meclisten geri kalmıyor..
Özgecan katliamı kuzey Kürdistan ve Türkiye'de başta kadınlar olmak üzere duyarlı bir çok kesimi harekete geçirdi. Öfke sokaklara taştı. Belki de ilk kez bir kadın cinayeti karşısında toplumun büyük çoğunluğu ortaklaştı, aynı acıda buluştu. Halen devam eden eylemler sırasın da yukarıda belirttiğim üç olay gerçekleşti. HDP'li vekillere dönük bir iki kınama açıklaması dışında diğer üç kadının katledilmesine dönük her hangi bir ses yoktu veya ben duymadım.
Neden peki her olayda aynı duyarlılık yansımıyor? Özgecan Aslan'ın katledilmesi ile diğer kadın katliamları ve kadına dönük saldırılar karşısında neden bir araya gelemiyor bu toplum?
Öncelikle kadın örgütlerinin bu konuda ki duyarlılıklarını çabalarının her zaman olduğunu belirtmek gerekiyor. Birbirinden kopuk ve parçalıda olsa bir refleks var. Ama kadın örgütleri de ataerkil zihniyetin aidiyet kalıplarına sıkıştıkları için her olay karşısında bir araya gelmeleri mümkün olmuyor. Kadınların öncelikle bu verili aidiyetlerden kurtulmaları gerekiyor. 'Benim halkım, benim partim, benim örgütüm, inancım, yörem, mahallem, sokağım ve derken ailem, eşim, kardeşim, akrabam' gibi aidiyetleri sorgulamaları; kendi aidiyetlerini ortaya çıkarmaları gerekiyor. Zihin duvarlarının derinliklerinde bu kimlikler kadınları kuşatmış durumda. Özgecan Aslan'ın katledilmesinde iki faktör çok belirleyici oldu kanımca.
Birincisi kadın katliamlarında yaşanan artış ve bunun biriktirdiği öfke, ikincisi ise saldıran kişinin bir yabancı olması.
Genel anlamda kuzey Kürdistan ve Türkiye'de son yıllarda AKP iktidarını siyasal, sosyal ve ekonomik politikalarının yarattığı bir öfke birikimi var. Toplumun her kesiminde olmasa da önemli bir kesimi bu politikalardan oldukça rahatsız. Özellikle kadın politikaları AKP zihniyetini deşifre eden bir konu olduğu için daha ciddi rahatsızlıklara, korkulara ve dolayısıyla öfkeye neden oluyor. Bu anlaşılır bir durumda. Ancak ikinci sebep daha derin bir konu. Şimdiye kadar kadın cinayetleri eş, baba, abi, kardeş, oğul, sevgili, akraba, komşu, mahalle vs gibi faillerin tanıdık olmaları üzerinden gündemimize girdi. Özgecan'nın katledilmesi ise bir yabancı tarafından gerçekleştirildi. Daha öncede yabancı kişiler tarafından katledilen kadın cinayetleri de oldu. Ama bunların çoğunda da katledilen kişi toplumsal normların dışında bir duruşa sahipti(fahişe, evinden kaçmış, eşini terk etmiş, yalnız yaşıyor vs). ataerkil toplum nezdinde 'kötü' tanımlanacak bir konum. Özgecan Aslan tüm bunların dışında, öğrenci, ailesinin yanında ve okul yolunda. Üstelik katili bir yabancı.
İşte, AKP politikalarına karşı biriken öfke ile katilin profili başta kadınlar olmak üzere bir çok kesimi sokaklara döktü.
Kaç gündür süren eylemler kadınların kuşatılmış yaşamlarında bir gedik açmak için oldukça önemli ve anlamlı.
Ama yetmez.
Bilmeliyiz ki yabancılık bir algı biçimidir ve ataerkil kültüre aittir. Eğer zihniyeti her an boğazlamaya, öldürmeye, dövmeye müsaitse bir tanıdıktan bahsetmemek gerekiyor. Asıl yabancılık budur. Kadınları katledenlerin çoğunun yakını, tanıdığı olmasında bu yabancılaşmayı görmek gerekir. Yani kadına, kadın şahsında yaşama yabancılaşmayı görmek gerekiyor. yabancılığı kimlikler üzerinden ele alırsan büyük yanılgı yaşarız.
Unutmamak gerekir egemenlik; iktidar, sömürü, inkar ve düşman yaratmadır. Düşman yaratarak kendini yaşatma geleneğidir. Çok köklü bir gelenek olduğu içinde refleksler çabuk örgütlenebiliyor. Bir koruma içgüdüsüne dönüşüyor. Böylece egemenlik kendi tahakkümündeki kesimleri bir arada tutuyor ve kendi antidemokratik kültürünü gizliyor. Kadın üzerinde uygulananda tam olarak böyledir. Tanıdık katillere toplum ve yasalar daha toleranslı davranarak kanıksatıyor. Bu kadınlara da kanıksatılmış bir durum. Dolayısıyla kadınların sorgulanması gereken bu 'yabancı' kavramıdır.
Bilinmeli ki yabancılık etnik, inanç ve cinsiyet gibi farklıklarla oluşmaz. Bu insan ve toplum olma gereğidir. İnsana, topluma ve yaşama yabancı olan kimlikler değil, bu kimlikleri birbirine düşman kılan zihniyettir. Kısacası, yabancılık ataerkil eril zihniyetin bir üründür. O da yanı başımızdadır, içimizdedir çoğu zaman. Onun için aile, akraba, eş-dost dediklerimizin saldırılarına hoş görülü olamayız. Sessiz kalamayız, sineye çekemeyiz. Hatta işe buradan başlamak gerekiyor. 'Yani içimizdeki yabancı' dan, yaşama, doğaya, kadına, kimliklere yabancı zihniyetten başlamalıyız.