Mesud Barzani, resmen ilan edilmemiş Irak Kürdistan’ı devlet başkanıdır. Dünyada gittiği her yerde, bu ağırlıkla karşılanmakta, muamele görmektedir.

Bugüne kadar Fransa’da, Amerika, Almanya’da, hatta en son gittiği Suudi Arabistan’da bile polis düzeyinde protokolle, karşılanmadı.

Barzani, Türk devletinin, bölgedeki tek "sadık" adamdır. O Türk devleti ki, bazı komşular tarafından İslamcı terörist ihraç edip, ülkelerini karıştıran işgalci olarak suçlanıyor. Kimilerine göre her yerde gözü olan ve dost diye yaklaşıp arkadan hançerleyendir.

 Barzani, dün bu satırların yazıldığı saatlerde Ankara’daydı. İnternet medyasının flaş haberine göre ilk durağı Cumurbaşkanlığı, Başbakanlık değil, Türk devletinin operasyonel polisi nitelğine büründürülmüş İstihbarat teşkilatı (MİT) idi.

Barzani, 1990’larda da adeta aşağılanır gibi MİT’çilerce karşılanıp uğurlanıyordu. Ama o dönemde titri, "Irak Kürdistanı Bölge Başkanı" değildi.

Bunca iyiliğe rağmen, bu muamele neden? Herkesin nezaketi kendine yakışan da Barzani neden boyun eğdi ve tıpış tıpış operasyon polisine gitti?

Bu Barzani'nin kişiliğinde Kürtlere hakarettir. Barzani nasıl tahammül etti bilinmez ama, terbiye kuralları, nezaket sınırlarına sığmayan yeni rezalettir, bu. Bir açıklaması vardır, bunun herhalde.

Biz söylemek istediğimize dönelim:

Kürdistan hareketi, AKP’ye birlikte yaşama konusunda büyük bir kredi açtı. Paha biçilmez şans tanıdı. Ama olmadı.

Hayata, fırsatçılık penceresinden bakan, pusuculuğu düello sanan AKP’nın kültürel seviyesi ve algılama yeteneği, sunulanı kavramaya yetmedi.

Günümüz dünyasına korku salan İslamcı çeteleri taklit edercesine, Ezrailin ruhunu çağırarak, Kürtlerin karşısına çıktılar. Zulüm, bu kez İslami (AKP) rejim adına sultan oldu.

Kadınlar ve çocuklar, bütün savaşlarda esirgenendir. Mafya savaşları, eşkıya çatışmalarında bile dokunulmaz...

 AKP’liler, İslam ahlakının fazileti gereği diye diye kadınları savaş dışına atıyor, türbanlıları, "bacım" diye ayrıca kutsal gösteriyor, Türk ırkının mertliğiyle himayeye alıyorlardı.

Fakat, Kürtler sözkonusu olunca ne İslamın fazileti ne de Türkün mertliği geçerli kalıyordu. Fazilet ve mertlik bir anda, nezaket fiyakası olmaktan çıkıyor diplere iniyordu.  

Ama, kuşatılmış Kürt şehir ve kasabalarında Mafya ve eşkıya merhameti bile mumla aranıyordu. Bir hafta, on, ondört gün süren kuşatmalar aralandığında, Kürtler ekmek, su tedariğinden önce, öldürülmüş kadın ve çocuklarını gömme telaşına düşüyorlardı.

İyi Kürt kadın ve çocuğu ölü olandı.

Öte yandan AKP için demokrasi, seçimden ibaretti. Cumhurbaşkanı, muhtarlarla haftalık toplantılarında, "ben seçilmiş olarak" diye söze başlıyor ve kendini daimi olarak kutsuyordu.

Seçilmiş parlamenterler dokunulmazlığa sahipti. Ama Kürtler hariç…

Belediye başkanları, dövülüp sövülerek makamlarından cezaevlerine sürükleniyor, toplumsal olaylara yaklaşan parlamenterler zehirli gazlarla bayıltılıyor, kurşuna tutuluyorlardı.

Batman milletvekili Ayşe Acar Başaran, kürsüde başından geçenleri anlatıyordu:

"Kaldığım evde, 6 saat roketatar ve silahlı taramalar altında kaldım."

Kürt kadın milletvekillerinin, Türk polisiyle meydan kavgaları ise sıkça haberlere konu oluyordu.

Türk askeri, Nursaybin şehrini kuşatmıştı. Şehir günlerdir sussuz ve karanlıktaydı. Kimse girmiyor, içerdekiler çıkamıyordu. Evlerinde mahsur insanlar aç, hastalar ilaçsız, ölüler, sığabilenler buzdolaplarında gömülmeyi bekliyor.

Şehre girmeye çalışan kadın milletvekilleri, yollarını kesen polisle çatışıyor, itişiyorlardı. Kadınlardan birinin sesi üste çıkıyordu:

"Terkedin, gidin, burası bizim ülkemiz!.."

Bu yumruk gibi de değil, kurşun şiddetiyle rejimin alnı çatısına inen bu haykırış, ilk değildi. Ancak, geçmişi de fazla eski değildi. Son bir yıldan beri, Cemil Bayık ve Murat Karayılan’ın "öfkeli gençlik" dedikleri gençler tarafından dillendirilmeye başlanmıştı. Giderek yayılıyor, barikatların gerisinde de yankılanıyordu:

"Burası Kürdistan, defolun gidin!.."

Bu haykırış, Kürtlerin birlikte yaşama umudununun tükenişini ve belirledikleri yeni ufkun rotasını anlatıyordu.