Resim sanatında eleştirel üslubuyla bilinen sanatçı Burhan Kum'un yeni sergisi "Misilleme" 26 Nisan'a kadar İstanbul The Empire Project'te. Daha önce "Resmen", "Ve...fakat...veya" , "Dîjîtal Karanlık" gibi sergilerle ismini duyuran Kum, son zamanlarda "çılgın inşaat projeleri"ne bir itiraz niteliği taşıyan "Misilleme" sergisi ile de iktidarın mimari üzerinden toplumu nasıl tahakküm altına aldığını sert bir dille eleştiriyor. Türkiye'de resmin, bir eleştiri ya da direniş aracı olarak ciddiye alınmadığını belirten Burhan Kum ile Türkiye'nin içinde bulunduğu sosyo-kültürel ve sosyo-politik durumları konuştuk.


İktidar ve sermaye sahiplerinin neoliberal politikalarına karşı provakatif bir saldırı niteliği de taşıyor serginiz. Kime ve neye karşı Misilleme? Burhan Kum'u böyle bir sergi açmaya iten sebepler nelerdir?

Serginin atardamarını "çılgın inşaat projeleri"ne itiraz oluştursa da, temel amacım sermayenin tüm varlıklarıyla dünyayı ele geçirme operasyonuna karşı bir direnç noktası oluşturmaktı. Endüstri devrimi gerçekleştirememiş ülkeler, eğer doğal kaynaklardan da yoksunsalar, ekonomilerini "inşaat" üzerine kuruyorlar. İlkel teknolojilere dayanan inşaat sektörünün yüksek kârlara ulaşabilmesi de düşük ücrete, dev projelere ve hayali toprak rantına bağlı olduğu için topyekûn talandan başka bir yol izleme şansı yok. İnşaatlar topluma ait olması gereken yaşam alanlarının sermaye güçleri tarafından ilhak edilişinin en görünür olduğu alanları olsa da aslında bir yaşam biçimi inşa ediyorlar. Bu inşa süreci de ancak yağma ve saldırı yolu ile gerçekleşebileceği için hiçbir itiraza tahammülü yok. Hrant Dink cinayeti ve bu cinayetin açıklığa kavuşmasını engelleyen suçluların terfi ettirilmesi, "insanlık anıtı"nın başbakanın emriyle yıkılması, Sivas katliamıyla ilgili zaman aşımı kararı verilip davanın düşmesi, dünya çapında bir müzisyene konuşma yasağı getirilmesi, Roboski katliamı, kadın ve işçi cinayetleri gibi onlarca olay toplumun nasıl bir saldırı altında olduğunun açık göstergeleriydi. Ressamın bu saldırılara bir cevabı olması gerektiğini düşündüm. Bir Alman ressamın dediği gibi: "Resim bir direniş aracıdır, çünkü yeraltında başlamıştır."

Israrla politika ve sanatı birbirinden ayrı tutmak isteyen egemen zihniyet neden apolitik ya da güdümlü sanatçı profili yaratmanın peşine düşüyor? Türkiye'deki sanatçılar ahlaki duruş ve sorumluluğun neresindeler?

Sanatın toplumun inşasında önemli bir işlevi olduğunu fark eden iktidarların, bu alana hükmederek toplumsal bilinci denetim altında tutmak istedikleri bilinen bir gerçektir. Zaten, böylesine etkili bir silahın kullanımını sanatçıların "özgür" iradelerine terk edilebileceğini düşünmek saflık olurdu. Ancak sanatın, uzun süredir kültürel hegemonya aracı olarak kullanıldığı Batı'da bu işler daha rafine yöntemler aracılığıyla gerçekleşirken Türkiye'de bu alan doğrudan devletin denetimine tabi kılınmak isteniyor. Kurulmak istenen, Başbakanlığa bağlı ve onun icazetiyle atanacak on bir kişiden oluşacak Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) neyin "sanat" olup neyin olmadığına karar verecek. Kendisine saygısı olan hiç bir sanatçının böyle bir kurumun egemenliğini kabul etmeyeceğini düşünürüz ama gel gör ki küratörlük kurumunun da mikro ölçekte faşizm olduğu gerçeği göz ardı ediliyor. Düşünce sistemimize nüfuz etmiş bu algıyı ilk kıran sanatçılar olmalı.

Sergide "İstanbul'un Yeni Osmanlılar Tarafından İşgali" diye bir tablo var. Kim bu Yeni Osmanlılar? Türkiye hala vesayet rejimiyle mi yönetiliyor? Yoksa iktidarlar üzerinden vücut bulan hanedanlık devri hala devam mı ediyor?

Osmanlı Devletinin ekonomisi fetihler, talan ve ağır vergilere dayanıyordu. Fetihler sona erip toprak kaybı başladığında, Batıdan askeri ürünler ithal ederek bu çözülmenin önüne geçebileceklerini düşündüler. Yüzyıllarca denedikleri bu yöntemin neden bir türlü başarılı olamadığını ne devlet kadrolarında ne de aydınlar arasında çözümleyebilen olmadı. Çünkü sanatın ve felsefenin Batının ekonomi politiği içindeki işlevini bir türlü kavrayamadılar. Bugün Türkiye, Napolyon Bonapart'ın 1798 yılındaki Mısır seferine 16 tane ressam götürmesinin anlamını çözdüğünü zanneden kadroları tarafından yönetilmektedir: 'Tez TÜSAK kurula!' Hatırlayalım, Abdülhamit şehzadelik yıllarında Avrupa'ya gitmiş olmasına rağmen hiçbir yabancı dili öğrenme gereği duymamıştı. Şu anda ülkeyi yöneten başbakanın da hiç bir yabancı dili bilmemesi ve "danışman" statüsüne sahip çocuklarının hiç bir vasıflarının olmaması bu dar zihniyetteki sürekliliği açıklıyor. Durum böyle olunca emperyalist devletler dünyayı paylaşma planları yaparken, Tayyip Erdoğan'ın, Urla'daki "iki parsel"e tenezzül etmesine şaşırmamak gerek. Çünkü Yeni Osmanlıların gözünde fethedecekleri tek alan olarak kendi ülkeleri kaldı. Üzücü olan ise, dünyanın sermaye tarafından yağmalanmasına karşı çıkma stratejileri geliştirmesi gereken bizlerin bile Erdoğan hanedanının küçük yolsuzluklarına kafa yoruyor olmamız.

Memleketin birçok yerinde yapılan HES barajlarıyla antik yerler yok oldu, oluyor. Diğer bir taraftan şehir içinde her gün yeni AVM'ler açılıyor ya da kentsel dönüşüm adı altında birçok semt talan edilip sömürülüyor. Memleketin tamamı şantiye alanına çevrildi diyorsunuz. Kim bu şantiye şefleri? Tüm varlıklarıyla yeryüzüne tecavüz edenler kimler?

HES inşaatları sonucunda doğal dokunun katledilip, antik yapıların yok edilmesi bir yana, stratejik bir kaynak olan suyun kullanım hakkı da santrallere sahip olan şirketlere devrediliyor. Çevrede yaşayan köylülere bırakmayı taahhüt ettikleri "can suyu"nu vermedikleri gibi, ellerinden gelse doğada yaşayan hayvanlara bile su içirmeyecekler. Yerel ve uluslararası sermaye, kamuya ait olması gereken ne varsa, mülkiyetine geçirme gayreti içinde olunca rızanın üretilmesi gibi bir kaygıya da gerek duymuyor. Birçok projenin iptali için açılan davalarda verilen "yürütmeyi durdurma" kararları ve bölgelerde yaşayan insanların itirazlarına rağmen inşaatlar sürüyorsa bunun adı tecavüz değilse nedir? Başbakan bile Atatürk Orman Çiftliği'ne usulsüz olarak inşa edilen Başbakanlık Sarayı inşaatının, mahkemece verilen durdurulma kararını tanımayacağını açıkladı. Tecavüzcünün kim olduğu açık değil mi?

Yine sergide bir tablonuz var ki neredeyse Türkiye siyasi tarihinin bir özeti gibi duruyor: "Üstünlüğün Hukuku". Şu an bile birçok insan KCK adı altında cezaevinde tutuluyor. Gazeteciler ve avukatlar sorgusuz sualsiz tutuklanıyor. Türkiye'de çoğu zaman hukukun üstünlüğü değil de "Üstünlüğün Hukuku" hüküm sürümüştür ve hala da sürüyor. Hukuku üstünlüğün hizmetine sunan kimler? Türkiye'de hukuk neye göre şekilleniyor?
Yukarıdaki cevabımda dile getirdiğim gibi, Türkiye'de siyasi iktidar tamamen hukuksal kurnazlık üzerine kuruludur. Amacına kendi koyduğu kurallar içinde bile ulaşamayacağını bildiği için muhaliflere savaş hukuku kuralları içinde davranıyor. Bu durumda, KCK tutuklularına "rehine'" ya da "esir" demek daha doğrudur. İktidar, bir gün bu esirleri Kürt halkının belli taleplerinden vazgeçmesi karşılığında serbest bırakacaktır. İnsanları pazarlık aracı olarak görmekten çekinmeyen bir iktidardan "çözüm süreci" konusunda iyi niyet beklemek büyük bir yanılgıdır. Bin yıllık Selçuklu-Osmanlı devlet geleneğini sürdüren Türkiye Cumhuriyeti kendisini hukuk devleti olarak adlandırsa da, yaptığı tek şey gücü olduğunda ezmek, gücü olmadığında ise kurnazlık yapmaktır. Sultan Abdülaziz, 1867 Dünya sergisi için Fransa'ya gideceğinde, şeriat yasaları, peygamber soyundan gelenlerin Osmanlı topraklarını terk etmesini yasakladığı için, bir fetva ile bu ülke, padişahın orada bulunduğu sürece Osmanlı toprağı sayıldı! Kuzey Afrika topraklarını Osmanlılardan koparıp alan, Osmanlıya borç veren bir ülkede bu fetvanın nasıl alay konusu olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Kurnaz yalanlar üzerine inşa edilmiş bir devlet, resimdeki at gibi, mezbahada parçalanmaya mahkûmdur.

 Türkiye gibi bir ülkede muhalif olup "sanatı bir silah gibi kullanma" şiarı ile hareket etmek ve hakikatleri söylemenin ne tür handikapları var sizce? Türkiye'de sanatçı olarak devletin ve iktidarın hegemonyasına "Misilleme" yapmanın bir bedeli var mıdır?

Ne yazık ki yok, çünkü Türkiye'de bir eleştiri ya da direniş aracı olarak resmi ciddiye alan yok! Resim "popüler" bir sanat dalı olmadığı için insanların gündeminde değil. Doğayı yanılsama yaratacak kadar tıpatıp betimleyebilme resim zannediliyor. Batıda toplumsal bilincin inşasında resmin ne kadar büyük bir rol oynadığı göz önüne alındığında, bu ilgisizlik ve bilgisizlik çok üzücü. Türkiye'de sanatın en büyük üreticileri sosyalistler olsa da, ne yazık ki, tek tüketicisi burjuvazi. Tüketim derken satın almadan bahsetmiyorum. Bırakın emekçilerde sergi gezme ve sanatı tartışma alışkanlığının olmamasını, sanatçılar bile resim sergilerini gezmiyor. Bildiğim birçok edebiyatçı ve sinemacının, sergi gezmedikleri için resim hakkında hiçbir bilgisi ya da düşüncesi yok. Resmin halkın bilicine nüfuz edemeyeceğini bilen iktidar da, görmezden geldiği eleştirel resme şimdilik "müsamahalı" davranıyor. Hâlbuki artık neredeyse her bilginin görsel yollarla yayıldığı günümüzde, bize ulaştırılan imgelerin anlamlarını ancak resim bilgisi aracılığıyla çözümleyebiliriz. Yüzyıllar içinde oluşturulmuş resimde boyanın neleri örttüğünü anlayabilmek için yine resim bilgisine ihtiyacımız var. İnsanlar o düzeye geldiğinde resim de gereken bedeli ödeyecektir.

 Türkiye'de var olan talan ve sömürü anlayışına karşı bir isyan ruhu gelişiyor mu sizce? Gezi Direnişi ve son olarak da Kürtler için kültürel ve tarihsel anlamda özel bir yere sahip olan Hevsel Bahçeleri direnişini isyan biçimi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hevsel örneği Kürtlerin binlerce yıldır yaşadıklarının küçük ölçekte tekrarlanmasıdır. O bölgede yaşayan insanlar için geçmişin birikimini temsil eden bir alan, geçmişin tüm izlerini silecek biçimde yok edilmek isteniyor. Bu, bir topluma yönelik kültürel soykırımdır. Hevsel Bahçesi direnişi çok haklı bir eylemdi ve Gezi Direnişi gibi başarıya ulaştı. Ancak sermaye kamusal alanlara yönelik saldırısını her noktada sürdürdüğü için, ülkeyi tamamen nöbet çadırlarıyla donatmak gerekiyor. Hevsel şimdilik kurtarıldı ama planlanan üç HES hayata geçirilirse ne olacak? İnşaatlar sürekli saldırı anlamı taşıdığı için, itiraz ve isyan ruhunu sürekli ayakta tutmak gerekiyor. Son 30 yıldır süren mücadeleye bakarak, bunu en iyi Kürt halkının bildiğini söyleyebiliriz. Kürtler eğer bugün bir "taraf" olarak muhatap alınıyorsa bunu iktidarın insafına değil, verdikleri on binlerce cana borçlular. Gönlümüz, insanların sesine, kimse öldürülmeden kulak verilmesinden yana.

Türkiye'de iktidar sahipleri, "Her şeyi biz biliriz." gibi bir tutum takınıyorlar. Hak ve özgürlükler de onların beğenisi doğrultusunda şekil alıyor. Bu tekçi ve üstten bakmacı zihniyetin altında bir faşizmin yattığını söyleyebilir miyiz? Devlet neden demokratik özerkliğe ve yerel yönetimlerin güçlenmesine ısrarla sırtını çevirip siyasal özgürlükleri reddediyor? Demokrasi tek merkezden işleyebilir mi?

İşleyen sistem demokrasi değil, "parlamenter faşizm"dir. Milletvekillerinin bile halk tarafından değil, parti başkanları tarafından seçildiği bir sistemde yaşıyoruz. Tek kişilik bir bakanlar kurulu tarafından yönetilen ülkenin parti başkanlarının icazetiyle oluşturulmuş parlamentosundan demokratik bir karar çıkabilir mi? Bu, başbakan son derece bilgili olsa bile kabul edilemezken, zat-ı şahanenin son derece cahil olduğunu bilmemiz, durumu daha da dayanılmaz kılıyor. Hayatında bir sergi gezmemiş, bir film eleştirisi okumamış, edebiyatla ilgilenmemiş bir başbakan TÜRSAK aracılığıyla sanatı denetler hale gelecek! Bununla yetinmeyip, üçüncü havaalanının ve köprünün yerini, çevre yollarının güzergâhını belirleyecek; insanların kendilerini hangi dille ifade etmeleri ya da inançlarını nasıl yaşamaları gerektiğine karar verecek. Bu ülkede artık üniversitelere gerek var mı, vicdandan söz edebilir miyiz? Bu monarşik işleyişi kabul edebilecek bir kişiye sanatçı diyemiyorum. 

Burhan Kum kimdir?
1962'de İstanbul'da doğan Kum, sanat eğitimini 1989 yılında mezun olduğu Den Bosch Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi Hollanda'da  aldı. Kum, Hollanda'da kendi atölyesini açtı. 2005 yılından bu yana Suret ve Korku versus Korku adlı kişisel sergileriyle x-ist'te yer aldı. 1995'den beri Antalya'da yaşayan Kum'un,  "Resmen", İstanbul üzerine olasılıklar,Sezgiler, Kurgular'', "Ve...fakat...veya" ve "Dîjîtal Karanlık" sergilerinden bazıları. 


DİHA/ANTALYA