'Neredeyseniz oradan harekete geçin'

Kültür/Sanat Haberleri —

26 Temmuz 2021 Pazartesi - 21:00

  • Bu kitap, ezilen, sömürgeleştirilen, parçalanan, sessizleştirilmeye çalışılan Kürtlerin, tarihin hiçbir anında ve hiçbir coğrafyada pasif kalmadıklarını gösteriyor.

MIHEME PORGEBOL

 

Gerard Chaliand'ın derlediği “Kürtler ve Kürdistan” adlı kitap Aryen Yayınları'ndan çıktı. Kendal Nezan, Mustafa Nazdar, İsmet Şerif Vanlı, Abdurrahman Qasimlo ve A. Roosevelt Jr. gibi entelektüellerin yazılarından oluşan eser, işgal edilmiş bir ülke ve ezilen halk gerçekliğine ışık tutuyor.

Ayçanur Top tarafından Türkçe'ye çevrilen kitap, tarihsel süreç içerisinde Kürtlerin direngen karakterine de vurgu yapıyor. Gerek Kürt siyasi, gerekse de direniş tarihinde önemli bir yer tutan eser hakkında Ayçanur Top ile konuştuk.

 

Kitabın çeviri sürecinden bahseder misin? Nasıl başladı?

Aryen Yayınları kitap için çevirmen arıyordu. Ben de beyaz Türk bir ailede doğmuş biri olarak Kürt mücadelesiyle ancak öğrencilik yıllarımda uzaktan uzağa tanışabilmiş, Kürt mücadelesinin ana akım medyada anlatıldığı şeklinin kemalizmden miras alınan ideolojik ve politik bir beyin yıkama stratejine tekabül ettiğini üniversitede sosyoloji okurken anlayabilmiş, Rojava’nın yalnızca Kürtler için değil, adil ve eşitlikçi bir gelecek tahayyülüne tutunan herkes için bir özgürlük mücadelesi olduğunu devrimci komünist örgütlülüğüm içerisinde idrak edebilmiştim. Enternasyonalist Özgürlük Taburu'ndaki yoldaşların kaleme aldığı bir yazıda* “neredeyseniz oradan harekete geçin” şiarı dile getiriliyordu. Benim de elimden bu geldi…

 

Kitabın içeriğinden bahseder misin biraz? Bu kitap okuyucusuna ne katar? Kürtler ve Kürdistan'a dair neler anlatıyor?

1978 yılında Fransa’da basılan derleme bir kitap bu. Derleyen ve sunuş yazısını yazan Gérard Chaliand, jeopolitik ve uluslararası ilişkiler uzmanı. Sömürge ülkelerdeki gerilla mücadeleleri konusunda oldukça kapsamlı araştırmaları var. Cezayir kurtuluş mücadelesinde, Portekiz’e karşı savaşan Gine-Bisau’da, Vietnam’da, Filistin’de ve daha birçok halkın yanında bulunmuş.

Kitaba önsöz yazan Maxime Rodinson, uzun yıllar Fransız Komünist Partisi üyesi olan bir tarihçi, islamolog ve sosyolog, aynı zamanda Chaliand’ın da tez danışmanı. Kürtler hakkında doğrudan bir çalışması olmamasına rağmen, bu derece kapsamlı bir kitaba neden önsöz yazması istendiği konusunda şöyle yazıyor: “Neden ikna kabiliyeti kendi içerisinde bu kadar yüksek bir derleme, böyle bir giriş yazısına ihtiyaç duysun? Görünüşe göre, Kürtlerin ulusal hakları, diğer ulusların sorunlarının kolayca elde ettiği dünya solunun desteğinden kendiliğinden istifade edemiyor.”

Kitap aslında tam olarak bu tespitten yola çıkılarak derlenmiş. Üç dünya teorisinin ve mücadelelerinin oldukça görünür olduğu bir dönemde, Kürtler ve Kürdistan birinci dünya tarafından sömürgeleştirilmiş, parçalanmış; ikinci dünyadan beklediği desteği görememiş, hatta Mahabad’da olduğu gibi yarı yolda bırakılmış, üçüncü dünyada ise yine dirençle karşılaşıyor, özellikle de Arap milliyetçiliğiyle burun buruna geldiği koşullarda.

Örneğin, dönemin KDP Avrupa sözcüsü İsmet Şerif Vanlı’nın, 1966’da Küba’da gerçekleştirilen Üç Dünya Konferansı'na katılım isteği Arap şovenizmine takılıyor. Vanlı’nın Başur’daki bu koşulları incelediği yazısının “Yoksulların Sömürgeciliği” başlığını taşıyan sonuç kısmı şöyle başlıyor: “Yapay sınırlara sahip üçüncü dünya ülkelerinde, sayıları bazen oldukça önemli ‘azınlık halklara’ karşı yürütülen ve çoğu zaman emperyalizmden miras alınan ‘yoksul sömürgeciliği’, aldığı biçimler açısından her daim daha vahşi, sonuçları açısından da daha zararlı oldu. Ekonomik sömürgeye, neredeyse sıfıra yakın bir gelişme ivmesi ve şovenizmle beslenen bir ulusal baskı eşlik eder. Zalim ‘az-gelişmişse’ adaletsizliği bir nebze de olsa kısıtlayan demokratik gelenekleri görmezden geldiği için, bu baskı daha da dizginsiz bir gayretle uygulanır.”

Kendal Nezan’ın hem Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisindeki Kürt feodalitesini anlattığı yazısında, hem de Bakur incelemesinde bu tespit başka bir coğrafyada -bir kez daha- kanıtlanıyor. Mesela II. Abdülhamit’in Kürt politikasının, Osmanlı aristokrasisinin tahakküm aracı olan Osmanlı Devleti’nin merkezileşmesinin son adımı olduğunu ortaya koyuyor. Ya da bazı çevrelerin sıklıkla başvurduğu “Sevr Antlaşması'nda Kürtlere de ulus-devletleşme yolu açılıyordu” argümanının aslında Kürtleri dört değil, beş parçaya ayırmayı öngördüğünün altını çizmek gerektiğini belirtiyor. T.C döneminde de Kürdistan ile Türkiye arasındaki ticaret akışının metropol-sömürge ilişkisi olduğunu sayısal verilerle kanıtlıyor. Bunun yanında Türkiye’deki siyasi parti ve hareketlerin Kürt mücadelesi karşısında -ya da yanında- aldıkları konumu da, sol-sosyalist harekete de önemli bir yer ayırarak ele alması, yazının özgün taraflarından.

Keza yine Nezan tarafından kaleme alınan “Sovyetler Birliği'nde Kürtler” isimli kısa makalede de yazarın hem kendi gezilerinden hem de resmî belgelerden yararlanarak kendi ifadesiyle Kürt kültürel dünyasında önemli bir yere sahip ve eskiden Kürt halkının en geri kalmış ve terk edilmiş kesimlerini oluşturan bu fraksiyonların Sovyet rejimi altında nasıl bir başkalaşım geçirdiği anlatılıyor.

Kürdistan'ı sömürü, işgal ve ezilen bir halk gerçekliği bağlamında nasıl ele almak gerekir? Bu kitap bu noktalara nasıl yaklaşıyor?

Kürtlerin “ezilenlerin ezileni” olduğu tespitiyle Maxim Rodinson’un önsözünde de karşılaşıyorduk. Abdurrahman Qasimlo’nun İran Kürdistanı’nı ve özellikle de Irak-İran ilişkilerinin bu sınırlar içerisindeki Kürt mücadelelerini nasıl etkilediğini ele aldığı kapsamlı yazısında da, Mustafa Nazdar’ın Suriye’deki Kürtleri ele aldığı kısa makalesinde de aynı tespit söz konusu. Fakat aslında kitabın bana göre en önemli katkılarından birisi, bu ezilmişlik hissinde boğulmaya izin vermemesi. Kürtlerin tarihi bir direniş tarihidir. Bu kitap da, ezilen, sömürgeleştirilen, parçalanan, sessizleştirilmeye çalışılan Kürtlerin, tarihin hiçbir anında ve hiçbir coğrafyada pasif kalmadıklarını gösteriyor. Tahran’da askeri ataşe yardımcılığı yaptığı dönemde Kürtlerin koşullarını inceleyen ve Mahabad Cumhuriyeti’ni ziyaret eden Archie Roosevelt Jr.’ın kaleme aldığı yazıda incelediği kısa ömürlü Mahabad Cumhuriyeti bunun bir örneğidir. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında gerçekleşen ve dönemin padişahlarını önemli tavizler vermeye iten geniş çaplı ayaklanmalar; Türkiye Kürdistanı’ndaki 1925 İsyanı, Ağrı Dağı isyanı, Dersim halk direnişi; İran Kürdistanı’nda İKDP’nin silahlı hareketleri…

 

Kitapta hem Kürt hem de Avrupalı entelektüellerin metinlerine yer veriliyor. Bu isimler böyle bir çalışmada nasıl bir araya geldi?

İçerikten bağımsız olarak bu eserin hazırlanma aşaması bile, Kamuran Bedirxan, Nureddin Zaza, Kendal Nezan gibi Kürt aydınlarının, Gérard Chaliand, Jean-Pierre Viennot, sonradan yön değiştirse de Serge Thion gibi Avrupa’daki emperyalizm karşıtı ve anti-sömürgeci aydınlarla kurduğu iletişim sayesinde olmuştur. Nitekim kitabın başında belirtildiği gibi, eserin tüm kazancı, 1975 yılında kurulan ve Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Maurice Halbwachs, Gisèle Halimi, gibi Fransız entelektüellerin de üye olduğu Fransa-Kürdistan Derneği'ne bağışlanmıştır.

Eserin bir diğer özgünlüğü de Kürtlerin siyasi mücadelelerinin yanında, farklı ülke sınırları içerisinde yaşayan bu halkın coğrafi, kültürel ve toplumsal koşullarına da, üstelik nüfus sayımı, resmî/akademik belgeler gibi kaynaklardan faydalanarak ışık tutmasıdır. Okuyucular, nüfusun coğrafi dağılımı, ekonomik sektörlere göre dağılımı gibi tablolarla karşılaşacaklar.

 

Bu eserin çevirmeni olarak son yüzyıllık sürece ve bugün gelinen aşamaya baktığında neler görüyorsun? Ne değişti?

Kitap 1978’de basılıyor, dolayısıyla ne PKK’yi ne BDP-HDP-HDK sürecini ne de Rojava’daki direnişi ele alabiliyor. Yine de T.C üzerinden düşünecek olursak devletin faşist karakteri yeni bir oluşum değil, kuruluşuna içkin bir özellik bu. Bu terime başvurulmuyorsa da kitapta da sürecin tarihi koşulları ve adımları oldukça açık bir şekilde okunuyor zaten. Günümüz faşizmini de Erdoğan iktidarında aramak doğru değildir, devletin ve Türkiye burjuvazinin yapısı, bölgesel güç olma hayalini her daim iliklerinde taşımıştır, yeni-Osmanlıcı AKP politikaları bunun yalnızca güncel bir yansımasıdır. Tabii bu bölgesel güç olma hayalinin önündeki en büyük engel hem içerideki hem de dışarıdaki Kürt Devrimci Hareketi'dir.

Bunu kanıtlayacak çok sayıda olgu sıralayabiliriz. 2018’de Efrîn’in işgali var örneğin. Hem iç hem de uluslararası basına “Barış Pınarı Harekâtı” olarak servis edilen sözde güvenli bölge yaratmayı hedefleyen operasyon var. Nitekim Arap Kemeri teorisinin bir tekrarı olan bu girişimde iktidar bir yandan Kürtlerin direnişini kırmayı, diğer yandan da baş edemediği ve Cenevre Antlaşması’nın coğrafi çekince maddesindeki kısıtlamayı kaldırmadığı için mülteci olarak kabul etmediği göçmenlerin yükünden kurtulma arzusu yatıyordu. Son dönemlerde çatırdamaya başlayan AKP-MHP iş birliğinin dayattığı ve Kürdistan illerindeki seçilmiş eşbaşkanların yerine atanan kayyumlar, tutuklanan HDP vekilleri, tehdit edilen, sürekli olarak gözaltına alınan ve yıldırma politikalarıyla güçsüzleştirilmeye çalışılan, ama boyun eğmeyen Kürt gençliği var.

Pek şaşırtıcı olmayan AKP-KDP iş birliği de bu durumu destekler pozisyonda. Şaşırtıcı değil diyorum, çünkü kitaptan da anlaşıldığı üzere, nasıl ki KDP kendi çıkarları için Şah’a İran’daki Kürt mücadelesini bastırma taahhüdünde bulunduysa bugün de Erdoğan’a PKK’yi yenilgiye uğratma hayalinde destek oluyor. Bu çok üzücü, çok öfkelendirici bir durum. Bu konuda kitaptaki yazarların hepsinin paylaştığı bir görüşü, Abdurrahman Qasimlo şöyle dile getiriyor: “Parçalanmış küçük bir halk, aynı anda birçok devlete karşı nasıl ayaklanabilir? Birçok Kürt isyanının başarısızlığa uğramasının sebebi, bu devletlerin iş birliğiyle hayata geçirdikleri uygulamalara dayanmıyor mu?” Bu tespitten yola çıkarak, Ortadoğu’da çıkarı bulunan devletlere ve kendi halkını karşısına almak pahasına bu devletlere iş birliğine koşan peşmerge kuvvetlerine karşı alınacak tavrın iyi düşünülmesi, birlik fikrinin de stratejik bir temkinle ele alınması gerekiyor.

 

Gelinen aşamada kitabın yayınlandığı Fransa özelinde, batılı devletlerin Kürtlere dönük tutumları nasıl değişti?

Gérard Chaliand’ın Mart 2021’de Boris James ve Atilla Balıkçı ile katıldığı bir radyo programında tartışılan bir mesele var: Kürtler neden bir kez daha yalnız bırakıldı? Ortadoğu’ya musallat olan batılı devletler, bölgede destekledikleri ya da karşı durdukları kuvvetlere kaş göz hayranlığıyla yaklaşmıyorlar elbette. Fransa devleti de özellikle Kobanê direnişiyle İŞİD’e karşı direnişi örgütleyebilen en büyük güç olduğunu kanıtlayan Kürtleri destekliyordu. Bu süreç boyunca Kürt direnişi savaşçı Kürt kadını figüründe sembolleşti, Fransız basını Kürtlerin kahramanlığını öve öve bitiremedi, Kürt mücadelesini konu alan diziler, filmler çekildi. Sonra ne olduysa, özellikle Trump başkanlığında, Erdoğan’ın yaptıklarına, ki ilk olmamakla birlikte Garê’de kimyasal gaz kullanımına kadar vardı, göz yumulmaya başlandı. Yani Kürtler yine, İŞİD’e karşı savaşırlarken yüklendikleri “geçici ittifak” görevlerini tamamladıktan sonra unutuldular.

 

Son dönemi nasıl yorumluyorsun?

Son dönemlerde batılı güçlerin silahlı kanatlarının bölgeden çekildiğini, Rusya’ya ve T.C’ye daha fazla alan bırakıldığını biliyoruz. ABD’de Kürt mücadelesine görece daha ılımlı yaklaşan ve Erdoğan’a verdiği soğuk tepkilerle gündem olan Joe Biden’ın iktidara gelmesiyle neler olacağını yakından takip etmek gerekecek. Örneğin Biden hükümetinde Suriye dosyasıyla ilgilenen Zehra Bell’in SDG komutanlarından Mazlum Abdi ile yakın ilişkileri olduğu biliniyor. Haziran sonunda da sahadaki ABD komutanlarına YPG rozeti takılırken çekilen görüntüler sosyal medyada yayıldı, Dışişleri Bakanı Antony Blinken da Suriye’de “yeteri kadar” müdahil olunmadığını ifade eden bir siyasetçi.

Türkiye iç siyasetinde ise Deniz Poyraz'ın katliamını Bahçeli’nin üzerine alması, aslında AKP’ye gözdağı verme isteğiyle ilgiliydi. Sedat Peker olaylarıyla çatırdayan faşist çete ittifakı ve Biden baskısı, AKP’yi sonraki seçimler için yeni ittifak arayışlarına itebilir gibi gözüküyor. AKP çatlayan MHP ittifakına alternatif olarak ve yakın oy oranlarını gözeterek HDP ile yeniden yakınlaşmaya çalışabilir mi? Selahattin Demirtaş ve birçok siyasetçi tutukluyken, cezaevlerinde tecride karşı açlık grevleri 221. gününe girdi. HDP’nin kapatılmasına yönelik hazırlanan ve AYM’nin kabul ettiği iddianame nereye varacak? Temsili demokrasi düzleminde bu sorun çözüme ulaşabilir mi? HDP çizgisi Türkiye siyaseti içerisinde, özellikle Gezi sonrası yakaladığı ivmeyi yeniden canlandırabilir mi? Bütün bunları takip edeceğiz, mümkün olduğunca sürecin içinde olacağız ve elbette direneceğiz.

Sizin aracılığınızla buradan Deniz Poyraz’ın ve diğer şehitlerin ailelerine başsağlığı dileyelim, hem de açlık grevindekilere ve hapis tutulanlara selam etmiş olalım…

 

 

*http://komundergi4.com/rojava-komunu-ve-partizanlari-imparatorluk-karsisinda-cepheden-mektup-komun-ceviri/

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.