Geçen hafta gıyabımda verdikleri karnemi, Sur halkından kuşlar getirdi. Bu gidişle, taşlardan ve surlardan sınıfı geçeceğim ama devlete devamsızlıktan okuldan atılacağım kesin. Yalanım varsa çocuk olmayayım; kendini tanrı ve Adem yerine koyarak her şeyimize ad veren devlete, bizi kelimelerle teslim alarak kendimiz olmaktan çıkaran derslere ve bizi Türk yapmaya çalışan Türkçeye dilim dönmüyor. Dilim dönse içim dönmüyor, içim dönse dışım dönmüyor. Her şeyin aslını astarını bilenler aslımızı unutalım istiyor, dilimizi sökelim Türkçe takalım istiyor. Yaradan da ister mi bilemiyorum; aralarında bizim kaderimizi ve kederimizi konuşurlar mı bize sır. Bize malum olan, buralarda vazifelendirilenlerin tek kişilik devlet olduğu… Ne kadar devlet varmış meğer. Tekbirli, marşlı anonslara, tuğralı duvar yazılarına bakıp aklım başımdan kaçmasın diye ellerim başımda sayıklıyorum: Her Türk kaç Atatürk, kaç devlet, kaç Osmanlı, kaç Malazgirt, kaç Fatih eder?
Tarih, "Yaradan gökte bir yerdedir" diyen ninemi doğruluyor sanki. Yaradan’ı taklit eden insanlar, görmemek için gözlerini, hissetmemek için kalplerini ve kendini bizden saklıyor. Sur ile sırlanmış çocuktan alın haberi; devletlerin gittiği yere tanrılar da gidiyor. Sıkça buluştuklarına "göz şahidi"yiz. Dualar, beddualar, sıcak temaslar, ölü ele geçirmeler, sokaklarda kurda kuşa yem olan ölüler, bizim iyiliğimiz içinmiş! Onların sözlerini dinlemezsek; Kürde kuşa yem olacakmışız!
Tarih biraz da dil oyunlarından ibaret. Dil de devlete benziyor, söz verip yoldan çıkabiliyor, sözünde durmamak onun fıtratında var. Havadan indirilen karadan bindirilen cümlelere bakıp, "Ağzında bal olanın kuyruğunda iğnesi vardır" diyor ninem. Tarih bu cümlede gizli sanki. Bir cümleyle hakikati gözünden vuran ninem "Yaradan herkesin içindedir" dedikçe içime bakıp duruyorum, yok Allah yok! Beni, bizi terk edip sizin içinize kaçmış olabilir mi?
Dedem askerliğini Karadeniz’de yapmış, ne zaman ortalık karışsa, kıssadan hisse çıkarın deyip anlatır: Bir gün fırtınada dalgaların boyu sahildeki hükümet konağının boyunu aşmış… Ertesi gün gözünü korkutmak için denizi yaylım ateş taramışlar. Denizin umurunda bile olmamış, dalga dalga gülüp durmuş. Ne var ki olayı seyretmek için getirilen ahalinin yüreği uçuklamış, akılları uçmuş da meydandaki idam ağacına konmuş.
Surların ve taşların çevresi geniştir, duyar, görür ve bilir. Surlardan kopan ve bir daha eski yerine dönemeyen bir taş parçasından duydum: Surların, çocukların ve hakikatin boyunun resmi binaların boyunu geçmesi devletin tabiatına aykırıymış. Her şey devletin boyundan küçük olmalıymış...
Biraz önceki patlamanın etkisiyle az kalsın küçük dilimi yutacaktım: Eskiden "hain", "terörist" olanlar büyüklerdi, çocuklara düşmezdi. Şimdi biz de "terörist", olduk… Üniversitede okuyan ablam, çatışmalarda "dilsiz" olan genç annenin karnındaki bebeğine "söz banyosu" yaptırdığını söyledi. Evi yıkılan dışa "dilsiz" anne, yumuşak, sevecen kelimelerle içindeki varlığa çene çalıyor, okşamalarıyla, sihirli kelimeleriyle korunaklı bir "yuva", "ev" yapıyormuş. Annenin dokunuşlarla, kelimelerle bebeğini "doyurduğu", dünyanın kötülüklerinden habersiz bebeğin de varlığıyla anneyi "doyurduğu" bir masalmış bu. Ablama göre, bebek önce sesine sonra yüzüne gülümsermiş annesinin…
Rivayet midir bilmem. Çocuklarla haşır neşir olup çocuklaştıkları için ilk mektep hocalarının Osmanlı mahkemelerinde ifadeleri kabul edilmezmiş. Onların ifadesini kabul etmeyenler, benim kısacık ifademi mi kabul edecek. Yalanım varsa taş çarpsın ki buralarda haller böyle. Yanlışım varsa şuracıkta Sur’un bedenlerine taş olayım…