Mutlu Moskova: Yeni dostunuza merhaba deyin!


Andrey Platonov, 1899’da Don Nehri’nin kollarından birinin yakınında konumlanmış Voronej’de dünyaya gelen bir Rus yazar. Böyle lezzetli öyküler veren bu yazarı yeni yeni keşfetmemizin nedeni ise eserlerini yoğun buhranların yaşandığı bir dönemde vermiş olmasından kaynaklanıyor. Stalin döneminin Sovyetlerinde öykülerini yazan Platonov’un kendisi de Kızıl Ordu’da savaşan bir yazar; lakin yaşadığı kırsal bölgede gördüklerinden yola çıkarak, sosyalizmin hakkıyla uygulanmadığı görüşünde. Platonov’un en çok eleştirildiği nokta da tam olarak burası aslında, öykülerinde sürekli olarak “kötü olan her şeyin bittiği; ama iyi olan hiçbir şeyin yaşanmadığı hayatları” anlatıyor olması. Kurulan yeni rejime ayak uyduramayan insanların öyküsünün anlatıldığı kitaplarında, ana tema olarak Stalinizmin getirdiği muğlak felaketler ve bu felaketlerin bireyleri nasıl etkilediği muazzam bir dille işleniyor. Üzerinde bu kadar baskı kurulmasının nedeni de, Maksim Gorki’nin dahi beğenisini kazanan incelikli üslubunun yanı sıra, Stalinizm’e karşı ortaya çıkan Gnostik- Maddeci ütopya anlayışıdır.

Mutlu Moskova, yine aynı yayınevinden çıkan Can (1935) başlıklı kitap gibi, kimsenin kimseye bir şey öğretemeyeceği görüşüne dayanılarak kaleme alınan bir roman. Basılması, Sovyetlerin yıkılış tarihi olan 1991 yılına denk düşüyor. Türkçeye ise henüz çevrilmiş. Çevirmeni, yine aynı yazarın romanı olan Çevengur (Metis, 2010)’u da çeviren ve bu çevirisiyle “Dünya Kitap Yılın Çeviri Kitabı” ödülünü kazanan Günay Çetao Kızılırmak.

Ekim Devrimi’nin sancılı sürecini yaşayan bu insanların yaşam öykülerinin anlatıldığı bu kitap elinizin tersiyle itebileceğiniz bir kitap değil, aksine üzerine titizlikle eğilmeniz gereken bir kitap. Hele ki sizler de bildiğiniz her şeyi Rus edebiyatından öğrendiyseniz, naçizane bir tavsiye: Yeni dostunuza merhaba deyin.


Mutlu Moskova

Andrey Platonov

Çeviren: Günay Çetao Kızılırmak

Metis Yayınları / 2012

123 sayfa, 12 Lira





Modern iktidar, büyük gözaltıdır!*

“Eğitim” kelimesinin etimolojik kökenine bakıldığında, bu kelimenin, “hayvan veya köle beslemek/ yetiştirmek” manasına geldiği görülmektedir. İnsana özgü olmayan eğitim süreci, aslında bireye uygulanan bir kapatılma, gözaltına alma sürecidir. Ailede başlayan bu süreç, anne- baba tavsiyeleri ve onların uyguladıkları baskıyla başlar. Kamusal alana taşınan “eğitim,” okul ile varlığını sürdürür. Bu süreçte yer alan okul, tımarhane, hapishane gibi yapılar Foucault’ya göre benzerdir ve birdir. Foucault bu görüşünü Jeremy Bentham’ın, panoptikon fikri ile destekler. Panoptikon fikrinde yer alan, esas olarak, bir hapishane modelidir. Altıgen şeklindeki bu hapishane modeli, halka şeklinde ve hücrelere bölünmüş bir bina, merkezde halkanın iç cephesine bakan pencereleri olan bir kule olarak tasarlanmıştır. Kule, bu modelde bir tür gözetim aracıdır, çünkü kulenin dışını mahkumlar hep kapalı bir şekilde görürler, içine dair bir bilgileri yoktur. Tek bilgi orada bir gözetleyenin -gardiyanın- olduğudur. Bir gardiyan olup olmadığı kesin bir bilgi değildir ve mahkumlar bunu hiçbir zaman bilemezler. Temas noktası olarak Foucault’nun değindiği de iktidarın davranışlara nasıl nüfuz ettiğidir; iktidarın davranışlarımızı şekillendirme biçimi, bizde yarattığı otokontrol ile nasıl kendi kendimizin gardiyanı olduğumuzdur.

Bu bağlamda George Orwell’in 1984 romanından uyarlama olan aynı isimdeki filmde; Foucault’nun “büyük kapatılma” ile neyi kastettiği tam olarak gözler önüne serilmektedir. Filmde “iktidar” olarak “Big Brother” gibi bir mekanizma vardır ve tam da Foucault’nun bahsettiği şekliyle, bu mekanizma gizli bir gözetleme aracı olarak iktidar mekanizmasıdır. Zamyatin’in “Biz” romanıyla benzer bir yapıda olan bu kurgu, asıl olarak modern iktidarın tasviridir.

* Michel Foucault


1984

Yapım Yılı: 1984

Yönetmen: Michael Radford

Oyuncular: John Hurt, Richard Burton, 

Suzanna Hamilton, Cyril Cusack, Gregor Fisher

Süre: 113 dakika

Dil: İngilizce