
„Sayıca fazla ancak hantal bir ordu gerçeğinin, dış güvenlik yerine iç güvenliğe ve politikaya her noktada müdahale eden bir asker yapısının, gereğinden fazla ayrıcalıklı „general” kadrosuna ve sayısına sahip bir silahlı kuvvetler organizasyonun var olduğu, askerin mutlaka sivil iradeye bağlı olması gerektiği” tespitleri yerindedir.
Ancak yaşanan gelişmeleri nedenlendirirken, tümüyle bunlara bağlı kalmak, bana göre bir körlüktür. Sadece gözsel değil hafızasal da bir körlüktür.
Hafızasal körlüğü izah edebilmek için biraz gerilere gitmek gerekir.
Herkesin çok net bir şekilde bildiği gibi TSK’nin üst yönetim kademesinde yer alan ya da yer alacak tüm askerler, mutlaka ABD’de eğitilmiş veya NATO’nun tesislerinde bir süre misafir edilmiş veya uzun bir süre buralarda görevde bulunmuş, daha sonra Kürt coğrafyasında „görev” ifa etmiş olması gerekir.
1950 yılından bu yana yaşanan değişmez bir kuraldır. Bunlar bir anlamıyla ABD’nin, NATO’nun da „has kadroları“dır. ABD, Türkiye’ye ilişkin tüm politikalarını, 2000 yılının başına kadar bu kadrolar üzerinden gerçekleştirirdi. Hep de başarılı oldu.
Ancak, 2000’li yılların başında TSK içinde farklı bir düşünce gelişmeye başladı. Düşünceyi geliştiren de ABD’nin, NATO’nun „has kadroları” idi.
Nitekim o dönemin MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, bu düşünceyi, 2002 yılında Harp Akademisinde yapılan „Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” konulu sempozyumda dillendirdi. Kılınç, Türkiye’nin Çin, Rusya, İran ve Suriye ile ittifak yapması tezini gündemleştirdi. Bir düşünce veya tez, ordunun üst kadrosunda bulunan kişilerin çoğunluğu tarafından benimsenmezse sadece bir mensubunun dillendirmesi mümkün değildir. Çünkü askeri hiyerarşi ve yapılanmanın doğası buna uygun değil cevaz vermez.
„Dananın kuyruğu” 2003 yılında koptu. ABD Irak’a müdahale etme hazırlığı yapıyordu. Türkiye’den, AKP Hükümeti’nden askeri kolaylıklar ve destek talep etmişti.
Hükümet 25 Şubat 2003’ tarihinde TBMM’ye bir tezkere sundu. Adı „Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi“ydi. ABD yönetimi tezkerenin çıkacağından emindi. Ancak tezkere, 1 Mart tarihinde TBMM’de yapılan oylamada gerekli olan oyu almamış, ret edilmişti.
Tezkerenin reddi; başta „savaş lobisi” olmak üzere ABD yönetimini kızdırmıştı. Türkiye, Türkiye kamuoyundan gizlenen sert diplomatik dile maruz kalmıştı. „ABD’nin Türkiye’de ihanete uğradığı” ifade edilmişti.
ABD’in eski Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz; „TSK sürece iyi liderlik yapamadı”, Irak savaşının mimarlarından ABD’nin eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, daha sonra yazdığı kitapta „bölgedeki kilit bir NATO müttefikinden destek alınamaması, operasyonel açıdan ciddi terslik olmasının yanında, siyasi bir utançtı...“ diyerek o günün siyasal, ruhsal durumunu işaret etmişlerdi.
Güçlü ülkeler, mutlak iktidarcı zihniyetler, kim ki ona itaatsizlik, „ihanet” ediyor; unutmaz. Hafızasının bir yerine kaydeder. Koşullar oluştuğunda ya da koşulları adım adım oluşturarak „cezalandırır.“
Çünkü çıkarcı-rantçı zihniyet doğası gereği intikamcıdır. Hele bu zihniyet, güç ile birleşirse daha da pervasızlaşır. ABD, bu kadrolara yönelik bir „cezalandırma” ve „tavsiye” süreci başlattı. Dikkat edilirse, „darbe planları“nın hazırlanma tarihleri; 1 Mart tezkeresinin sonrasına denk geliyor.“Ergenekon” ve devamındaki tüm „dava süreçlerini” bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Bu günlerde yaşananlar, rövanşın finalidir. ABD, AKP Hükümeti eliyle TSK’ye ve kadrolarına son şekli veriyor. NATO’nun egemen anlayışına göre dizayn ediliyor denilebilir. Ve güncel ihtiyaç için devreye sokacaktır. Çünkü NATO’nun tesislerinde eğitilen, özel harpçı, psikolojik savaş uzmanı bir General Genelkurmay Başkanı yapılmıştır.
Güncel ihtiyaçlar nelerdir?
Birincisi, ABD’nin yakın bir zamanda, İran’a askeri olarak müdahale etmesi gündemleşmiştir.
İkincisi, Kürtlere yönelik olarak; psikolojik savaş argümanları yüksek yeni silahlı ve siyasi operasyonlar gündemdedir.
mperincek@hotmail.com