Yunanistan ve İspanya’yla başlayan ve Amerika kıtasına sıçrayan yoksullaşma ve işsizlik karşıtı gösteriler, hız alarak devam ediyor. Eylül ortalarından bu yana, 80’i aşan ülkede antiemperyalist, antikapitalist ayaklanmalar, dünya geneline yayılarak büyüyor.
Arap Baharı’nın ezilen halklar üzerindeki cesaretlendirici etkisi ve Avrupa Birliği’nin varlığını tehdit eden ekonomik krizler, ezilen yoksul çoğunluğu sokaklara dökmekte tetikleyici bir rol oynamakta gecikmedi.
Dünyanın finans merkezi sayılan, sözüm ona güçlü ekonomik yapısı, gelişmişliği ve refah düzeyi ile "fırsatlar ülkesi” olarak lanse edilen ABD bile bu halk ayaklanmalarından nasibini almış durumda. Amerikan sermayesinin nabzının attığı, borsa ve büyük banka merkezlerinin bulunduğu Wall Street, bugün artık kapitalizm karşıtı gösterilerle gündeme geliyor.
Eylem çadırlarında kalan göstericilere, halktan büyük bir lojistik destek gelmesi ise, milyonlarca yoksul insan üzerindeki bir avuç varlıklının hakimiyetinden duyulan memnuniyetsizliği ifade ediyor. Malum; bu ülkede milyonlarca insanın açlık sınırında yaşadığı, fakirleşmenin ve evsiz-işsiz insan sayısının giderek arttığı, rakamlar manipüle edilerek, gerçekler gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyordu. Şimdi, ezilen halk çoğunluğunun bu uyanışı, doğal olarak para babalarının paniklemesine yol açıyor!
Aynı şekilde; Yunanistan’ın (bankalarının) mali olarak yıkılmasından sonra "domino taşı” etkisiyle, Avrupa Birliği ülkelerinin adım adım ekonomik krizlere (banka krizlerine) teslim olacağı korkusu ve beraberinde gelişen halk ayaklanmaları, Avrupa’lı sermayedarların uykusunu kaçırıyor.
İşin ilginç tarafıysa, bu durumda dahi Türkiye, AB kapılarını zorlamaya devam ediyor. (TC’nin, AB’ye tam üyelikteki bu sarsılmaz ısrarı, hükümetin reel politikayı nasıl ıskaladığına dair komik bir örnek olsa gerek!)
Zira; birlik içerisindeki bir ülkenin ekonomik kredisini artırabilmek için bile aylardır kalıcı bir ortak çözüme varılamıyor. Ve yine çok aşina bir şekilde, krizlerin bizzat yaratıcıları kapitalistler, batırdıkları bankalarını kurtarmanın çaresini, ezilen çoğunluğa daha fazla yüklenmekte buluyor.  Bundan dolayı; birlik ülkeleri, önerilen çözümlere kendi halklarından destek bulamadıkları gibi bulunan çözüm(süzlük)lere karşı ciddi bir halk tepkisi örgütlenmiş bulunuyor.
Diğer taraftan; kendi birliğini bir türlü sağlayamayan AB’nin illa da içinde yer almakta ısrar eden Türkiye, AB’nin daha demokratik sayılabilecek kriterlerini, neden uygulamıyor? Demokrasi, özgürlükler, azınlık hakları, cinsel ayrımcılık, kısacası eşitlikler konusunda, neden hala ‘bir adım ileri, iki adım geri' vaziyeti aşılamıyor?
Daha geçen hafta tartışmaya açılan, enerji tasarrufuna ilişkin Almanya’daki mesai saati uygulamasının, Türkiye’ye uyarlaması isteğinden önce, Almanya’nın görece daha demokrat ve şeffaf olan sağlık ve sosyal sistemi uyarlansa ya!
Egemenlerin saltanatına hizmet eden her şeyi Avrupa’lı ve ileri olarak halklara yutturmaya çalışan egemenler, halkların lehine uygulamalara gelince, çok sevdikleri "vatan elden gidiyor” teranesine sarılıyorlar hemen. Böylece, bir süre daha halkları uyutup, zaman kazanmayı ihmal etmiyorlar.
Peki; dünyada bir anda, bu kadar kitlesel gösteriler örgütlenebiliyorken; Türkiye’deki antikapitalist cephe ne yapıyor? Maalesef bu konuda da pek iç açıcı gelişmelerden bahsetmek mümkün görünmüyor.
Oysa ki; gelişmişlik düzeyi olarak Avrupa’yı referans aldığını iddia eden Türkiye’nin, insan hakları, demokrasi ve özgürlükler konusunda, Avrupalılardan fersah fersah geride olması bile, başlı başına bir protesto nedenidir.
Egemenlerin gerçekleri maskeleyip çarpıtmasına alıştık ama kendi sorunları ve gerçekliğinin arkasında durmayan halkların, söz konusu sorunların çözümüne ciddi bir katkı sunamayacakları da apaçık ortada. 
"Vatan-millet-Sakarya” muhabbeti ve hamaset edebiyatıyla hiçbir sorunun çözülemeyeceği, TC tarihiyle de doğrulanmıştır artık.
Şimdi bütün iş, ülke realitesini doğru görüp, sorunlara uygun çözümleri halklarla birlikte üretmeye kalmıştır. Ülkesel gerçekliğini dile getirmekte oldukça ketum davranan halkların, hiç olmazsa kendilerine karşı dürüst olmalarının zamanı geldi de geçiyor.
 Hal böyleyken; dalga dalga büyüyüp yayılan sermaye karşıtı halk ayaklanmalarının, 'Türkiye’ye ne zaman varabileceği veya varıp varamayacağı’ sorusuysa hala gizemini koruyor.