Fethullah Gülencilerin Türk devleti içinde örgütlenmesi sürecinin devletin görünen ve görünmeyen biçiminden bağımsız olmadığını artık herkes biliyor ve kabul ediyor. Fethullah Gülenciler özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminin hemen sonrasında ise Fethullah Gülenciler Türk-İslam sentezinin temsili olarak toplumda örgütlendirildi. Özellikle Kürdistan’daki asimilasyon ve inkarcı sistem için Fethullahçıların örgütlendirilmesinin önü açıldı. Fethullahçılar ajan örgütlenme ile Kürdistan’da örgütlenirken, kendilerini devlet içinde özellikle polis ve mülki idare amirlikleri içinde örgütledi. Derken devletin diğer birimlerine önce polis istihbarat, sonra MİT, askeri istihbarat ve derken kendi istihbarat örgütlenmelerini oluşturdular.
Eğitim, siyaset, polis, mülki idare amirlikleri, hakim ve savcılarla bir ahtapotun kolları gibi her alana girdiler. Görünürde Türk devletinin görünen iktidar yapıları ile pek sorun yaşamadılar. Çünkü kendi yapılanmaları için yumuşak örgütlenme, kendini devletin Türk ve islamcı kimliği ile var etmeyi seçtiler. Devlet içinde örgütlenirken „Hizmet/Himmet“ denklemini kendi tabanlarını motive etmek için kullandılar. Devlet içindeki ilişki ağlarında ise hükmetme, iktidar yapılanmasının askeri gücü ile ekonomik gücünü birleştirmeyi esas almaya başladıklarında iktidarların gölge koalisyonlarıydılar. Turgut Özal, Tansu Çiller, Bülent Ecevit ile koalisyondaydılar. Ama bu koalisyon 2002’deki AKP ile yapılan koalisyon gibi açık değildi. Çünkü 2002’de küresel bağlarını sağlamlaştırıp Türk devletinin kendileri aracılığı ile daha iyi yönetileceğini sanıyorlardı. AKP’yi de bunun için iyi bir araç olarak kullandılar.
AKP ve özellikle Tayyip Erdoğan ise Fethullahçılarla ittifak yapıldığında kendisini iktidarda kalacağını biliyordu. O nedenle de „Ne istediyseler verdik!“ diyordu. Fethullahçılar her yerde pervasızca örgütlenirken, kendilerinden olmayanları da kendilerine bağlıyorlardı. Ve Kürt meselesi çözümsüz kalınca, Kürtler de direnişini sürdürünce bu yapılar bir birlerine çok sert bir şekilde giriştiler. Kürt direnişi karşısında başarısız olduğu varsayılan Ergenekoncuları tasfiyede AKP’yi kullandılar. Ergenekoncular da şimdi Fethullahçıları tasfiye için AKP’yi kullanıyor. AKP ve Tayyip Erdoğan ise kendisini vazgeçilmez sanıyor. Fethullahçılar, Ergenekoncuları ve AKP’liler arasındaki bu güç paylaşım savaşımının ortak keseni ise Kürt, Alevi, Sol ve demokrasi düşmanlığı olduğu için bunlar birbirini tasfiye ederlerken Kürtlere, Alevilere, Sol ve demokrat güçlere pervasızca saldırıyorlar.
Dönün son 30 yılın bütün faili meçhul cinayetleri, aydınlara yapılan suikastlar, üzeri kapatılan tüm olayların içinde bu üç eğilimin izleri, etkileri ve örgütlenmeleri vardır. Sivas Katliamı, Gazi Katliamı, Kürdistan’daki faili meçhuller, köy yakmalar vb bütün uygulamaları bu üç güç yaptı. Ama ortak ama ayrı ama farklı... Ve her dönem suçu biri diğerinin üzerine atarak kendisini var etmeyi sürdürdü. Ama şimdi bu konudaki fotoğraf daha da netleşmiş durumda.
Şimdi 12 Eylül 1980 Askeri darbesinin yıldönümü. AKP’nin iktidardaki uygulamalarının Kenan Evren diktatörlüğünden bir farkı yok. Hatta daha ağırı yaşanıyor. Kürtlerin belediyelerine el konuluyor, İstanbul’da Kürt olduğu için bir işçinin üzerine benzin dökülüp diri diri yakılıyor. Kürt kentlerine giden otobüsler taranıyor. Kürt ve Alevi olduğu için memurlar işten atılıyor. Yani Fethullahçı da olsa, Ergenekoncu ya da AKP’li de olsa Kürtler için bir şey değişmiyor. Askeri olarak kıramadığı Kürt direnişini, toplumsal olarak cendereye almak isteyen bir Türk devlet gerçekliği var. Devletin cenderesine girmek istemeyen de bir Kürt gerçekliği var. Ve Kürtler farklı bir noktaya gidiyorlar. Siyasetin her yolunu deneyip de siyasete dahil edilmeyen Kürtler sizce ne yapmalı!