Her 12 Eylül’de insan bir garip oluyor. Aslında sıradan bir gün olmasını çok istemiştim. Tıpkı yılın 365 gününden her hangi biri gibi. 12 Eylül üzerinden tam 33 yıl geçti. 12 Eylül 33 yıldır hiç sıradan bir gün olmadı. Sanki dün gibi. Tazecik ve çok canlı. 33 yıldır tekrarlanan bir gün. 12 Eylül 1980 bir anı değil. Yaşanmışlıklar da birer anı değil. Her fotoğraf karesi eşittir bütün hücrelerde isyan gibi bir şey. Doğanın 12 şiddetinde bir deprem ile sarsılması gibi bir şey. Hep beraber sarsılmak gibi bir şey, kendinizi unutup, diğerinin çektiği acı ile sarsılmak. Sanki empati kelimesi 12 Eylül’ün synonimi gibi bir şey.

Bunca zaman geçmesine rağmen anlatılanlar, yazılanlar, çizilenler toplamına ‘12 Eylül’ hikayeleri bile diyemiyoruz. Varsayalım ki herkesin bir 12 Eylül hikayesi var. Bu kadar ortak hikaye olabilir mi?.. İnsan her yazılan hikayede kendini bulabilir mi?.. Bir başkasının hikayesinin kahramanı sen olabilir misin?.. Belki olabilirsin, bir iki ya da üç olur. Milyonların hikayesinin kahramanı sen olabilir misin?.. Bir başkasının hikayesi senin rüyan olabilir mi?.. Hem de hiç son bulmayan, başkalarının hikayeleri ile tekrarlanan rüyalar… Ama kahramanı sen olan başkalarının hikayesi... Ya da kahramanı başkaları olan senin hikayen...
Ne kadar da çok ortak rüyalarımız var. Hangimiz rüyamızda Erdal Eren olmadık… Hangimiz rüyamızda Mazlum Doğan olmadık… Hangimiz rüyamızda ‘üç kibrit çöpünün’ çıkardığı devasa alevlerin arasında kendimizi görmedik… Hangimiz nefes nefese uyandığımız kabuslar da, Ekmekçiyan’ın darağacına giderken ki ‘güvercin tedirginliğini’ hissetmedik…
Hani o nefes nefese uyandığımız kabuslar var ya, kalp atışlarını duyarsınız, nefes nefese olduğumuz anlar, artık ‘güvercin tedirginliği’ değil, korkunun ve dehşetin dayanılmaz sınırında, nerde olduğumuzu bile karıştırdığımız anlar... mekanların da karıştığı anlar. Mamak ile Amed’in yer değiştirdiği anlar.
Kısaca biz, Delal’lerin, Dilek olduğu, Armeniak’ın Orhan olduğu, Hrant’ın Fırat olduğu nesil, rüyalarımızda Erdal Eren, Mazlum Doğan olan nesil bir değil, bin değil milyonlar olan bir nesiliz. Çünkü bizm birinci, ikinci, üçüncü dereceden yakınlarımız vardı. Onların da hikayeleri aynı. En sevdikleri ellerinden alınmış, yıkılmış olanlar. “Sevgilisini beklerken gençliğini yaşamayı ertelemiş” olanlar, sürgün topraklarında, geldiği yaşta kalanlar, çocuklarını umutla beklemeyi yitirmeyenler, oğluna kavuşma umudunu mezarına götüren Berfo Ana gibiler... Berfo Ana öldü. Berfo Ana ile rüyası aynı olanlar, onun umudunu mezara gömmediler, Galatasaray Meydanı’nda her cumartesi sergiliyorlar.
Bizim: bir de ‘güvercin tedirginliğini’, zaman zaman da, dehşet veren korkularımızı, istemeden yansıttığımız, onlarında içselleştirdiği, şimdilerde 30’lu yaşlarda olan çocuklarımız var. Dünya onlara ‘ikinci nesil’ diyor, ortak hikayesi Eylül olanlar, onlara ‘Eylül çocukları’ diyor.
Eylül vahşetini vücudunda değil, ruhunda bütün izlerini taşıyan, mağduriyetin en mahsum örneği, ‘güvercin tedirginliğinin’ simgesi olan, Eylül çocukları…
Tesadüf(!) Eylül doğumlu olan kızım, ve onunla hikayesi aynı olan bütün Eylül çocukları biliyorum size bir özür borcumuz var... Siz bizi affedermisiniz bilmiyorum... Ancak biz, 12 Eylülcüleri affetmeyeceğiz… Sizin adınıza da...
Bu yazıyı bana yazdıran, 12 Eylül’ün 33’üncü yıldönümünde, Eylül zanlılarından biri olan ‘Cemal Kirliöz’ü aklayıp, serbest bırakan ve ödüllendiren zihniyeti ...hepimiz adına lanetliyorum.
Eylül mağdurları ile dalga geçmek olan bu davranış biçiminin ve zihniyetinin cezasız kalacağını düşünenler, büyük yanılıyorlar...