Adanmış yaşamların betonda yeşerttiği tohum - 2


“Bu sorun bir halkın sorunudur” diyerek Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ndeki vahşete karşı 14 Temmuz 1982’de başlattıkları Büyük Ölüm Orucu’na bedenlerini yatıran M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek, ardıllarına direnişi miras bıraktı. “Mezar taşıma borçlu yazın” diyen M. Hayri Durmuş ve “Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyorum” diyen Kemal Pir ile birlikte direnişin sembolü olan Akif Yılmaz, sınıf mücadelesini, okulunu bırakıp çalışmak üzere gittiği gurbette öğrenen çekirdekten yetişme bir devrimciydi. Ali Çiçek ise PKK’nin öncü kadroları ile birlikte akıl almaz işkencelere uğradığında henüz 16 yaşındaydı. Küçük yaşına rağmen gösterdiği direngenlik nedeniyle ona “Kızıl Yıldız” ismi takıldı.

12 Eylül 1980 askeri darbesi ardından 27 Kasım 1978’de kurulan PKK, Hilvan, Batman, Dêrsim, Pazarcık, Antep, Bingöl gibi kentlerde örgütlenme çalışması yürütünce binlerce kadro, sempatizan ve taraftarı tutuklandı. Tutuklanan PKK’liler başta Amed, Antep, Elazığ olmak üzere Kürdistan ve Türkiye cezaevlerine konuldu. Bu cezaevleri içerisinde en ağır işkencelerin uygulandığı Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde, 33 yıl önce Büyük Ölüm Orucu eylemini başlatan M. Hayri Durmuş ve Kemal Pir gibi PKK’nin öncü kadrolarının yanı sıra yaşamlarını yitiren diğer iki isim, yüzlerce PKK kadrosunun izlediği direniş yolunu seçen Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’ti. 


Sınıf mücadelesini gurbette öğrendi 

1956 yılında Ardahan’ın Beşiktaş köyünde dünyaya gelen Akif Yılmaz, daha küçük yaşlardayken babası ile birlikte ailesinin geçim sorumluluğunu üstlenerek ortaokul çağlarında her yaz metropollere gidip en zor işlerde çalıştı, okul masraflarını çıkarmak için uğraştı. Ancak bu da yeterli gelmeyince lise öğrenimini yarıda bırakıp çalışmak zorunda kaldı. Metropollerde çalıştığı sürede sınıf mücadelesini yakından tanıdı ve devrimci atılım içerisinde yer alıp çeşitli seminerler ve tartışmalara katıldı.

Arkadaşlarının atik, fedakar ve gözü pek bir devrimci olarak tanımladığı Yılmaz, 1976’da memleketi Kars’a döndükten sonra da devrimci mücadelesini sürdürmekten vazgeçmedi. Saflarında yer aldığı Kürdistan Özgürlük Mücadelesi içerisinde etkin bir faaliyet yürütmeye başladı. Devrimci faaliyetler kapsamında görevlendirilerek gönderildiği Diyarbakır’da, Mazlum Doğan’ın cezaevinden kaçırılmasına dönük çeşitli girişimlerde bulunsa da sonuç alamadı ve 1980 yılında tutuklandı. Diğer arkadaşları gibi ağır işkencelere maruz kalsa da inandığı değerleri, ortaya çıkan itirafçı kişiliklere rağmen savunmaktan bir adım bile geri atmadı.

14 Temmuz 1982 günü gidilen mahkemede M. Hayri Durmuş’un öncülüğünde Büyük Ölüm Orucu eylemi başlatıldığında duruşmada değil cezaevinde hücresinde olan Yılmaz, mahkemeye giden arkadaşları cezaevine döndüklerinde ona ölüm orucu eylemine başlandığını aktardıklarında, kendisiyle birlikte hücresindeki bir arkadaşıyla birlikte ölüm orucu eylemine girmekte hiçbir tereddüt göstermedi. Yılmaz’ın taşıdığı devrimci kişiliği, ölüm orucu eyleminde bulunduğu sıradaki günlük duruşunda da kendisini göstermeye devam etti.


Eylemin gereklerini yerine getirdi

Öyle ki, yaşamını yitirmesinden birkaç gün önce kaldırıldığı hastanede o da arkadaşları gibi tıbbi müdahaleyi kabul etmemesi dolayısıyla, Kemal Pir gibi gözlerini yitirecekti. O yıllarda birlikte olduğu arkadaşlarının anlattığı şu olay, Yılmaz’ın son nefesini vermek üzereyken bile kendisini ölüme götüren eylemin kurallarını harfiyen yerine getirecek kadar büyük bir iradeye, dirayete ve sağlam kişiliğe sahip olduğunu göstermeye yetiyor: “Yılmaz, görmediği ve ayağa kalkamadığı için başında nöbet tutan askerden bir bardak su isteyecektir. Asker ona su yerine bir bardak üzüm hoşafının suyunu verecektir. Ancak pek çok organı hissizleşse de dili hala tat alabilecek durumdadır ve bilinci hala son ana kadar açıktır. Kendisine verilenin su değil üzüm suyu olduğunu anladığında, elindeki bardağı yere çalarak askere, ‘Alçak herif! Ben senden üzüm suyu değil su istedim. Ölüm orucunda su dışında bir şey almadığımızı bilmiyor musun? Sen hangi hakla bana bunu yapmaya kalkışabilirsin’ diyecektir.” 

Ölüm orucu eyleminin 63. gününde hayatını kaybeden Yılmaz’ın cenazesi doğduğu köye defnedildi.


‘Herkeste iz bıraktılar’

33 yıldır ağabeyi ve diğer arkadaşlarının unutulmadığını dile getiren kardeşi Bahri Yılmaz’a göre Akif Yılmaz’ın unutulmamasının nedeni, Kürt bilicini oluşturmaya çalıştıkları her yerde ve herkeste iz bırakmış olmaları. Bahri Yılmaz, 12 Eylül ile birlikte yaratılan travma içinde iki-üç kişinin bir araya gelemediği ve Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerin dilden dile dolaşmasının halkta daha büyük bir korku yarattığı dönemde, buna karşı gösterilen direnişin halkın kendine olan güvenini tazelediğini de ifade etti.

Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Gerek PKK Lideri Abdullah Öcalan, gerekse de Akifler, Kemaller ve diğerleri toprağa öyle bir tohum ektiler ki, biç biç bitmiyor kökleri. Irak, İran, Türkiye ve bugün Rojava’da o tohumun serpilmesi bizim için bir onurdur. Rojava Devrimi, onların onurudur. Onların şerefine ithaf edilen bir devrimdir. Bugün toprağa düşen her bir fidan, bir Akif’tir, bir Kemal Pir’dir, Ali Çiçek’tir, birer Mazlum Doğan’dır. Bunun önüne kimse geçemez. Rojava Devrimi olmuştur ve olmaya da devam edecektir.”

Diyarbakır Cezaevi’nin müze olmasının kendileri açısından çok anlamlı olacağını vurgulayan Yılmaz, “Oradan sadece bizim değil, tüm Kürt halkının çocukları geçti. 10 bin insan geçti oradan ve halen de var. Orayı okul yapıp çocuklarımıza bahçesinde ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ diye bağırtamayacaklar. Orası Kürtlerin işkencehanesidir, o yüzden okul değil müze olması bizim için kazanım olur” dedi. 


 DİHA/HABER MERKEZİ




Devrimciliği heves değil inançtı


Büyük Ölüm Orucu’na giren ve hayatını kaybeden bir diğer isim ise Ali Çiçek’ti. Urfa’nın Hilvan ilçesinin Kabahaydar köyünde 1961 yılında doğan Çiçek, tanıştığı PKK’ye henüz çocuk yaşlarında katılmaya karar verir. Yaşına göre oldukça olgun, oturaklı ve ciddi bir kişilik yapısına sahip olan Çiçek’in devrimciliğinin bir heves değil inanç olduğu belirtilir. O, bu davanın sahiplerinin yaşamına, ilişkilerine bakar ve bunda büyük bir ciddiyet, saygınlık, olgunluk, sorumluluk görür ve bundan etkilenir. Bu etkilenmeyle de ülkesine, halkına karşı görevlerinin neler olduğunu ve elinden nelerin gelebileceğini netleştirmeye çalışır. Duruşuyla, ilişki ve yaşamıyla, yoldaşlarına ve örgüte yaklaşımıyla da herkese güven verir. 

Katıldığı PKK’deki ilk görevini ise ailesinin göçüp geldiği Urfa’da alır. Aldığı görevlerinden en önemlilerinden bir tanesi de, Kemal Pir’i tutulduğu Urfa E Tipi Cezaevi’nden kaçırmaktır. Bu görevi de diğerleri gibi başarıyla yerine getirir. Hilvan-Siverek mücadelesinin yükselişe geçtiği 1979-80 yılları arasında savaşın kızıştığı bu sahaya yönelir ve Hilvan-Siverek silahlı mücadelesine bir savaşçı olarak katılır.


Daha 16’sında PKK’nin ‘Kızıl Yıldız’ı

Henüz 16 yaşındayken yakalanan Çiçek, iki ayı aşkın süre kaldığı işkenceli sorguda belinde yakalanan silah da dahil her şeyi reddeddi. Tutuklandıktan sonra PKK’li tutsakların bulunduğu Diyarbakır Cezaevi’ne getirilen Çiçek, burada da öncü kadroların tutulduğu hücre sistemi olan 35’inci Koğuş’a alındı ve arkadaşları ile birlikte akıl almaz işkencelere uğradı. Ancak küçük yaşına rağmen gösterdiği direngenliği nedeniyle cezaevindeki yoldaşları ona, “Kızıl Yıldız” ismini layık gördü.

Çiçek, Urfa Cezaevi’nden kaçırılmasında önemli rol oynadığı Kemal Pir ile de bir yıl sonra yeniden yakalanması üzerine cezaevinin bir hücresinde tekrar buluşur. Birlikteyken sohbetlerinin konusunu ise sık sık o firar günleri oluşturur. 


‘PKK bize direnişi öğretti’

14 Temmuz günü Büyük Ölüm Orucu eylemini mahkemede ilan eden Hayri Durmuş’un arkasından eyleme katılmak üzere kalkan ilk ellerden biri de Kızıl Yıldız Ali’nin eliydi. Ölüm orucuna katılma kararını hemen duruşma salonunda, saniyeler içerisinde alacak kadar hazır bir devrimciydi. Önderleri ölüm orucunu başlattığında onu yerinde tutabilmek artık mümkün değildi. Mahkeme Başkanı Emrullah Kaya’dan söz hakkı alabilmek için ısrar etti ve sonunda da bunu başardı. Söz hakkını koparan Kızıl Yıldız Ali, daha önce poliste ve savcılıkta reddettiği bütün eylemlerini bir bir sayarak bunların kendisine ait eylemler olduğunu, kendisinin gerçekleştirdiği bu eylemlerden yargılanan insanların suçsuz olduğunu, tarihe böylesi yanlış kayıtların düşülmesinin önüne geçmek ve kendisinin yaptığı eylemlerden başkalarının ceza almasını engellemek isteğini belirttikten sonra, ölüm orucu eylemine başladığını ilan etti. Mahkeme salonundaki son sözü de, “PKK bize teslimiyeti değil, direnişi öğretti. Biz de direnmeye devam edeceğiz” şeklinde oldu. 

Başlatılan ölüm orucu ardından Kemal Pir, eylemin 53. gününde kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Eylemin 61. günü olan 13 Eylül’de Mehmet Hayri Durmuş’un ve 15 Eylül’de ise Akif Yılmaz’ın şehadete ulaşmalarının ardından son olarak Ali Çiçek, 17 Eylül günü yaşamını yitirdi. Cenazesi, yaşamını yitirdikten 28 yıl sonra 2010 yılında kendi vasiyeti üzerine Osmaniye’den getirildiği Diyarbakır’da toprağa verildi. Taşıdığı devrimci inanç ve işkencecileri karşısındaki sarsılmaz duruşuyla PKK Lideri Öcalan’ın bugünün gençlerine her fırsatta örnek gösterdiği Ali Çiçek’ten mücadelede onurluca yer almış olmanın dışında ailesine hatıra olarak kalan tek şey bir fotoğrafı ile gömlek ve kazağı.


‘Öcalan direği, onlar temeli’

Küçükken çok neşeli biri olan kardeşinin gerçek bir kahraman olduğunu dile getiren ablası Ayşe Çiçek, “Eğer o ve diğer kahraman arkadaşları olmasaydı, Kürtler bugün yok olmuştu. Onların o eylemleri, Kürtleri yeniden ayağa kaldırdı. Öcalan bu mücadelenin temeli ise Ali ve arkadaşları da direği oldu” diyerek bu eylemin unutulmaması gerektiğini vurguladı. 

Ölüm orucunun başladığını o sırada bulundukları Lübnan’da, şimdiki Mahsum Korkmaz Akademisi’nde duyduklarını söyleyen PKK’nin öncü kadrolarından biri olan Ali Oruç ise, daha şehadet haberleri gelmeden intiharvari eylemler yaparak arkadaşlarının öcünü almayı düşündüklerini aktardı. Ancak henüz hazır olmadıkları için Öcalan tarafından durdurulduklarını ifade eden Oruç, arkadaşlarının birbiri ardından yaşanan şehadet haberlerini örgütleme çalışmaları için bulunduğu Botan bölgesinde aldı. Oruç, o an hissettiklerini şu sözlerle dile getirdi: “Üzüldük, ancak onları seviyorsak, onlara bağlıysak, onların gereklerini yerine getirmek istiyorsak öyle bireysel bir şeyler yapmak değil, halkla bütünleşmek, örgütlenmek, halkı eğitmek ve mücadeleye doğru seferber etmek gerekliydi. Biz de bunu yapmaya çalıştık. Bize verilen talimat da, üzerimize düşen sorumluluk da buydu.” 

Oruç, bir mantığın, bir ideolojinin, bir politikanın Kürt halkını ve diğer halkları yok etmeye çalıştığı bir dönemde, zorlu bedelleri göze alarak PKK hareketini ortaya çıkaran Hayriler, Mazlumlar, Kemaller ve diğer arkadaşlarının, yaptıkları çıkışla Kürtlüğe sahip çıktıklarını da söyledi.





Başımız dikse onlar sayesinde


Kemal Pir’le köyüne yaptığı ziyarette tanışan Abuzer Cömert, tanışıklığını ve kendisinde bıraktığı izleri gazetemize anlattı.

Adıyaman’ın Karaağaç Köyü’nde ikamet ettiği sırada Kemal Pir ve yoldaşlarının halk toplantısı yapmak üzere köye geldiğini aktaran Cömert, şunları söyledi: “Hatırladığım kadarıyla yanında Ali Haydar Kaytan ve diğer arkadaşları da vardı. 1979 yılının sonuydu. Pir ve arkadaşları bir yandan mücadelelerini anlatırken bir yandan da bizi olası askeri darbeye karşı uyarıyordu. Daha çok, darbe ihtimaline karşı örgütlenmenin ve silahlı mücadelenin önemi üzerine konuşuyorlardı.”

Köyde devrimcilerin güvenliğini köylülerin sağladığını, Kemal Pir’in buna tepki göstererek güvenliği kendilerinin sağlaması gerektiğini söylediğini aktaran Cömert, devam etti: “Kemal Pir, tanıdığım devrimciler içinde belki de en mütevazı olanıydı. Giyimi, kuşamıyla sıradan bir insandan farkı yoktu. Bizimle yer sofrasına oturup saatlerce sohbet ediyordu. Mütevazılığının yanı sıra olgunluğu ve politik konulara hakimiyeti de hemen göze çarpıyordu. Köylere geldiklerinde en çok Emeğin Birliği taraftarlarıyla tartışıyorlardı.”


Akıl almaz işkenceler…

12 Eylül Darbesi ardından köylülerin ağır işkencelerden geçirildiğini kaydeden Cömert, bunları ise şöyle anlattı: “Benim de aralarında bulunduğum birçok insan, ‘Pir’in Palası’ diye bilinen okulda işkencelere maruz kaldık. 40 gün boyunca uğramadığımız işkence, görmediğimiz hakaret kalmadı. Birbirimizin sırtına bindirerek dere tepe dolaştırıyorlardı. Bıyıklarımızı yolarak bize zulmediyorlardı. Zorla askerlerin önüne katıp operasyonlara çıkarıyorlardı. Yarısı kesilmiş bıyıklarımızla çarşıya salarak onurumuzu yerle bir ediyorlardı.”


‘Başımız dikse, onlar sayesinde’

Pir ölüm orucunda şehit düşünce yas tuttuklarını da anlatan Cömert, anlatımını şu sözlerle bitirdi: “Kemal Pir, Türk olmasına rağmen bu davaya inanıyordu ve canını bu uğurda verdi. Onların emeği ve mütevazılığı bize her zaman rehber oldu. Bazen bir insanı örgütlemek için günlerce uğraşırlardı. Mücadele onların kanı ve canı sayesinde bugünlere geldi. Bugün görüyoruz ki, verilen hiçbir emek boşa gitmemiş. Keşke yaşayıp bugünleri görebilselerdi. Bugün başımız dikse, geçmişimizle onur duyuyorsak, bunu Kemal Pir ve arkadaşlarına borçluyuz. Onların o eşsiz mücadelesi ve fedakarlığı olmasaydı, mücadele bu aşamaya gelemezdi. Her zaman minnetle ve özlemle anacağız.”


M. ZAHİT EKİNCİ/HAMBURG