
Adanmış yaşamların betonda yeşerttiği tohum - 3
Temmuz ayındayız. Temmuz ayı, tıpkı Mayıs ayı gibi tarihi bir aydır. Bu ayda da büyük gelişmeler yaşanmıştır. Kürdistan, Türkiye ve hatta Ortadoğu’nun kaderini değiştirebilecek denli büyük bir eylemin yaşandığı bir aydır, Temmuz.
Temmuz ayının en önemli tarihsel eylemlerinden 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu, Kürdistan ve Türkiye devrim tarihine damgasını vurmuştur. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu, Diyarbakır Cezaevi’nde PKK’nin öncü kadrolarına dayatılan teslimiyet ve ihanete karşı büyük bir direnişin adı olarak yaşanmıştır. Büyük bir saldırı, imha ve ihanet ettirme saldırısına karşı büyük bir başkaldırı, büyük bir isyan, bir avuç devrimcinin, önderin şahsında büyük bir karşı koyuş hareketi olarak ortaya çıkan 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eylemi, bu ayın cehennemi aratmayacak kadar sıcak olan bir gününde gerçekleştirilmiştir.
14 Temmuz olmasaydı
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu, Diyarbakır Zindanı’nda işkencelere karşı, vahşete karşı büyük bir karşı duruş, teslimiyet ve ihanete karşı büyük bir direniş, ulusal ve halksal yok oluşa karşı büyük bir ulusal ve halksal varoluş eylemi olarak planlanmış ve bu plan ekseninde 1982 yılının Temmuz ayında hayata geçirilen bir diriliş eylemi olarak gerçekleştirilmiştir. Eğer bu büyük ölüm orucu eylemi olmamış olsaydı, PKK’nin Diyarbakır Zindanı’nda boğdurulması için teslimiyet ve ihanet sonuna kadar tutsaklara kabul ettirilecekti. Ancak eylem bunun gerçekleşmesine izin vermemiştir. Faşizme “dur” diyerek PKK’nin nasıl bir hareket olduğunu, öyle kolay kolay yenilecek bir parti olmadığını göstermiştir. Bu anlamda 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu, hem teslimiyet ve ihanete karşı büyük bir barikat olmuş hem PKK’nin büyük bir direnme gücüne sahip olduğunu açığa çıkarmış hem de PKK militanı, kadro ve önderlerinin büyük bir insanlık kimliğine sahip olduklarını çok açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur.
Gerçek kimlik: Direniş
14 Temmuz Direnişi, Kürdistan halkı ve onun öncü gücü olan PKK’nin gerçek kimliği olmuştur. Bu kimlikte teslimiyet ve ihanetin yeri yoktur. Bu kimlikte bir halkın yeniden dirilişi, yeniden ayağa kalkışı ve özgürlüğe yeniden sarılışı vardır. Bu kimliğin üzerinde sınırsız bir direniş, sınırsız bir fedakarlık, sınırsız bir adanmışlık yazılıdır. Bu kimlikte yeni bir yaşam, yeni bir insan, yeni bir doğuşun en mükemmel harflerle yazıldığı doğru bir tarih bilinci, doğru bir halk gerçekliği, doğru bir felsefe ve dünya görüşü vardır. Bu kimlikte halkların kardeşliği, inançların bir arada yaşama özgürlüğü vardır.
Destanın öncüleri
Elbette ki bu büyük eylem, öylesine, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Tarihin tüm eylemlerinde olduğu gibi bu büyük eyleme de öncülük eden büyük kişilik ve kahramanlar vardır. 14 Temmuz Direnişi’ni esas olarak büyük eylem yapan, ona damgasını vuran, elbette ki büyük kişilik ve büyük önderlerdir. Eğer bu eyleme önderlik eden gerçek önderler olmamış olsaydı, hiç kuşkusuz eylemin etkisi de bu kadar büyük olmazdı.
‘Laz Kemal’ tereddüte düşmedi
Kemal Pir, ilk grup aşamasında oluşan Kürdistan Devrimcileri’nin örgütlenip geliştirilmesinde yer almış, o günden 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eylemini örgütleyene ve bu eylemde son nefesini verene kadar en ön saflarda özgürlük yolunda yürümüştür. Başkan Abdullah Öcalan ile tanışan ilk Karadenizli devrimci olarak Kürdistan özgürlük mücadelesini geliştirmek için tüm hücrelerini adeta ayaklandırmış, devrimci olmanın en saf halini yaşamıştır. Bir devrimcide, bir sosyalistte, bir enternasyonalistte, bir PKK’lide, bir isyancıda, bir önderde bulunması gereken ne varsa onda da vardı. Mükemmel bir eylemciydi, muhteşem bir yoldaştı; kararlı, tereddüte asla düşmeyen bir duruşu vardı. Keskin dili ve düşünce yapısıyla insana sınırsız güven veren çok cesur bir komutandı aynı zamanda. İdeolojik derinliği, keskin bakışı, net ve duru üslubu, kararlı tutumu, analiz gücünün derinliği ile gerçekten de büyük bir enternasyonalist devrimci olarak her zaman ve her yerde en önde yürüyen bir önderdi.
Esat Oktay’a cevap
İşte bu büyük devrimci, bu büyük enternasyonalist ve önder, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eyleminde de en önde yer alıyor ve eylemin ilerleyen günlerinde takatı tükenmesine, gücünü, enerjisini, gözlerini yitirmesine, ayağa kalkamayacak kadar halsiz düşmesine rağmen eylemin en önünde yürüyerek gerçek komutanlığını burada da göstermeye devam ediyordu. Çünkü Kemal Pir, 14 Temmuz Ölüm Orucu’nun anlamını ve yaratacağı sonuçları çok iyi biliyordu. Biliyordu ki, eğer eylem tasfiye edilir, başarısız olur ve sonuç alınmazsa bu kez gerçekten de PKK zindanda tasfiye edilecek ve 12 Eylül cuntası hedefe ulaşmış olacaktı. Kemal Pir, mahkemede eyleme katıldığını söyleyip cezaevine getirildiğinde onu ilk karşılayan Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, “Patron, bu kez de isyan ettin bana karşı. Ama unutma ki eğer bu sefer de kaybedersen yemin ederim ki bu kez seni ölümden daha beter eder, kimse yüzüne bakmayacak kadar kötü bir konuma sokarım” demiş ve devam etmişti: “Bu sefer de ben kazanacağım, bu sefer de kaybeden sen ve PKK olacaksınız. Unutma patron, size karşı darbe yaptık, orduyu seferber ederek harekete geçirdik ve bu cezaevini size mezar yapmak için yaptık. Bunu bilmelisin patron, bunu bilmelisin...”
Kemal Pir, önce sessiz kalmış, cevap verme gereği duymamış, daha doğrusu muhatap almak istememiştir. Ancak Yüzbaşı kendini dayatmakta ısrar edince Kemal Pir, tarihin en gaddar cellatlarından birisi olan bu kepazeye yanıt verme gereğinin kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaşarak şunları söyler: “Hayır yüzbaşı, boşuna sevinme, bu kez sen değil, ben kazanacağım. İnanın ki bu kez ben kazanacağım. Göreceksin, bu kez sevinen sen değil, biz olacağız.” Beklemediği bir cevap alan Esat Oktay Yıldıran, bozulmuş ve sırıtan bir yüz ifadesiyle Kemal’in yanından hızla uzaklaşır.
‘Önce ben ölmeliyim...’
Kemal Pir, Karadenizli bir devrimci olarak Kürdistan, Türkiye, Ortadoğu ve dünya halkları için mücadeleye atılmış bir önder olarak en son görevi olan ölüm orucunun gereklerini yerine getirmek için ölüm döşeğine yatmıştı. Hemen hemen her alanda almış olduğu görevlerinin üstesinden gelmiş olan Kemal Pir, omzuna almış olduğu şehadet görevini yerine getirmek için de ne gerekiyorsa onu yapıyordu. Ölümden yeni bir yaşamı yaratma bilinciyle almış olduğu şehadet görevini en iyi biçimde yerine getirmenin heyecanını yaşıyordu. Bu nedenle durmadan, bıkıp usanmadan, “Önce ben ölmeliyim, önce ben toprağa girmeliyim, önce ben zafer ipini göğüslemeliyim” diyordu...
Sözleri gerçek oldu
Ve Kemal Pir, önce gözlerini, sonra tüm enerjisini, ardından hafızasını kaybetti. Kaldırıldığı Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde, eyleminin 57. gününde şehitler kervanına katıldı. Eylemden önce askeri mahkemede yargıçların “Sen bir Türk’sün Kemal, ne işin var bunların arasında” sorusuna, “Evet, bir Karadenizli ya da bir Türk olarak tüm halkların kurtuluşunun ancak PKK’nin vereceği mücadeleyle gerçekleşebileceğine inandığım ve Ortadoğu halklarının özgürlüğünün oluşturulacak bir halklar konfederasyonu ile mümkün olacağını bildiğimden dolayı buradayım” demişti. Sözlerindeki gerçeklik, bugün Ortadoğu’da, PKK’nin öncülüğünde somut bir olgu haline gelmiş bulunuyor. Rojava Devrimi ve oluşturulan halklar konfederalizmi bu gerçekliğin en somut hali olarak Kobanê’de hayat buluyor.
Kıvılcımı çakan Hayri Durmuş
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun mimarının Doktor Hayri Durmuş olduğu da tartışılmaz bir gerçekliktir. Eylemi başlatan, mahkemede anlatan, cuntanın gerçek yüzünü açığa çıkaran ve eylemde birinci derecede sorumlu olan, Hayri Durmuş arkadaştır. “Altı kişiyle başlattık” diyen yine Hayri arkadaştır. Mahkeme dönüşünde Avreş arkadaşın, “Ne oldu Hayri arkadaş, eylemi başlattınız mı” sorusuna, kaldığı tek kişilik hücresinde bulunan su borusundan böyle yanıt vermişti.
Hakimler tarafından bir türlü söz hakkı verilmeyen Hayri arkadaş, artık patlama noktasına gelmişti ve geldiği mahkemede eylemi kesin bir biçimde açıklaması gerekiyordu artık. Daha fazla bekleyemezdi, o koşullarda daha fazla kalamazdı, teslimiyet neredeyse hücrelerine kadar gelmişti. Etrafları tamamen boşaltılmıştı ve deyim yerindeyse çember giderek daralıyordu. Her gün insanlar daha fazla “Türkleşiyordu!” İşkence doruğa ulaşmıştı. Vahşetin tam orta yerindeydiler. Tutsaklar çok ağır işkenceler altında her gün biraz daha teslim alınıyor, iradeleri kırılıyordu. Panik ve korku diz boyuydu. Deyim yerindeyse kocaman bir korku ve ihanet imparatorluğu kurulmuştu ve tutsaklar bu imparatorluğun altında inim inim inliyordu. Kötü bir ölümün tam ortasında tutsak edilmiş insanlar çaresizdi ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Denizin orta yerinde durmadan su alan bir gemi misaliydi, 5 Nolu Zindanı. Yollarını şaşırmış binlerce tutsağa bir yol gerekliydi. Mazlum Doğan’ın gösterdiği yol, ancak yeni bir yolla birleşerek çıkış olabilirdi. Dörtlerin gösterdiği yol da tutsaklar için yeterli olmamıştı.
Kürdistan’ın özgürlüğü, PKK’nin onuru için...
Yeni bir yola ve yeni bir ufka ihtiyaç vardı. Hayri bunu biliyordu. Hayri bunu biliyordu. Bu nedenle büyük bir arayış içerisine girmiş ve yeni bir yol arıyordu. Büyük askeri komutan Hannibal’ın dediği gibi, “Ya bir yol bulunacak ya da bir yol açılacaktı.” Çok uzun bir uğraş ve yoğunlaşmadan sonra yeni bir yol bulmuştu: Ölüm orucu. Hayri bu düşüncesini birkaç arkadaşına anlatmış ve arkadaşları da hemfikir olduktan sonra eylem kararına ulaşılmıştı. Artık karar kesin ve netti. Mazlum Doğan’ın ve Dörtlerin eyleminin bir devamı olacak olan eyleme ölüm orucu olarak başlayacaklardı. Geride tek bir şey kalmıştı: Zaman. Aslında zaman da belliydi. Hemen o saatte, o anda ve o gün başlamak istiyorlardı. Ancak bu kez bireye ve gruba dayanan bir eylem yerine cezaevinde bulunan tüm tutsakları katabilecekleri bir eylem olmasını istiyorlardı. Bu nedenle eylemi mahkemede, bir duruşma esnasında açıklama kararı almışlardı. Zamanı belirleyecek olan kendileri değil, mahkeme günü olacaktı. Ne zaman mahkemeye giderlerse o zaman açıklayacak, o zaman ölüm orucu kararını tutsaklara ve dünya kamuoyuna duyuracaklardı.
İşte o gün gelip çatmıştı. Hayri ve arkadaşları mahkeme salonunda yargıç heyetini bekliyordu. İlk söz hakkını isteyecek olan Hayri arkadaştı. Daha önce birkaç mahkemede söz istemiş ancak yargıç heyeti söz hakkı vermemişti. Hayri bu kez kararlıydı. Söz hakkını alacaktı, vermezlerse korsanca kalkıp konuşacak ve ölüm orucuna başladıklarını söyleyecekti.
...Ve işte o an: Hayri elini kaldırdı. Heyet önce görmezlikten geldi ama Hayri ısrar etti. Yargıçların başı Emrullah Kaya, “Buyrun Hayri, bir şeyi mi diyeceksin” dedi. Hayri hızla ayağa kalktı, kürsüye yürüdü. O tarihi konuşmasını sade, kararlı ve son derece sakin biçimde, yargıçların gözleri içine bakarak yaptı ve şöyle sonlandırdı: “Hareketimin selameti için, partim PKK’nin şeref ve onuru için, Kürdistan halkının özgürlüğü için, sosyalizm ve devrim için bugünden itibaren ölüm orucuna başlıyorum.”
Hayri arkadaştan sonra Ali Çiçek, Kemal Pir ve ardından üç tutsak daha orada, mahkeme salonunda ölüm orucuna gireceklerini ilan ettiler. Böylece 1982 yılının 14 Temmuz’unda, Diyarbakır Askeri Mahkemesi salonunda, toplam 6 kişi ölüm orucuna başladı. Kıvılcımı çakan Hayri’ydi. Bir yıl önce, “Kürdistan Vietnamlaşıyor, bu insanların çığlıklarını unutmayın” demişti. Tam bir yıl sonra bu çığlıkların dünyaya duyurulması için hayatını ortaya koydu.
‘Hayatımın son anlarındayım...’
Hayri, eylem kararını açıkladığı andan itibaren aynı zamanda şehadet kararını açıkladığını biliyordu. Ama tereddüt etmedi. Hastaneye kaldırıldığında artık takatten düşmüş, gözlerini yitirmişti; tüm gücü ve kasları erimişti. Altmış üçüncü gününde, son sözlerini dinleyen bir tutsak, daha sonra şöyle aktarıyordu: “Hayatımın son dakikalarındayım. Eğer bir kez daha dünyaya gelseydim, yine aynı yolu izler, aynı hatta yürür, aynı çalışmanın içine girer ve PKK’li olurdum. Yine Kürtlerin özgürlüğü için mücadeleye atılır ve bir sosyalist devrimci olarak dünya halklarının kurtuluşu için mücadele ederdim. Yine Diyarbakır Zindanı’na düşseydim aynı biçimde direniş, zalimlere karşı mazlumların yanında yer alırdım. Bir devrimci olarak büyüdüm, bir devrimci olarak kavgaya atıldım ve şimdi, biraz sonra, bir devrimci olarak öleceğim. Hareketime, yoldaşlarıma, PKK’ye leke sürülmemesi için ne gerekiyorsa onu yaptım.”
Yaşıyor, direniyorlar
14 Temmuz Direnişi’nin eylemcileri Hayri, Kemal, Ali ve Akif, PKK’nin gerçek ruhunu ifade eder. PKK onlardır. PKK, gençliğin ruhudur aynı zamanda. Ali Çiçek, PKK’nin en genç, eylemci ruhuydu. Eyleme giderken daha 18 yaşında genç bir devrimciydi. Ele avuca sığmaz bir direniş abidesi olarak, PKK’nin en genç beyni, bedeni ve ruhu olarak en ön saflarda son nefesini verirken, “Gençliğin temsilcisi olarak buradayım, faşizme taviz vermeyen genç bir PKK’li olarak öleceğim” demiştir.
PKK’nin direniş ruhu, onların soylu eyleminden süzülerek anlam bulmuştur. Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek, PKK’nin direniş ruhuyla yarattığı bütün kazanımlarda yaşamaya ve direnmeye devam ediyor.
FUAT KAV