
‘Adalet, insanlık ve özgürlük aşkı başka tutkular gibi bir tutkudur; o ağır bastığında uğrunda her şey feda edilir.”
“Neler yaşadın?” Günümüzde hala Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi tarihinin en büyük sorusu olarak soruluyor… Ve en çok bir avuç insanın hakikat arayışı ile cesaretli ve gerekli çıkışları ile cevabını bulabilcek bir sorudur.
Bütün önemli toplumsal hamlelerin öncesinde olabildiğine bir düşüş vardır. Karanlık ve aydınlık, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, direniş ve teslimiyet bir boğuşmaya sahne olur. Yücelik ve düşkünlük, özgürlük ve kölelik, uyanış ve gaflet yoğun bir biçimde iç içe yaşanır.
Bu temelde soruna baktığımızda 1980’li yıllar Mezopotomya ve Türkiye halkaları açısından en zor yıllardır. 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte 650 bin insan tutuklanmış, polis merkezlerinde ağır baskı ve işkenceler altında iradeleri kırılmıştır. İradeleri kırılan bu insalar hapishanelerde önceden hazırlanan plan ve programlar çerçevesinde teslim alınarak itiraf ve ihanet politikalarının alçak birer aracı haline getirilmek istenmişlerdir. Korkunç boyutta baskı, işkence ve şiddette başvurma uygulamaları bu planlamalara hayat kazandırmak içindir. Bu özel politikalar eşliğinde ideolojik çizgisi tamamen saptrılmış, iradesi deforme edilmiş, yaşam tarzı başkalaştırılmış, hayalleri ve özlemleri üzerinde buldozer gibi geçilmiş insanlar amaçtan, hedeften ve politik kişilikten uzaklaştırılarak kendi kendisinin karşısına çıkarılarak sonuç alınmaya çalışılmıştır.
Onur, faşizme boyun eğmedi
İşte çokca söz edilen ve kitaplara, öykülere, şiir ve makalelere konu olan Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde binbir türlü vahşi yöntemle insanca yaşam öldürülmüştür. Tutuklu olarak tanımlanan insanlar, ayaktaki robotlardır. Yaşam denilen, emir komuta zincirine tabi kılınmış kişiliksizleşme, yozlaşma ve yabancılaşmaydı. Onur denilen utanç verici teslimiyet, itiraf ve ihanetti. Her şeyi ile yitirilen binlerce devrimci, yurtsever tutsak vardı. Nitekim 21 Mart, 18 Mayıs ve 14 Temmuz hamlelerinin bir zorluğu da yaşamın ne olup olmadığını, bu emir komuta zincirine bağlanmış ayaktaki robotlara kavratma gibi ek bir görevle karşı karşıya olmasıydı.
Her şeyin çarpıtıldığı hiçbir şeyin olması gereken yerde olmadığı insanların büyük düşkünlük batağında boğdurulduğu, biribirine zıt gerçeklerle yer değiştirildiği bir mekanda “Ne yapmalı?” sorusunun cevabı; asla faşist generallere boyun eğmeme, Türkiye halklarının özgürlük ve demokrasi mücadelesine sahip çıkma, çıplak bedenlerle ölümüne bir mücadele ve direnişi yükseltmeydi.Düşünen, örgütleyen, planlayan, özgür irade ve kendini kirden pastan temizleyerek harekete geçen devrimci ruh zaptedilmezdir.
Bu ölüm ve kalım savaşında Hayri ve Kemal arkadaşlar bir şey yapmadan duramazlardı/durmadılar da. Onlar teorinin gerçek anlamını eyleme taşıdılar, eylemi de düşünce gücüne dönüştürdüler. Düşmanın hilelerini, bütün acımasızlıklarını açığa çıkararak buna karşı durdular ve yenilmeyen onurlu yaşam düzeyine ulaştılar. “Bu duruş, “Ölüm direnişine ne kadar dayabilirim” Biçiminde değil “Mutlaka başarmalıyız” diyen büyük devrimcilerin kendini kararlaştırma duruşudur. Başka türlüsüne yer yoktur. Hatta başarısız ve zamansız ölüme dahi yer yoktur.
14 Temmuz varolma ve diriliş hareketidir
Diyarbakır Cezaevi’nde binlerce yurtsever devrimci, vahşi uygulamalar eşliğinde düşürülerek, özgürlük mücadelelerinin karşısına dikilerek hayvanlaştırma sürecine tabi tutulmuştur. Bu insanlık dışı uygulamalara itiraz etme, tepki gösterme, tüketme ile karşı karşıya olan bu insaları ayağa kaldırmayı başta Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve 14 Temmuz direnişçileri kendilerine görev bildiler.
Bu vesileyle 14 Temmuz hamlesi sistemin dayattığı her şeyi koşulsuz yıkma, yerine anlamlı, tutarlı ve insanca olan her şeyi yapma eylemidir. Bu büyük devrimci çıkışın ne anlama geldiğini, ruhen ne tür fedakarlıklar gerektirdiğini, yine politik anlamını, siyasi sonuçlarının ne olduğunu Mezopotomya halkının ayakta kalması için değerinin ne anlama geldiğini bugün toplum bilimciler çok daha açık bir biçimde değerlendirebilmektedirler.
Kısacası; 14 Temmuz büyük ölüm orucu her şeyin aleyhte olduğu bir ortamda sömürgeci faşizme karşı bir varolma ve diriliş hareketidir.
Faşizme, zulme karşı bir başkaldırıdır. Mutlak sonuç almak amacıyla son çare olarak başvurulan bir öze dönüş hamlesidir. Bilinen askeri kurallara, dayatılan ahlaksızlıklara, Kürt halkının sistemle yaşadığı çelişkilere karşı büyük bir itirazdır. Buna binlerce tutukluya çizilen kadere razı olamama, düzenin biçtiği rolü kabul etmeme, kendi kaderini kendi gücüyle belirtme çabası da denilebilir.
14 Temmuz eylemi, sadece öncü kadroların direnişi değildir. Bu hamle aynı zamanda PKK’yi yaratan önderin eylemidir. 1982 ölüm orucu, 21 Mart Mazlum Doğan’nın eylemi, 18 Mayıs’ta Dörtlerin kendilerini ateşte eritmeleri hapishane tarihi açısından bir kıvılcım niteliğinde dönemsel eylemlerdir. 14 Temmuz hamlesi, bu eylemlerin hepsinin toplamı olan stratejik bir çıkıştır. Büyük idealleri olan eşsiz önder devrimcilerin zulmün sarayını yerle bir eden çağdaş bir Med hareketidir. Mutlak başarıya kilitlenmiş, asla geri adım atmayan, şans tanımayan sonuç alıcı bir final eylemidir.
Baskı ve zulmün ağır işkeceler altında tavan yaptığı bir dönemde gelişen bu eylem, cezaevi kitlesini silkeleyip kendisine getirmiş ve giderek süreklileşen bir direniş çizgisine dönüşmüştür. Asla edilgen, hantal, ortayolcu ve oportonist yaklaşımları kabul etmemiştir.
Yenilmeyen irade
14 Temmuz’un yaratıcıları tarihe, geçmişe de et ve tırnak gibi bağlıdırlar. Geçmişi çok iyi kavradıkları, anı doğru değerlendirip cevap oldukları için bugün bile bu eylem güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Onlar her türlü kişisel yaşam taleplerinden vazgeçip, en karmaşık, en zor dönemlerde bile sağlam bir bilinçle partiye, halka, devrime ve yoldaşlara karşı kendini sorumlu hissederek, çıplak bedenlerini ölüme yatırdılar. Her gün biraz daha mum gibi erimekten çekinmediler. 14 Temmuz direnişçilerin her gün sistemin dayattığı faşist askeri kurallara uyup, belirsizliklere mahkum olmaktansa onurlu bir yaşamı tercih ettiler. Bu yönleriyle 14 Temmuz direnişi bir eylemden ziyade, tarihte eşine ender rastlanan bir mücadele, bir devrim sürecidir. 14 Temmuz’u politik, sosyal, kültürel, kimlik düzeyinde yeni bir yaşam felsefesi ve tarzına ulaşma hareketi olarak da tanımlamak mümkündür.
14 Temmuz direnişcilerini asıl büyüten şey halkaların kurtuluş davasına bağlılıkları kadar, Diyarbakır Cezaevi’nin yol açtığı objektif gerçekliğin korkunç zorluklarıdır. Her şeyden önce bir devrimcinin baskıya zulme ve her türlü kişiliksizleştirmeye karşı tavır alması kendisine duyduğu saygının bir gereğidir. 14 Temmuz’un yaratıcıları, hapishanelerde devrimci tutsaklara dayatılan onursuz yaşam biçimini sorgulayarak, buna karşı zaptedilmez bir öfke duyuyorlardı. Bu vahşete karşı yeni bir yaşamı yaratmak onların en temel varlık gerekçesiydi.
14 Temmuz; iradeleri felç edilmiş, kişilikleri eritilmiş kendisi olmaktan çıkarılmış binlerce insanın yaşadığı toplumsal gerçekliği çözme hem de yaşanılabilir yaşamı ortaya çıkarma hareketiydi. Çünkü sistem öncü ve önder kadroları ne kadar teslim alıp ihanete yönlendirirse o oranda örgülenmeye başlayan halkları teslim alıp boğacağına inanmaktaydı.
14 Temmuz, zorluklarla yaşamasını, savaşmasını ve yenmesini bilen bir ruhtur. Teslimiyeti, ihaneti, zayıflığı, bireyci, bencil yaklaşımları kabul etmeyen bir ruhtur. Bu ruhu anlamadan özümsemeden başarının öncü kadrosu haline gelinemez.
14 Temmuz devrimci ve ezilen insanlığın fedai ruhudur. Bu ruh sadece ölüm orucuyla alakalı değildir. Fedai ruh kendini her yönüyle yeniden yaratma ve her türlü olumsuzluklardan temizlenerek yücelmektir. Düşüncede gelişme, örgütlenmede derinleşme, sisteme karşı tavır ve direniş de ilkeli ve kesin olmadır. Stratejik taktik gelişmede başarıdır.
14 Temmuz bir mücadele çağrısıdır, sınırsız bir özgür yaşam çağrısıdır. Her alanda asla yenilmez bir mücadele tarzı ve yaşam alanı yaratmadır.
14 Temmuz faşizme, sömürgeciliğe yenilmeyen iradedir.
14 Temmuz yüce yaşam ölçüleridir.
14 Temmuz amaç, inanç, gurur, onur, fedakarlık ve bağlılıktır.
14 Temmuz gerçekliği en saygı duyulacak gerçekliktir.