Bugün 15 Haziran.
Büyük işçi direnişinin yıldönümü.
Başında Kemal Türkler’in bulunduğu DİSK o gün işçi sınıfını direnişe çağırdı. Direniş “ücret zammı” için değil, “sendikal özgürlükleri korumak ve geliştirmek” için yapıldı. TBMM’den geçirilmek istenen yasanın amacı DİSK’i tasfiye etmek ve Amerikancı “sarı sendikacılığı” egemen kılmaktı. İki gün süren “büyük direniş” amacına ulaştı. Cezaevlerinde yaşanan direnişleri saymazsak, 15-16 Haziran direnişi “başarıyla” sonuçlanan ender direnişler arasımdaydı. İkinci büyük başarıyı yine DİSK’in öncülüğünde gerçekleşen “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” yasasına karşı “genel greve” giden işçi sınıfı kazandı.
DİSK Kemal Türkler’in başkanlığında ve başında Zeki Baştımarların, İsmail Bilenlerin bulunduğu “tarihi TKP’nin” siyasi öncülüğünde, legal alanda TİP’in etkinliğinde işçi sınıfımızın tarihine altın sayfalar kazandırdı.
Bugün biz 1960’ların ve 1970’lerin işçi sınıfını mumla arıyoruz.
Yenilgiler tarihimizle yeterince yüzleşmemiş olmamız, “bu mumla arayışımızın” başlıca nedenlerinden birisidir.
Başa dönelim.
15-16 Haziran direnişi TBMM’deki işçi sınıfı düşmanlarına karşı zafer kazanmıştı ama, bu zaferi kalıcılaştıracak “sınıfsal bilincindeki zayıflığı” aşamamıştı.
1960’lı yıllar işçi sınıfının hızla örgütlendiği yıllardı. TİP Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce ve arkadaşları tarafından kurulmuş ve sendika liderleri Mehmet Ali Aybar’ı ve arkadaşları Behice Boran, Adnan ve Nazife Cemgilleri, Cemal Hakkı Selekleri ve arkadaşlarını partinin yönetimine getirmişlerdi.
TİP hızla gelişiyordu.
Şimdi nasıl her türlü devrimci gelişmeye egemenlerin yanı sıra CHP’nin “millicileri” köstek oluyor ise, bu işlevi o zaman da gördüler. Doğan Avcıoğlu’nun YÖN Dergisi TİP’e amansızca saldırıyordu. Çok sayıda “aydın” TİP’e karşı bildiriler yayınlıyordu. „Sosyalist Kültür Derneği“ TİP’e alternatif olarak kuruldu.
TİP hem işçi sınıfının içinde, hem de Alevi Türkmenlerin ve Kürtlerin arasında hızla güçleniyordu. Ve şimdi olduğu gibi, yine “milliciler” Alevi kitlelerini TİP’ten uzak tutmak için harekete geçtiler. TİP’in TBMM’ye girmesinden hemen sonra Türkiye Birlik Partisi 1966’da kuruldu.
Aynı anda, CHP’li “millicilerle” ve “cuntalarla” işbirliğini savunan çevreler TİP’te büyük bir bölünme yarattı. Bu bölünmeye, Warşowa Paktı ülkelerinin Çekoslovakya’yı işgal etmesi üzerine TİP yönetimindeki büyük bölünme eklendi.
1969 Genel Seçimlerinde solun oyları tam orta yerinden ikiye bölündü. TİP 245 bin, Birlik Partisi 250 bin oy aldı. Bu bölünme devrimci gençliğin işçi sınıfına dayalı kitlesel politikaya olan güvenini sarstı. TİP’te “parlamenterist” eğilimler, gençlik saflarında da Cuntacı eğilimler güçlendi.
Zayıflayan TİP yönetimi, “darbe korkusuyla” kitlesel eylemlerden uzak dururken, TİP içindeki “muhalefetin bir bölümü” “işçi sınıfının öncülüğü” düşüncesi yerine “asker, sivil aydın zümrenin öncülüğünden” söz ediyordu. Üniversitelerde “ordu-gençlik el ele milli cephede”, fabrika işgallerinde de “ordu-işçi el ele milli cephede” sloganları atılıyordu.
Militarizme ve “orduya” karşı bilinç bulanıklığı, ilk büyük zararı işçi sınıfının 15-16 Haziran’da elde ettiği kazanımlara verdi. İşçiler hem “parlamenterizmin” hem de “orduyla milli cephe” politikalarının etkisinde pasifleştiler ve ilan edilen Sıkıyönetim’e karşı direnemediler.
Bu zaaf hem 12 Mart darbesinde, hem de 12 Eylül darbesinde kendisini çok daha keskin bir şekilde gösterdi.
Sonuçta ne oldu?
Devrimci sürecin merkezi 1980 darbesi ve Sovyetlerin krizi ile birlikte “Batıdan Doğuya kaydı”. Vaktiyle Lenin “devrimci sürecin merkezinin Almanya’dan Rusya’ya kaydığını” tam zamanında saptadıysa, Öcalan da “devrimci sürecin merkezinin Batıdan Kürdistan’a kaydığını” zamanında saptadı. Faşist darbeye karşı direniş bayrağını açtı.
Şimdi 15-16 Haziran “ruhu”, Kürt emekçilerinin ve onlarla birleşen Türkiye sosyalistlerinin mücadelesinde Kürdistan’ın bütün parçalarında yaşıyor. Ve göreceğiz, Batıdan çekilen sular, er geç, bu defa Doğu’dan Batıya doğru Ortadoğu’yu, Kafkasya’yı ve Balkanları kaplayacak...