Bir başka diyar ki ateşten sıcak, çölden kuraktı. „Tanrı benim!” diyen zulmün efendisi „Doğan ve doğacak olan tüm erkek çocukları öldürün!” demiş ama O bir mağarada ceylanın memesinden emmişti yaşamı. Kendini bilip de farkına varınca varlığın, „Varlık nedir? Nasıl var oldu?” sorusu beyni ile yüreği arasında girdaplar oluşturan taşkın bir ırmak olmuştu. „Olmaz!.. Olamaz!.. Sen bir zalimsin. Benim aradığım sende değil!” cümlesini kendi kendine söylediğinde henüz zulmün efendisi ile yüzleşmemişti. Yüzleşme kendisi ve kendisindeki anlam arayışı ileydi. Mağarada zaman, topraktan kaynayan su kadar dingin ve sakindi. Sessizliğin sesine hükmeden suyun şırıltısı ve O’nun yürek atışlarından başka ses yoktu. Güneş, ay, belli belirsiz ışık dalgaları ile titreşen yıldızlar ve sonsuz gökyüzü O’nun zihninde anlamını bulmuştu.
Yalçın dağların çevrelediği ovada yaşam ateşten sıcak, çölden kurak diyardan habersizdi. Kır çiçekleri kadar güzel, bir ceylan kadar ürkek kız ak saçlı, aksakallı piri karşısında görünce dona kaldı! Pir ona sıcacık gülümsüyor ve bir elma uzatıyordu. Kız elmayı aldı ve mis kokusuna cezp edici görüntüsüne dayanamayıp ısırdı. Pir „Rıza Şehrinden” geliyordu. „Rızalık almadan lokma yenilmezdi Rıza Şehrinde.” „Sen” dedi kıza, „Sen rızalık almadan ısırdın elmayı. Hamile kalacak ve bir erkek çocuk doğuracaksın. Munzur koy onun adını!” Ve kayboldu gözden!.. Kız korku ve telaşla koştu eve doğru. Ama kimselere belli etmedi duygularını. Giderek karnı büyüyor ve artık saklayamıyordu gerçeği. Hakaret ve saldırılara uğrayınca anlattı olup bitenleri. Babası „Dara duracak, bunları pire anlatacaksın.” Dedi. Öyle yaptılar. Pir „Xızır’dır kızına elmayı veren. İki canlıdır. Doğru söylüyor.” Dedi. Vakit tamam olunca Munzur geldi dünyaya. Büyüdü, serpildi, yağız bir delikanlı oldu.
Ateşten sıcak, çölden kurak diyarda canlara canan olmuştu İbrahim Xelil. Anzılha „Şu koyunlar ne yer bu kurak diyarda. Varıp bir yaylakta otlatan olsa!” deyince sürüyü katıp önüne yalçın dağların çevrelediği diyara götürüp Munzur’a teslim etti İbrahim Xelil. Munzur, sürüyü dağların yalçın kayalıkları şafağın kızılı ile bezenmeden salar, yıldızlar ışıdığında ağıla toplardı. Sürüdeki koyunlardan biri Munzur’undu. Sıska, çelimsiz ve kısır bir koyundu! Günlerden bir gün Munzur sürüyü otlatırken üç kurt belirdi uzaktan. Telaşlandı Munzur. Koyunlarını bir araya toplayıp gözetti ya kurtlar gitmez oldu! „Gidin buradan! Emanet koyunlarına zarar verdirtmem!” dedi. Kurtlar dile gelip, „Emanetin sahibi dardadır, var git ona yardım et. Biz koyunları gözetir, otlatırız!” dediler. Munzur inanmadı. Kurtlar „Yemin edelim sana.” Dediler. Munzur razı oldu. Kurtlar „Rızasız lokma yemiş olalım, kadınlara kemlik etmiş olalım, pir divanında düşkün olalım ki koyunlarına kötü bir şey yapmayacağız. Var git, yardım et!” dediler. Munzur inandı kurtların yeminine. „Ya Xızır!” deyip ateşten sıcak, çölden kurak diyara vasıl oldu. İbrahim Xelil, zulmün efendisine „Sen Tanrı değil, bir zalimsin!” demişti. Zulmün efendisi, gözünü kör eden öfke nöbetleri ile „Atın bunları ateşe!” dediğinde O’nun yüreğiyle yüreğini buluşturup adalet ve özgürlük duygusunda yar olan kendi kızıydı! Rivayet bu ya, burnundan beynine giren sineğin adaleti bir balyoz olarak başında patlamış ve zulmün efendisinin gölgesi kalkmıştı yaşamın üzerinden. İbrahim Xelil, Munzur’u karşısında görünce „Niye geldin Munzur? Koyunları ne yaptın?” dedi. Olup biteni anlattı Munzur. Ben zulmün efendisini tükettim, ferahtayım. Var git koyunlarına sahip ol dedi İbrahim Xelil. Munzur yurduna döndü. Ve kurtların sürüyü otlattığını, bir zarar vermediğini gördü. Kurtlara „Siz yemininizde durdunuz. Ben size borçluyum. Sizin bende hakkınız var. Alın sürüden bir koyunu. Sizin olsun.” dedi. Kurtlar sürüyü gözden geçirip bir koyun seçtiler. O koyun Munzur’un koyunuydu! Munzur ses etmedi ve kurtlar koyunu alıp gittiler. Lakin koyun kuzulu kalmıştı ve Munzur bunu bilmiyordu. Kurtlar koyunu doğurtup kuzuyu beslediler. Kuzu değme bir koç oldu. İbrahim Xelil, Hakka vasıl olup İsmail’i „Kurban adayanda” kurtlar Munzur’un koyunundan doğan koçu götürdü İbrahim Xelil’e. Ateşten sıcak, çölden kurak diyarda „İbrahim Xelil Sofrası” kuruldu cümle canlar yediler kurbanın etinden.
İbrahim Xelil, „Varıp göreyim şu Munzur ne yaptı koyunları. Rızalık alıp sürüyü getireyim.” Diye vardı yalçın dağların çevrelediği ovaya. Munzur koyunlardan sütü yeni sağmıştı. İbrahim Xelil’i birden karşısında görünce heyecanlandı. Telaşla koşmaya başladı. Elindeki kaptan süt dökülüyor, sütün döküldüğü her yerden sütten ak, ışıktan berrak su fışkırıyordu.
O günden beri her 15 Ağustos’ta, yıldızları şavkıdığı gecede seher yelleri eserken yalçın dağların ufkundan şafağın kızılı belirir ve Munzur Suyu süt beyazı olurmuş. Coşkun akan Munzur Suyu Dersim’i dolaşıp Fırat’a karışır, İbrahim Xelil diyarından salınarak ummanlara karışırmış.
Ne demeli?.. Boz Atlı Xızır, Munzur Baba, Anzılha ve İbrahim Xelil’in keremi ve himmetiyle, ateşten sıcak, çölden kurak yaz sıcağının 15 Ağustosu süt kadar ak, Munzur Suyu kadar serin olsun dileriz!..