Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, “15 Şubat’a karşı mücadele aynı zamanda soykırımı sonlandırma, özgürlüğü ve demokrasiyi kazanma mücadelesidir” dedi. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Bayık, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a tecrit, 15 Şubat komplosu, Avrupa’da devam eden “Öcalan’a Özgürlük, Kürdistan’a Statü” yürüyüşü üzerine ANF’ye yaptığı değerlendirmenin birinci bölümünü yayınlıyoruz.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde tecrit sürerken, 15 Şubat komplosunun yıldönümü de yaklaştı. Hareketiniz 15 Şubat’a nasıl bir anlam biçiyor?
Önder Apo hareketimiz açısından çok önemli bir konuma sahip olduğu gibi, halkımız açısından da büyük değerler üreten tarihi bir önderdir. Kuşkusuz halkımız büyük emekler verdi, görülmemiş fedakarlıklar yaptı, büyük şahadetler vardır. Ancak tüm bu değerlerin ortaya çıkmasını sağlayan, hareketimizin bir bütün olarak ilk çıkışından bugüne kadar büyük bir kimlik kazanarak halklaşmasında belirleyici olan Önder Apo’dur. Bundan dolayı da 15 Şubat uluslararası komplosu halkımız ve hareketimiz açısından tarihi önemdedir.
Uluslararası dengelerin oluştuğu Ortadoğu coğrafyasında Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi devletler arasında sıkışmış bir halkın gerçek anlamda iradeli bir Özgürlük Mücadelesini başlatmak kolay bir iş değildi; herkesin göze alabileceği bir iş de değildi. Örgütler kurulabilir, bu örgütler şu veya bu düzeyde Kürt toplumundan destek de alabilirdi. Ama halkın taleplerini karşılayacak, talepleri konusunda örgütlenme yaratacak ve bunun mücadelesini verecek bir örgüt ve halk gerçeği ortaya çıkarmak apayrı bir konudur. Bugün herkes konuşuyor, ama konuşmakla pratiğe geçmek ayrı şeylerdir. Hele Abdullah Öcalan Önderliğinde, PKK öncülüğünde büyük değerler yaratıldıktan, özgürlüğü için direnen bir halk gerçekliği ortaya çıkarıldıktan ve Kürt sorunu bölgesel bir sorun haline getirildikten sonra tabii ki herkes daha cesaretli konuşabilir. Ama 1970’lerdeki durum böyle değildi.
O dönemde Türkiye’de belirli bir siyasal kriz vardı. Devrimci mücadelenin gelişme ortamında Kürdistan’da da belirli hareketler ortaya çıktı. Sömürgeci faşistler Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmeleri görerek 12 Eylül’de harekete geçince, ortada sadece Türkiye cephesinde değil, Kürdistan cephesinde de örgüt kalmamıştı. Hareketimiz de çok büyük darbeler yemiş, o ortamda geri çekilmek zorunda kalmıştı. Şunu vurgulamalıyız ki, 12 Eylül rejimi en ağır saldırılarını PKK’ye karşı yöneltmiş, bu yönüyle en ağır darbeyi yiyen de PKK olmuştu. Cezaevlerine en fazla PKK önder kadroları, sempatizanları ve taraftarları doldurulmuştu. Bunu 12 Eylül döneminde yaşayan ve siyasetle yakından ilgilenen herkes bilmektedir.
İşte bu ortamda Önder Apo 1980 sonrası büyük bir emek ve çabayla PKK’yi yeniden örgütlemeye ve mücadele eder hale getirmeye çalışmıştır. 12 Eylül darbesi sonrası en zor iş bir örgütü yeniden örgütlemek ve ayağa kaldırmak ve mücadele eder hale getirmekti. Bunu Önder Apo Ortadoğu’da kalarak başarmıştır. Avrupa’ya ya da Kürdistan’a ve Kürdistan gerçeğine uzak başka bir yere giderek mültecileşmemiştir. Aksine 12 Eylül darbesi öncesinden başlayarak örgütü yeniden toparlamaya, yeniden mücadele eder hale getirmeye çalışmıştır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 1980-84 arası yıllar Önder Apo’nun Önderlik gerçeğini veya rüştünü tam anlamıyla kanıtladığı yıllardır. Önder Apo işte inançların zayıfladığı o yılgınlık ortamında PKK kadrolarını eğitip örgütleyerek yeniden mücadeleyi yükseltir hale getirmiştir. 15 Ağustos hamlesi böyle büyük çabalar sonucunda gerçekleşmiştir. Bu açıdan biz PKK’yi bir önderlik hareketi olarak görüyoruz. Bu harekette önderlik rolünün çok önemli olduğunu söylüyoruz. Bunun kişiyi yüceltme, abartma ve büyütme ile alakası yoktur. Bu bizzat Önder Apo’nun kendi çabasıyla yarattığı bir gerçekliktir, bir durumdur, objektif bir gerçekliktir.

‘Komplo, Kürt soykırımını tamamlama saldırısıdır’

Emperyalist-kapitalist sistemin, Türkiye’nin, bölge gericiliğinin ve yine iç gericiliğin hepsinin birleştiği nokta şu olmuştur: Eğer Apo tasfiye edilirse PKK de tasfiye olur, Apo ortadan kaldırılırsa PKK de ortadan kaldırılır. Böyle ortak bir algı ortaya çıkmıştır. Zaten uluslararası komplo hareketimize karşı her türlü saldırıyı yapmış, her türlü baskı ve kuşatmayı uygulamış, ama sonuç alamamıştır. Bu nedenle hareketin karargahı olarak görülen Önderliğe yönelmiş, Önderliği etkisizleştirerek bu hareketi tasfiye etmeyi önüne koymuştur. Zaten Önder Apo “yetersiz yoldaşlar ve sahte dostlar nedeniyle komplo beni hedef aldı, bütün oklar bana yöneldi” diyerek bir yandan gerçeği dile getirmiş, bir yandan da hareketin, halkın, herkesin bütün her şeyi önderlikten beklemesinin ve sorumluluklarını önderliğe yüklemesinin böyle bir durum ortaya çıkardığını vurgulamıştır.
Bu yönüyle 15 Şubat uluslararası komplosu hareketimizi tasfiyeye yönelik bir komplodur. Bu komplo sadece bir hareketi tasfiye etmeye yönelmemiş, esas itibariyle Önder Apo ve hareketimiz şahsında Kürt soykırımını tamamlama saldırısı olarak gerçekleşmiştir. Nasıl Türk devleti Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürtleri tasfiye etmek ve Kürt soykırımını yapmak için erkenden Kürtlerin üzerine gitmiş, Kürdistan’ın üzerindeki baskıyı arttırarak Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamına yol açan bir provokasyonla Kürt soykırımını gerçekleştirmek istemiş, daha sonra Ağrı ve Dersim’de katliamlar yapmışsa, Kürtlerin uyanışı söz konusu olduğunda siyasi soykırım operasyonları, her türlü baskı ve zulümle Kürtlerin üzerine gidip sindirmek istenmişse, özcesi Şark Islahat Planı ve İnönü’nün Doğu Raporları çerçevesinde Kürtleri soykırıma uğratmak istemişse, 15 Şubat komplosu da bu soykırım amacının tamamlanması için gerçekleştirilmiştir. Türk devleti 1970’lere gelindiğinde Kürtlerin bir daha ayağa kalkamayacak kadar ezilip sindirildiklerini düşünüyordu. Ama hareketimiz Kürt toplumunda özgürlük ve demokrasi arayışını yükselttiği, bu hareketin sadece Kuzey Kürdistan’da değil, tüm parçalarda Kürt uyanışını gerçekleştirdiği görülerek, böyle bir komployla soykırımın tamamlanması önündeki engel ortadan kaldırılmak istenmiştir.
Kuşkusuz uluslararası güçlerin amacıyla Türk devletinin amacı bu komplo sürecinde örtüşmüştür. Önder Apo’ya yönelik komployla Türkiye’yi tamamen kendilerine bağlayıp Ortadoğu’da kullanmak istiyorlardı. Kürdistan’ın tüm parçalarında PKK öncülüğünde büyük bir uyanış ortaya çıkmıştı. Uluslararası güçlerin bir diğer amacı da PKK’nin öncülüğü ve iradesinin kırılıp KDP ve YNK’nin kontrolündeki bir Kürt gerçeği yaratmaktı. Türkiye ise Demirel’in ‘bin yıllık bela’ dediği PKK ve yarattığı Kürt gerçeğini tasfiye ederek Şeyh Sait direnişiyle başlatılan kültürel soykırım hamlesini Önder Apo’nun idamı ve hareketimizin tasfiyesiyle sonuca götürmek istiyordu. Bu açıdan Önderliğin esaretinin hareketimiz ve halk açısından anlamı büyüktür. Halk Türk devletinin bu komployla ne yapmak istediğini derinden hissetmiştir. Bu nedenle komplo sürecinde büyük bir direniş göstermiş, Önder Apo’nun yakalandığı 15 Şubat günü ‘kara gün’ ilan etmiştir.

‘Önderlik etrafında ateşten barikat kurmuştur’

15 Şubat 1999’da ulaslararası komplo ile Önder Apo şahsında hareket bitirilmek, halkın umutları ve iradesi kırılmak isteniyordu. Bir halkın iradesi ve bu halkın iradesine saygı demek önderliğine saygı demektir. Önderliğine saygı göstermeyen, iradesini kıran, onu imha etmek isteyen bir güç o halkın da iradesini kırıp imha etmek istiyordur. Özellikle Kürt gerçeğinde önderliğe yaklaşım, dolayısıyla önderliklerin konumu kesinlikle böyledir. Zaten halkımız böyle hissettiği için uluslararası komplo sürecinde “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganıyla önderlik etrafında ateşten barikat kurmuştur. Onlarca kadro, yurtsever, sempatizan kendilerini yakarak feda etmişlerdir. Bu bile 15 Şubat’ın ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan 15 Şubat uluslararası komplosuna karşı mücadele etmek, onu yenilgiye uğratmak hareketimiz açısından stratejik bir anlama sahip olmuştur. Komplo boşa çıkartılmadan halkımızın özgürlüğünü ve demokrasisini kazanmak mümkün değildir.
Bu açıdan hareketimiz 15 Şubat’a büyük bir öfke günü olarak bakmaktadır. 15 Şubat bir öfke günüdür, uluslararası komplocuların hedeflerini boşa çıkartma günüdür, Önderliği sahiplenme günüdür, Önderlikle bütünleşme günüdür. Önderliği daha doğru anlama ve bu komplonun nedenlerini iyi kavrayıp hareketimizin bir daha bu tür komplolarla karşılaşmasının önüne geçme günüdür. Bu yönüyle hareketimiz uluslararası komplonun bilince çıkarılmasını özgürlüğü ve demokrasiyi kazanmanın bilince çıkarılması olarak ele almıştır. Önder Apo, ancak uluslararası komplo doğru anlaşılırsa etkili mücadele verilebilir değerlendirmesinde bulunmuştur. Önder Apo İmralı’da yazdığı savunmalarda “Tarihsel komplolar gelişmeleri durdurmaz, hızlandırır” biçiminde bir değerlendirmede bulunmuştur. Bunun anlamı şudur: Eğer bu komplo anlaşılır ve boşa çıkarılırsa, bu sadece komplonun boşa çıkarılması değil, tarihi gelişmelerin hızlanması anlamına da gelecektir. Bu açıdan hareketimiz başından itibaren komplonun bilince çıkarılmasına çalışmış, komplonun bir soykırım hareketi olduğunu ve buna karşı mücadelenin soykırıma karşı mücadele olduğunu belirlemiştir.
Kuşkusuz uluslararası güçler ve Türkiye hala Önder Apo’nun merkezinde olduğu bir komplo yürütmek istiyorlar. Ama artık komplo anlaşılmıştır, Önder Apo gerçekliği anlaşılmıştır. 15 Şubat’a karşı mücadele aynı zamanda soykırımı sonlandıracak özgürlüğü ve demokrasiyi kazanma mücadelesi olacak ve kesin başarıya ulaşılacaktır. Zaten uluslararası komplo boşa çıkarılmıştır.

Avrupa’daki Kürtler tecride karşı 18 gün sürecek uzun yürüyüş gerçekleştiriyor. Bu yürüyüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önder Apo’ya yönelik uluslararası komplo sürecinde Avrupa’daki halkımızın tutumu gerçekten kahramanca oldu. Belki de Önder Apo’yu sahiplenmenin öncülüğünü yaptı. Bunda Önder Apo’nun Roma’ya gitmesinin etkisi olsa da, Avrupa’daki halkımız her zaman Önder Apo’ya bağlılığını göstermiştir. Zaten birçok yurtsever Önder Apo’nun bulunduğu alana giderek Onun tarzını, üslubunu, devrimci ve yurtsever özünü anlamış, büyük bir saygı duymuş ve bağlılığı fazlasıyla artmıştır. Önder Apo’yla yaşadıkları birkaç günü her zaman yerine getirilmesi gereken üzerlerindeki bir sorumluluk, bir yük olarak görmüşlerdir. Bu duygular komplo döneminde Avrupa’daki halkımızın direnişine yansımıştır. Zaten Avrupa’daki halkımızın geçmiş dönemlerde de her türlü tasfiyeciliğe ve provokasyona karşı en net tutumu aldığı bilinmektedir. Bu açıdan Avrupa’daki halkımız Önderliğe bağlılığını her zaman en yüksek düzeyde sürdürdüğü gibi, komploya karşı mücadelede de yerini hep en önde almış, hiçbir dönemde Önderliğe karşı duyarsız kalmamıştır. Bu yönüyle Avrupa’daki halkımızın Önderliğe bağlılığını bir daha burada minnet ve saygıyla anıyoruz. Avrupa’daki halkımızın komplonun gerçekleştiği dönemdeki tutumu da unutulmayacaktır.
Bu yönüyle altı aylık tecridin, tehdit ve şantajın sürdüğü bir ortamda Önder Apo’ya yönelik bu tecride, şantaj ve tehdide karşı Avrupa’daki halkımızın gerçekleştireceği yürüyüş anlamlıdır. Geçen süreçte gençler ve kadınlar da önemli bir eylemsellik içinde oldular. Önderlik söz konusu olduğunda kesinlikle her türlü fedakarlığı gösterebileceklerini ortaya koydular. Bu yürüyüşle halkımız bu büyük bağlılığını bir kez daha göstermektedir. Kendileri sadece Önderliğe bağlılığı ve sahiplenmeyi ortaya koymayacaklar, eylemleri aynı zamanda bütün Kürdistan parçalarındaki halkımızın Önderliği sahiplenmesine bir çağrı olacaktır.

‘Avrupa’daki yürüyüş, kültürel soykırıma da bir cevaptır

Kuşkusuz bu yürüyüş Önderliğimiz şahsında başta şehitlerimiz olmak üzere büyük mücadele değerlerimizin sahiplenilmesi anlamına gelmektedir. Yine Önderliğimize sahip çıkma Avrupa’daki halkımızın on yıllardır mücadeleye yaptığı katkıları sahiplenme anlamına gelecektir. Avrupa’daki halkımızın da binlerle ifade edilen şehitleri vardır. Birçok genç Avrupa’dan gerillaya katılmış ve şehit düşmüştür. Avrupa’da basın çalışmalarından, diplomasi çalışmalarından arkadaşlarımız gelmiş ve şehit düşmüşlerdir. Avrupa’daki halkımız Avrupa’daki hiçbir toplumun, hiçbir halkın yapmadığı kadar ülkesine bağlanmış, ülkesindeki mücadeleyi sahiplenmiş, ülkedeki mücadeleden kopmamıştır. Avrupa’daki bazı halklar ve örgütler gibi mülteci konumuna düşmemiştir. Avrupa’da kesinlikle başından sonuna kadar ülkedeki mücadeleyi destekleyen konumda olmuştur. Bu açıdan halk sevgisinin, ülke sevgisinin gelişmesinde Avrupa’daki bu destek ve katılımların, bu yüzünü ülkeye dönmenin büyük payı vardır. Avrupa’daki bu yürüyüş Önderlik üzerindeki tecrit, şantaj ve tehdidin yanında, son süreçte AKP-Fethullah cephesinin Kürt Özgürlük Hareketi’ni tümden bitirme, Kürt halkının iradesini kırma ve sömürgeciliği Kürdistan’da yeniden inşa edip kültürel soykırımı tamamlama politikalarına da bir cevap oluyor.
Artık Önderlik üzerindeki tecrit sadece bir görüş yaptırmama, avukatlarla görüştürmeme değildir. Kürt Özgürlük Hareketi’ni bir bütün olarak tasfiye etme savaşının odaklandığı bir yerdir. Bu yönüyle Önder Apo’ya yönelik politikalara karşı mücadele, bir bütün olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmek istenmesine karşı mücadeledir. Savaşın odaklandığı yerin İmralı olduğunun ortaya konulması, bu konudaki hassasiyetin yüksek tutulması açısından değerlidir. Çünkü zaman zaman çeşitli kesimlerin sanki Önder Apo’ya yönelik tecrit, şantaj ve tehdidi özgürlük mücadelesinden ayrıymış, sanki bir kişiye yönelmiş bir tecrit, tehdit ve şantajmış gibi gösterme çabaları vardır. Bu tür yaklaşımlar Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ni, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini tasfiye etme politikalarını gözden kaçırma, basitleştirme ve sıradanlaştırmaya hizmet etmektedir. Bu açıdan doğrudan Önder Apo üzerindeki tehdit, tecrit ve şantajı protesto eden, ona karşı tutum alan böyle bir yürüyüşün olması önemlidir. Şubat ayı Önderliği sahiplenme, Önderlik şahsında Kürt halkına karşı gerçekleştirilen komploya karşı mücadele etme ve bunu protesto etme günleridir. Bu uzun yürüyüş de böyle bir mücadele atmosferini oluşturmada, canlı tutmada, gündemleştirip bütün Kürdistan’ın parçalarında ve Kürtlerin bulunduğu her alanda bulunduğu halkımızı harekete geçirmede de rolünü oynayacaktır. Bu temelde halkımızın bu eylemini selamlıyorum.

CPT, AİHM ve uluslararası kuruluşların tecrit karşısındaki sessizliğini neye bağlıyorsunuz?

CPT, AİHM ve uluslararası kuruluşların bu tecrit, tehdit ve şantaj uygulaması karşısındaki sessizliği suç ortaklığını ifade ediyor. Önder Apo İmralı’ya ilk götürüldüğünde bir Avrupalı yetkilinin gelip kendisiyle konuştuğunu, bundan sonra İmralı’daki durumumun kendi takiplerinde olacağını belirttiğini söylüyor. Bu açıdan CPT, AİHM ve ilgili kuruluşların buradaki uygulamaları ve gelişmeleri bilmemeleri mümkün değil. Kürt halkı ayakta, sürekli kendilerine başvuru var, ama buna rağmen sessizler. Türkiye onlara göre hukuk devleti. Ama altı-yedi aydır Önder Apo keyfi bir biçimde avukatlarıyla görüştürülmüyor. Avrupalılar kendilerinin hukuk devleti olduğunu, hukuka çok önem verdiklerini söylüyorlar. Buna rağmen kendilerine üye olan, bazı konularda bağlı olan Türk devletine hiç ses çıkarmıyorlar. Bu kadar avukatın tutuklanmasına ses çıkarmıyorlar. Onlar da biliyor ki avukatların tutuklanması tamamen siyasidir. Bu, açıktan açığa İmralı merkezli yürütülen savaşı gösteriyor. Dolayısıyla İmralı odaklı bir tasfiye harekatı söz konusu olduğu için göz yumuluyor. Çünkü bu tasfiye harekatı içinde kendileri de var. Bu nedenle de İmralı’daki uygulamalara sessiz kalıyorlar.
ABD ve Avrupa’nın desteği olmasa Türk devleti bu uygulamaları yapamaz, bu kadar demokratik siyasetçiyi tutuklayamaz, avukatları tutuklayamaz, gazetecileri tutuklayamaz. Hukuksuz bir biçimde altı ay boyunca görüşmeleri engelleyemez. 12 Eylül faşizmi döneminde bile avukat görüşmelerini böyle keyfi engellemiyorlar, en azından görüştürüyorlardı. Yine çok kısa da olsa tutukluların aileleriyle görüşmesi oluyordu. Ama şimdi dünyada görülmemiş bir biçimde avukat görüşmelerine engel çıkarıyorlar. Avrupa’da bu kadar eylem olmasına rağmen harekete geçmiyorlar. Demokratik ülkelerde topluluklar demokratik tepkilerini bu kadar ortaya koydukları zaman, orada bırakalım bu tür örgütleri, hükümetler bile harekete geçer. Ama CPT ve AİHM Kürt halkının tepkilerini ciddiye almıyor. Nasıl Türk devleti istediğiniz kadar bağırın çağırın diyor, Kürt halkının demokratik tepkilerini, örgütlenmelerini ve istemlerini ciddiye almıyor ve önemsemiyorsa Avrupa da önemsemiyor. Tüm bunlar suç ortaklığını gösteriyor.
İnsan Hakları ve hukuk bunlar için ancak işlerine geldiği zaman gündeme konulan konulardır. Herhangi başka bir hükümet olsaydı, Türkiye’nin yaptıklarının onda birini, hatta yüzde birini yapsaydı, o hükümet veya devletle ilişkileri iyi değilse dünyayı başlarına yıkarlardı. Ne var ki Türkiye söz konusu olduğunda bırakalım üzerlerine gitmeyi, “Dostlar alışverişte görsün misali hukuk ve vicdan konusunda zevahiri kurtarmak açısından bazı eleştiriler yapsak da önemli değil, siz devam edebilirsiniz” demektedirler. Tutumları hükümet için bu mesajı ifade ediyor. Nitekim Beşir Atalay yaptıkları bu kadar zulüm ortamında “dışarıdan fazla tepki almıyoruz” diyor.
Hala Kürt sorunu söz konusu olduğunda dünyada hukuk da, vicdan da, insan hakları da, değerler de bitiyor. Tamamen siyasal ve ekonomik çıkarlar gündeme giriyor. Avrupalıların tutumunu bunlar belirliyor. Dünyanın başka yerinde olsaydı, Türk devletinin yaptıklarını başka bir ülke yapsaydı, Ortadoğu’da bu kadar kullandıkları bir ülke olmasaydı, Türkiye bunların onda birini değil yüzde birini bile yapamazdı.

ANF/BEHDİNAN