Bir an önce yola koyulmamız gerekiyordu. Yolculuk arayışımıza başladık ve artık muhataplarımız insan kaçakçıları, şebekelerdi. İşin içinde devletlerin elemanları, taşıma şirketleri ve  hiç ummadığımız insanlar vardı bu ağda. İnsan tacirlerinin insafına kalmıştık. Örgütlerin adını kullanıp çullananlar mı dersiniz, büyük yurtseverlik nutukları mı dersiniz; hepsinin derdi ‘Ver parayı git yoluna, ver parayı al pasay’ydı. Elde avuçta, cepte; eş, dost, akrabada ne varsa vererek geldik…

SON MÜLTECİLER 15. BÖLÜM

 

İSMET KAYHAN

Songül Morsümbül, 26 yıllık bir sendikacı. 1990’lardan bu yana aktif ve kesintisiz bir şekilde, demokrasi, özgürlük ve emek mücadelesi içinde olan bir kadın devrimci. KESK MYK üyeliği, KESK Kadın Sekreterliği yaptı. Sayısız gözaltı, sürgünler ve idari-adli soruşturmalara maruz kalan Morsümbü,l KESK’teki faaliyetleri ”yasadışılaştırılarak” 27 arkadaşıyla birlikte 6 yıl 3 ay örgüt üyeliğinden ceza aldı. Ondan sonra eşi ve çocuğuyla birlikte artık Türkiye’de kalamazdı.

Bir geceyarısı deniz yoluyla Yunanistan’a geçti. Kucağında 18 aylık çocuğu Jînda ile… Orada da “ülkeye yasadışı yollardan girmekten” çocuğu, eşi ve birlikte yolculuk yaptığı diğer mültecilerle birlikte tutuklandı. Bir adada kadın-erkek karışık bir hapishanede kaldı. Hapishaneden çıktıktan sonra Atina’ya geçti. Yunanistan’dan Almanya’ya tekrar insan kaçakçıları vasıtasıyla riskli bir yolculuğa çıktı. Kaçak yollarda yaşadıklarını anlatan Morsümbül ‘’O yollarda yaşadıklarımız çok zordu… Ölüm yolculuğu, insan hayatının hiçe sayıldığı, büyük paraların döndüğü ve başta Türkiye olmak üzere birçok ülkenin polisi, güvenlik birimlerinin yer aldığı bir şebeke ağı vardı ve burası maddi rantın sağlandığı ticari bir alandı’’ diyor. Sözü Songül Morsümbül’e bırakıyoruz.

‘’Bingöl’ün çok güzel ormanları, suları, insanları olan bir bölgesinde dünyaya geldim. Yaşamımın bir bölümünü, on beş yılını, burada geçirdim. Ardından kısa sürede ekmeğimi elime alarak, bir mesleğin eğitimi için hiç de çekilmez olan, Türk-İslâm sentezinin kendini son derece güçlü örgütlediği bir dönemde, Muş ilinde bir yatılı okulda iki yıl öğrencilik yaptım. Daha sonra okulda bir öğretmenin sayısız kez kadın öğrencilere yönelik tacizleri ve tecavüz vakaları açığa çıkınca, öğrenciler ve bir-iki öğretmen aracılığıyla Alevi-solcu öğrenci gruplarına yönelik şiddet başladı okulda. Öğretmen ve idareciler baskının şeklini değiştirerek, bu durumu notlarımıza da yansıtınca, ailemle durumu paylaştım ve Mersin’e naklim yapıldı. Daha sonra da farklı versiyonlarıyla Türk-İslâmcılarla serüvenimiz devam etti…

Dört sürgün, sayısız gözaltı

Bir kadın, bir Kürt, bir Kızılbaş olarak ”yeni yaşam” arayışçısıydım. Ve nihayetinde sendikalarda buldum kendimi. 1990’larda aktif ve kesintisiz bir şekilde, demokrasi, özgürlük ve emek mücadelesine vakfettim kendimi. Bu süreç tam 26 yıl sürdü. 26 yılın 18 yılı çalışma hayatı, sendikacılık ve kimliksel mücadelelerim; üç yılı profesyonel düzeyde KESK MYK üyeliği, KESK Kadın Sekreterliği ve dört yıl da farklı kurumlarda politik faaliyetlerle geçti.

Toplamda ise üç sürgün, sayısız gözaltı ve idari-adli soruşturmalar, sekiz ay hapishane ve bolca açılan dava gördüm. KESK’teki faaliyetlerimiz ”yasadışılaştırılarak” yirmi yedi emekçi mücadele arkadaşımla 6 yıl 3 ay örgüt üyeliğinden ceza almamız “uygun görüldü.” Bu ceza Yargıtay tarafından onanınca, yeni zorunlu sürgün serüvenim de başlamış oldu.

Bu kez yalnız değildim; bir anne olarak kucağımda on sekiz aylık kızım Jînda da vardı. Ben, Jinda ve Ferhat’ın yolculuğu ”yasadışı” yollarla devam edecekti. Başka bir alternatifimiz yoktu.

Jînda’nın babası

Jînda biyolojik ve fizyolojik olarak yaşamıma girdiği andan itibaren, Türkiye’de binbir umutla geliştirilen ”Demokratik Çözüm Süreci” tek taraflı son buluyordu. Şiddet her yerde kol geziyordu, genç bedenler kadınıyla, erkeğiyle toprağa düşüyordu. Suruç, Sur, Cizre, Nusaybin ve Ankara Gar Katliamı... Jînda bir yaşına yeni girmişti, bir sabah kapımız çalındı, hiç tanımadığı, görmediği adamlar ve kadınlar evde dolanıyor, evin her yerini arıyorlardı. Jînda kucağımda durumu anlamadığı için herkese gülücük atıyordu, iki saat sonra ise babası onu öpüp ayrıldı. Bu tanımadığı adamlar kimdi? Sabahın erken saatinde evlerinde ne arıyordu? Şimdi ise babasını neden ve nereye götürdüler? Bu soruları soramasa da gözlerinden okunuyordu Jînda’nın tedirginliği. Babası altı ay sonra dönebildi. Jînda halen babasının nereye gittiğinin cevabını bulmuş değil kanımca...

Kaçak günler ve başlayan yolculuk

23 Mayıs 2017 artık yeni bir gündü bizim için. Cezam onandı, eşim hapishaneden çıkalı beş gün olmuştu ve savcılık yeniden tutuklanması için itirazda bulunmuştu, bu yüzden evimizde kalamıyorduk. Ancak 25 Mayıs sabahı benim hakkımda yeni bir dosya açılmış ve evimin kapısı polisler tarafından aranmak üzere kırılmıştı. Tek başıma olsaydım, farklı bir yaşamı veya tutsaklığı göze alabilirdim belki; ancak artık yalnız değildim, 18 aylık bir bebek vardı kucağımda ve o bebek anne sütü ile besleniyordu. Hapishaneler çocukların yaşayabileceği bir yer değildir. Onların sağlıklı beslenmeye, temiz suya, sokağa, parka ve oyun alanlarına ihtiyacı vardır. Hapishaneye değil, özgür mekânlara ihtiyaç duyar çocuklar. Bu nedenle benim tercihim de istemeyerek de olsa zorunlu sürgünü kabullenmek oldu.

Bu tarihten itibaren, iki ay içerisinde farklı adres ve mekânlar kullanmak zorunda kaldık. Avrupa’ya gitme kararı aldıktan sonra, bunun yolunu yordamını araştırdık. Çünkü yolculuğumuz yasal yollarda olmayacaktı, benim aranmam, eşimin ise yurtdışı yasağı vardır. Durumunun belirsizliği bizi zorluyor, manevra alanımızı daraltıyordu. Bu şartlarda altmış sekiz gün geçirdik; bu günler yaşamımın belki de en zor ve stresli günleriydi. Kaldığımız mekânlar güvenli görünse de aslında güvenliksiz ve güvencesizdi. Zaman zaman birlikte kaldıklarımızın kaygısını çektik, zaman zaman da birlikte kaldıklarımız kaygılarını hissettirdi. Bu ortam bize uzun vadede kalma şansı vermiyordu.

Muhataplarımız artık insan kaçakçılarıydı

Bir an önce yola koyulmamız gerekiyordu. Yolculuk arayışımıza başladık ve artık muhataplarımız insan kaçakçıları, şebekelerdi. Şebekeler, farklı yollar öneriyor, herkes ”İçeride adamım var, garanti veriyorum,” diyor ve yüklü paralar istiyordu. Tabii bu dünyaya daldıkça bu gücün ne kadar geniş alanlara yayıldığını gördük. İşin içinde devletlerin elemanları, taşıma şirketleri; durumumuzu, sırrımızı paylaştığımız ve her türlü varlığımızı güvenerek teslim edebileceğimiz hiç ummadığımız insanlar vardı bu ağda. Yanımızda bir bebeğin olması, onlar için bizi daha fazla sömürmelerinin de aracı haline geliyordu. Çünkü hep çocukla zor deniliyor ve fazla, fazla para isteniyordu bizden.

Nihayetinde çıkış yapılacak; yer, zaman ve yöntem konusunda bir karara vardık. Üç kişi olarak biz ve bir de bizimle aynı durumu yaşayan bir yoldaşımız, ayrıca bizim gibi farklı ülkelerden, farklı nedenlerden dolayı yönünü batıya veren mülteciler. Söylemesi çok canımı yakıyor ama, Jînda yola çıkacağı son bir haftalık zaman diliminde, Temmuz sıcağında dört-beş kez mekân değiştirmek zorunda kaldı, bir gece Ege’nin ormanlarında çalıların içinde sabahladı. Düşünün! Bir çocuk, 18 aylık, anne sütü alıyor, ses etmeden, ağlamadan, gece girdiği ormanda, yıldızları görmeden, anne babasının yüzüne sadece onlara dokunarak anlayabildiği bir gece geçirdi. Anne-babasının kısık bir sesle usulca fısıldadığı lorilerle… Sabah yola çıktık.

Artık dönüşü yoktu

Güneş yükselmiş, Ege’nin maviliği güneşin yansımasıyla üzerine serpilmiş bir mücevher gibi parlıyordu. Toplam sayımız 12 kişiydi, yolculuk karşı kıyıya kadar bir hız teknesiyle planlanmıştı. Bizler çalıların içinde, kayalıkların altında gizlenerek teknenin gelişini gözlemliyorduk. Tekne bizi almak üzere kıyıya yanaştıkça heyecanımız ve kaygımız bir o kadar da artıyordu. Günlerdir planladığımız, gerçekleşmesi için çabaladığımız an’ı artık yaşıyorduk. Ancak bu kez içimde bir kopukluğu yaşıyordum, ayaklarım beni, bizi götürmüyordu tekneye. Çünkü arkamızda kocaman bir emek, değer, dost, yoldaş, akraba ve her şeyden önemlisi bir ülke bırakıyorduk. Artık uğrunda mücadele verdiğim topraklarımın arasına sadece dağlar değil; denizler, okyanuslar giriyordu. Bu durum beni, bizi, hepimizi kaygılandırıyor ve ürkütüyordu. Bu psikoloji ile zor da olsa o tekneye bindik, çünkü artık dönüşü yoktu bu yolun.

Binerken de Ege’nin binlerce mülteciye mezar olduğunu, çocukların cansız bedenlerinin nasıl kıyıya vurduğunu her birimiz kendi içimizde düşündük, ancak bunu hiçbirimiz bir diğerimizle paylaşmaya cesaretini edemedik. Can yeleklerimizi giydik, babası Jînda’yı kucağına alıp onu sıkıca kendisine yapıştırdı. Tekne hareket etti. Gidişi, hızı, sesi ürkütücüydü. Sadece Jînda değil, hepimiz o sesten ve o gidişten korkuyorduk. Aksi gibi denizde de çılgın, asi dalgalar vardı, laf dinlemez, hatır bilmezler. Tekne denizin dalgalarıyla adeta bir savaş halindeydi. Çıkardığı sesler, biz teknenin içindekilerin çığlık ve dualarını Tanrı’ya ulaşmasını engelliyordu. Çünkü tekne hızlandıkça sudan kopuyor, neredeyse bir hava aracına dönüşüyordu. Mavi sular ve hız teknesi, herkesin aklına bulunmaz güzel bir tatili getirir; ama bizim için yaşamımızda belki de bir travmaya neden olan unutulmaz bir yolculuğun en keskin göstergeleriydi.

NATO radarına yakalandık

Tüm bu stresin üzerine bir de kötü bir final eklendi. Yaklaşık iki saatlik yolculuktan sonra tekne önce yavaşladı, sonra da geri dönme kararı alarak geri döndü. Nedenini sorduğumuzda ise bize, teknenin NATO radarına yakalandığını ve artık takipte olduğunu, geri dönmek zorunda olduğunu söylediler. Bu çıkışımız hangi Tanrılar, güçler, dostlar el atsa da başarısız olmuştu. Cellat bu denemede bizi yenememişti ama, teknemiz ve kaptanı NATO radarına yenik düşmüştü. Stresimiz, kaygımız bu bilgiden sonra on katına çıktı. Ya bu adam bizim kimliklerimizi anladıysa ve bundan dolayı bilinçli dönüyorsa? Ya dönüşte kıyıya varınca bizi asker-polis karşılasa? Bu sorular ve kaygılarla iki saat önce bindiğimiz kıyıya dönüş yaptık. İki saatlik dönüş yolculuğumuz bu kez hareretli tartışmalarla ve bizi herhangi bir adaya bırak teklifleriyle geçti. Hiçbir teklif ve çabamız sonuç vermedi ve bindiğimiz kıyaya vararak indik ve geldiğimiz yere doğru yol alarak insanlara bir sürpriz yaptık…

İkinci yolculuğumuz iki gün sonraydı ve bu kez yine bir akşamüstü, büyük kentte karayolu aracıyla start aldı. Küçük bir kara taşıtına bu kez 4’ü çocuk toplam 17 kişi sığdık. Adeta bir balık istifi misali yaklaşık beş saatlik karayolu yolculuğuyla kıyıya, deniz aracına ulaştırıldık. Bu kez yolculuk geceyarısı başladı, tekne bir öncekine göre daha büyük ve daha sakindi. Bir-iki dalgaya sert çarpsa da, Jînda dahil biz önceden yolculuk yapanlar bunu olağan karşıladı. Yeni serüvencilerle bu balıkçı teknesiyle karşı kıyıya, Yunanistan’da bir adaya bırakıldık.

18 aylık Jînda tutuklandı

Şafak yeni söküyordu, gün doğumu kendini ağır ağır hissettiriyordu. Yorgun gece, hareketli bir güne evrilmeye hazırlanıyordu. Denizin nemli ve buğulu havasına rağmen kıyıya varmanın rahatlığını yaşıyorduk. Tanımadığımız bir coğrafyanın yollarına vuruyorduk kendimizi, kent merkezine ulaşabilmek için. Bu kez yürüyüşümüz daha yorucuydu, Ağustos’un kızgın güneşi tepemizdeydi. Tanımadığımız coğrafyada iki saatlik yol alsak da, bir yerlere ulaşamadan güvenlik güçleri tarafından yolumuz kesilerek alındık.

Tanrılar diyarı, demokrasinin semboli ülkede ”adalet” diledik. Bizim dışımızda çocuklu aileler de vardı. Kendimizi sahip olduğumuz politik kimliklerle tanıttık. Bir kadın savcı tarafından tutukluluk kararı verildi ve çocuklar dahil hepimizi tutukladılar. Jînda ve diğer çocuklar da kendi adlarına açılan dosyalarla tutukluydular. ”Heval Jînda sen ne yaptın?” Onun tek suçu anne babasıyla ”yasadışı” bir yolculuk yapmasıydı. Havalandırması olmayan, kadın ve erkek tutukluların arasında sadece bir demir korkuluğun olduğu hapishanede biraz şansımız, biraz da dost kurumlarımızın girişimi sonucu üç gün sonra bırakıldık.

‘Ver parayı git yoluna…’

Sonra Atina’ya yolculuğumuz başladı. Atina’da yaklaşık kırk gün kaldık. Burada da yine insan tacirlerinin insafına kalmıştık. Örgütlerin adını kullanıp çullananlar mı dersiniz, büyük yurtseverlik nutukları ve dersleri verenler mi dersiniz; hepsinin derdi ”Ver parayı git yoluna, ver parayı al pasay”ydı. Elde avuçta, cepte; eş, dost, akrabada ne varsa vererek geldik ve nihayet hedeflediğimiz yerimize binbir çileyle ulaşabildik.

Hedefimiz Almanya’ydı. Bu ülkeye gelmenin özel bir nedeni olmasa da, ablamın ve akrabalarımın burada olması benim için, yeni yerleşim alanım için bir çekim merkezi oldu. Buraya da gelişimiz ”yasal yollardan” olmamıştı, onun için hemen kendi kimliğimizle başvurumuzu yaparak ilticada bulunduk. Bu kez de her mülteci gibi Almanya’nın kamp eziyetleri bizi bekliyordu. Önce Essen kentine, yirmi gün sonra da burada ”mülteci çok” denilerek farklı bir eyalete gönderildik.

Yeni yerimiz Bramsche kampıydı

Yeni yerimiz Osnabrück’ün Bramsche kampıydı. Bu kamp Essen’e göre daha disiplinli ve mültecilere karşı daha önyargılıydı. Yemekhanede yemek dağıtan kadının mültecilere yaklaşımı tam bir muhafazakâr Alman’ı andırıyordu. Diğer Alman çalışanlar da çok farklı değildi, sabahın erken saatlerinde prefabrik hayımlara girerek yüksek sesle konuşmaları birden bize izlediğimiz filmlerdeki Alman kamplarında olduğumuzu düşündürüyordu. Burada şans biraz da olsa bizden yanaydı. Mahkememiz hızla sonuçlandı, elimizdeki belgeler ve bilgiler onları yeterince ikna etmeye yaradı. Ardından üçüncü kamp yerimizde, bu kez iki odalı bir eve yerleştirildik ve yaşamımızı buradan yeniden dizayn etmeye başladık. Elbette bu yola çıkarken yaşayacaklarımızın hiç de kolay olmayacağının farkındaydık; ama mülteciliğin, sürgün olmanın ne denli ağır bir deneyim olduğunu zamanla anlayacaktık. Zaman denen at bizi nereye sürüklüyecekti ya da biz bu atın dizginlerini ne kadar kontrol altında tutabilecektik, artık yaşayarak öğrenecektik.

Yaşadığımız coğrafya yıllardır politik olarak birçok soruna geçici çözümler bulmuşsa da, birlikte yaşadığı halkların ve özellikle de Kürt halkının muhataplık sorununa gerçek çözüm bulmak yerine şiddet yöntemlerini ve politikasını derinleştirerek çözümsüzlüğü politik olarak tercih etmiştir. Kürtler ise, bu çözümsüzlüğün karşısında kendi çözümlerini üretme perspektifli politik duruş ve çabalarıyla deneyimlerini kendi halk ve ülke gerçekliğinde örgütlemeye, kurumlaştırmaya ve mücadelesini sürdürmeye devam ediyor. Tıpkı kadınların özgürlük mücadelesi gibi, tıpkı insanların inançlarını özgürce yaşamak istemeleri gibi, emekçinin “Üreten benim, ürettiğim kadar hak talep ederim,” demesi gibi… Bu sorunların toplamının mücadelecisi olmak yaşamımı bunlara göre sürdürme çabası, mücadelecisi olmak büyük bir onurdu. Türkiye halklarına, inançlarına, insanlarına ve kültürlerine AKP iktidarının baskıcı, faşist yaklaşımı sonucunda bizim gibi insanlara Avrupa serüvencisi, Alman sürgünü olmak dışında bir alternatif sunulmadı.

Nein’la demokrasi süslemesi

Avrupa’nın adaletine sığınmış olmak ayrı problemleri de içinde barındırıyor. Kamplardaki milliyetçi yaklaşımlar, sorunlarınızı dinlemek anlamak yerine Nein’la demokrasi süslemesi yapmak, terminli yaşamı kaba disiplinle yaşamımıza yerleştirmek, dil bilmemenin üç maymunluğu, ”sosyal devletim” deyip Demokles’in kılıcını sürekli yaşamında hissediş verebileceğim örneklerden birkaçı sadece. Mücadeleci, örgütleyici kişiliklerimiz bizim yaşama daha fazla tutunmamızı zorunlu hale getiriyor. Zaman zaman mutsuzluklar, sıkışmışlıklar yaşasak da umutsuz olmadık hiç. Olamayız da. Şu anda dil öğrenmek, Jînda’nın eğitimi ve yaşamımızı geçim sorunu olmadan sürdürebilmenin ön aşamasındayız.

Zorunluluklar bizi buraya getirmiş olsa da burada da örgütlenebileceğimiz, mücadele edebileceğimiz çok uğraş var. Aile olarak da, birey olarak da mecburiyetlerimizi travmaya dönüştürmeden, dağıtmadan, kopmadan adım adım anlayarak, tanıyarak yol almaya devam edeceğiz. Umut edelim bir gün özgür, baskısız, şiddetsiz bir ortamda yeniden buluşalım dostlarımızla, yoldaşlarımızla ve sevdiklerimizle... Umudumuzu koruyalım.

Ve o eve bir daha dönemedim

26 yıl boyunca devlet hastanelerinde ebe ve hemşire olarak çalıştım. Göreve başladığım tarihten itibaren KESK’e bağlı Sağlık Emekçileri Sendikası’na (SES) üye oldum. Sendikadaki görevim sadece üyelikle sınırlı kalmadı, aynı zamanda sendikanın aktif bir çalışanı ve yöneticisi oldum. Sendikal yöneticiliğim zamanla yerelde işyeri temsilciliği, şube yöneticiliği, bölge temsilciliği derken, en son KESK Genel Merkez’de Kadın Genel Sekreterlik görevinde bulundum.

Bu sendikal görevimi yürütürken hakkımda sayısız soruşturma açıldı, defalarca kez gözaltına alındım. Gözaltında cinsel taciz ve işkencelere maruz kaldım. Tutuklandım ve sekiz aylık bir tutsaklık süreci yaşadım. Bu dosyadan 6 yıl 3 ay hapis cezası aldım. Hâla hakkımda açılan dört farklı dosyadan yargılanmam devam etmekte.

En son AKP Hükümeti ve Erdoğan diktatörünün çıkardığı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 26 yıllık memurluk görevime son verilerek ihraç edildim. Aldığım hapis cezası 23 Mayıs 2017 tarihinde Yargıtay tarafından onandı. O gün, kendisi de Kürt siyasetinden olan eşim hapishaneden çıkalı üç gün olmuştu. Cezam onanınca evimi, daha emzirdiğim 18 aylık kızımla terk etmek zorunda kaldım. Ve o eve bir daha dönemedim.