“71 mağdurları, 80 mağdurları” gibi mağduriyet üzerinden hak talepleri, bir demokratik hakkın yeniden tesisi ya da darbe süreçlerinden zarar görenlerin mağduriyetinin ortadan kaldırılması bakımından önemli istemleri içermektedir. Bununla birlikte bu istem, sistemin temel yapılanmasını yıkmayı hedeflememesi; “insan üzerinde egemenlik” paradigmasına dayalı devlet ve toplum anlayışını, yani kapitalist sömürgeci ulus devletin kökten reddini dillendirip, yerine bütün halkların eşit ve özgür yaşayabilecekleri yeni bir sistem istemini dillendirmemesi; ve daha da önemlisi, öteki üzerinde üstünlük iddiasını taşıyan “ırkçı-milliyetçi Türk ulus kimliğinin” reddini bütün sonuçlarıyla savunmaması nedeniyle, kalıcı sonuçlar üretebilecek “yeni bir demokrasi” istemi de değildir.
Askeri darbelere karşı demokrasi istemi, sistem içi mücadelede demokratik haklar ve özgürlüklerin kazanımı bağlamında desteklenmesi gereken bir öneme sahiptir elbette. Ama ne yazık ki bu girişim, özellikle 2007 darbecilerinin askeri operasyonları ve Kürt halkının bütününe yönelik  katliamları kesintisiz olarak sürdürdüğü ve komşu ülkelere açık savaş provokasyonları hazırlığı içerisinde olduğu bir Türkiye’de, üstelik söylemi bu kanlı iktidarın da sıkça kullandığı bir “mağduriyet” kıskacından kurtararak, barış, özgürlük, demokrasi sorununu bütünsel olarak masaya yatırmak yeteneğinden yoksundur.
***
Ben 12 Martı da 12 Eylül’ü de yaşamış bir sosyalist olarak, devletin darbelerinin “mağduru” değilim. “Mağduriyet”, aynı sistem içerisinde yer alanların, eşitler arası bir ilişki olduğuna inandırılmış bir toplumsal yapıda, eşit uygulama beklenen bir adalet mekanizmasının şu veya bu nedenle üretebildiği haksızlıklara ilişkin bir tanımdır.
Oysa bir sosyalist olarak bu kapitalist ve sömürgeci sisteme ve devlete karşı mücadele kararı aldığımda, önümdeki tek hedef, ideolojisi, hukuk sistemi, yasaları, ve ona ait olan bütün kurumlarıyla sistemin ve devletin kendisi idi. O devlete ve sisteme karşı direnişime, o devletin ve sistemin yasalarını ihlal etmeyi, tanımamayı savunarak başladım. “Yasadışı” diye adlandırılmam, sistemin temel yasalarını reddettiğim için devletin benim durumumu özetleyen “doğru” bir tanımıdır. Evet, ben yasadışıyım, çünkü kapitalist-sömürgeci devletin yasalarının hiçbiri, özü itibariyle insanlığın çıkarlarıyla uzlaşmaz. Çünkü kapitalist-sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti devleti ve yasaları esas olarak kendini oluşturan egemen sınıfı, görüntü olarak egemen ulusu, egemen dini korumak ve kollamak üzere düzenlenmiştir.
Sistemi değil ama sistemin koruyucularını değiştiren darbelere karşı çıkmak elbette hepimiz için, demokratik haklar uğruna mücadele etme gerekliliğinin bir eylemidir ve bu tanımla da sistem içi bir düzenlemedir. Yine de bu tür girişimlerin, içimizi soğutmaya yönelmesini değil, sisteme yönelik mücadelemizi bilemeye yönelmesi kalıcı bir barış, kalıcı bir özgürlük için zorunluluktur.
***
Bu mücadeleyi sürdüren kişi ve kurumları ve eylemlerini küçümsemiyorum Biliyorum ki onların bu eylemi gerçekleştirdikleri topraklarda insan hakları savunucuları bile açıktan katledilmekte; kimlik talebinde bulunanlar toplu katliamlara hedef olmakta; en ufak bir özgürlük istemi bile tankla, topla bastırılmaktadır. Ama, İkinci Dünya Savaşı sonrası mağlup Almanya’da, sistemle olan ilişkisi göz ardı edilmeye çalışılarak sadece eylemiyle Hitler ve Naziler üzerine yönlendirilmiş Nürnberg yargılamalarının günümüzdeki sömürünün yeni Hitler tomurcuklarının yeşermesini engelleyemediği gerçeğini tarihsel bir ders olarak önümüze koyarsak, bir Hitler benzeşmesi olan Erdoğan (AKP) tarzıyla gerçekleştirilen sivil darbeleri de içeren ve sonuçlarla değil temel de yatan nedenlerle daha çok uğraşan bir söylem ve eylemin zorunluluğu daha net ortaya çıkar. Bu yapılmadığı takdirde, geleceğe insan özgürlüğü merkezinden yeni ufuklar açabilmek olanaksızdır.
***
Türkiye’de Cumhuriyet’in temellerinin İttihatçı bir geleneğe dayandıranlar bilirler ki, bu tarihte İttihatçılar 1876’nın 30 Mayıs’ında gerçekleştirdikleri bir askeri darbe ile iktidar olmuşlardır. Bu darbe, 23 Aralık’da darbecilerin hazırlayıp ilan ettiği ilk Anayasa (Kanun-i Esasi) ile “taçlandırılmıştır”.
23 Ocak 1913 Bab-ı Ali Baskını ile gerçekleştirilen İtithat ve Terakki’nin kanlı askeri darbesi ise, gerçekte yeni Cumhuriyet’in döl hücrelerini de geleceğe aktarıyordu.
Askeri gücü arkasına almış Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i ilan edişi de, “itiraz halinde çok başların koparılacağı” tehdidiyle gerçekleştirilen bir darbe hareketidir. İttihat ve Terakki’den devralınan Anayasa, sadece 4 maddesindeki düzeltmeler ile Cumhuriyet’in ilk Anayasası olarak hüküm sürmüştür.
Gecikmiş uluslaşma çağında sömürgeci bir devletin ulusçu-kapitalizmi yol edinmiş olması, Türkiye’de asker ya da sivil bütün darbelerin ana nedenidir. Ezilenlerin, emekçi sınıfların mücadelesi yükseldikçe bu sistem askeri darbe yöntemini dölden gelen genetiksel bir refleks gibi hep kullanmıştır.  İktidar olamamış darbe girişimlerini saymakla zaman kaybetmeyelim: 1960, 1971, 1980, 28 Şubat 1999 ve 2007 AKP Darbesi de bu sistemin bağrından çıkmış, sistemin öz evlatlarıdır.
O halde Kenan Evren’i değil kapitalizmi ve sömürgeciliği yargılamak günün temel görevi olmalıdır.