Bütün yolculuk kitaplarında olduğu gibi, geçilip gidilen yerlerden ve varılan menzillerden çok, kat edilen yolun yolcunun ruhunda yarattığı dönüşümü anlattığı için değerli.
Hasan Cemal adını taşıdığı Cemal Paşa'nın torunu. Bilindiği üzere Cemal Paşa, İttihat- Terakki lider kadrosunda idi. Ermeni kırımındaki rolü bugün hala tam olarak anlaşılabilmiş değil. Cemal Paşa, hayatını Tiflis’te, bir Ermeni’nin silahından çıkan kurşunlarla kaybetmişti. Ayrıca Hasan Cemal'in bir başka yarası da gençlik arkadaşı diplomat Bahattin Demir'in, Ocak 1973'te Los Angeles’ta ailesini 1915’te kaybetmiş Kurken Yanıkyan tarafından intikam amacıyla katledilmesi. İşte bu kitabı biraz değerli kılan, önemli bir yere taşıyan bu gerçeklik oluyor. Ermenilerin yaşadıklarını anlamak için gösterdiği çaba bile tek başına her türlü takdiri hak etmektedir. Kişisel muhasebesini politik bir düzeye getiriyor ve aldığı etik sorumlulukla, kendi macerasını, yolculuğunu ve dönüşümünü, geleceği inşa edecek bir çıkış olarak sunuyor okura.
Paul Auster romanında; ” İş işten geçmeden konuş şimdi ve söyleyecek hiçbir şey kalmayıncaya kadar da konuşabilmek umudunu taşı. Ne de olsa zaman azalıyor” der. Hasan Cemal bu kitabında “kayıp tarihi” yazmaya şu cümle ile başlıyor: ” Sevgili Hrant, bana bu kitabı yazdıran senin acındır, senin acılarındır.” Daha önce Kürtlerle ilgili kitaplara da imza atan Hasan Cemal, Ermenilerle ilgili kendi rafineleşmiş düşüncelerini kitaplaştırırken Milan Kundera'nın, ”İnsanın iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa karşı mücadelesidir” ve George Orwel'ın, "Özgürlük, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleyebilmektir” sözlerinden hareket ediyor.
Yazar Hasan Cemal gazeteci olarak tanınıyor. Tarihçi değil, tarihi bir araştırmanın ürünü olarak yazmamış bu kitabı. Daha çok kendi kişisel düşünce serüveni olarak 1915 yılı ve Ermeni Soykırımı'na ilişkin denilebilinir. Daha önceki kitabında da (Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım) zaman içinde siyasal görüşlerinin nasıl değiştiğini okumuştuk. Bu kitabında da, 1915 ile ilgili zamanla nasıl düşünsel değişim yaşadığını, sahici bir eleştiri sürecinden geçtiğini, nerede nereye geldiğini özeleştirisel bir dille anlatıyor. Türkiye’nin “Kayıp Tarihi” ve “İcat Edilmiş Tarihi” arasındaki çelişkilere de ışık tutuyor.
Yüzlerce irili ufaklı tanışma, karşılaşma, yüzleşme, hesaplaşma... İnsani ve entelektüel gayret, sonunda yazarın yaşamında yavaş yavaş bir şeyler değişmeye başlar. Hasan Cemal, 1992'de Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu kitabını, sayfa kenarlarına notlar çıkara çıkara okur ve kendi deyişiyle “Kafasında zaten mevcut olan soru işaretleri çoğalır.” Akçam'ın diğer kitapları, Belge ve Aras yayıncılığın eserleri, Agos'la ve özellikle Hrant Dink'le başlayan ilişkiler. Ermenilerin insan hikayelerini duymaya başlaması ile birlikte, onların nasıl topraklarından koparıldıklarını, nasıl eksildiklerini, nasıl dünyanın dört bir tarafına dağıldıklarını öğrenme süreci, bütün bunları tarihsel bir zemine oturtma yönündeki entelektüel çaba.
Kitabı okumaya başladığımda yazarın kendi tarihsel geçmişiyle yüzleşme sürecinin yoğunlaşmasını hisseder gibiyim her sayfada. Kitabı yazmaya başlarken kendi geçmişinin tepeden tırnağa muhasebesini yaptığını görmek mümkün. Tuhaf duygularla, soru işaretleriyle boğuşmuş. Cemal Paşa'nın torunu olan Hasan Cemal'in bu kitabı yazmadaki en büyük etken, hiç tartışmasız arkadaşı Hrant Dink. Onunla öldürülmeden önce çok iyi bir arkadaşlık süreci yaşamış. Birbirlerinden hayata farklı gözlerle bakmayı öğrenmişler. Hrant Dink'in ölümünden sonra her yıl hüzünlü yüz ifadeleriyle, Agos gazetesinin koridorlarında boy göstermiş. 19 Ocak'ta her Hrant Dink'i anma törenlerine, yürüyüşlerine katılmış. Erivan'da güneşin etrafı kızıla boyayarak sisler içinde doğduğu o sabah vaktini anımsamış kitabı yazmaya başladığında. Ermeni Soykırımı Anıtı'na üç beyaz karanfil bırakmış. O an ”Sevgili Hrant, beni buraya senin acıların getirdi, senin ve atalarının o acılarını anlamaya, yüreğimde hissetmeye çalışıyor ve paylaşıyorum. Rahat uyu kardeşim” diye yazmış. 2008’ in eylül ayındaki Erivan sabahını unutamamış. Günün ilk aydınlığı içinde Ararat'ın, Ağrı dağının zarif doruğu sislerin içinde bir beliriyor, bir yitirirken şunları not almış; "Tarihin eli görmek isteyene doğru yolu gösterir.” Bu anlamıyla geçmişin acı gerçekleriyle yüzleşmek, hesaplaşmak gerekir ki ilerleme ve geleceğe umutla bakalım düşüncesindedir. Acılara sessiz kalındıkça sorun daha da büyür, dolaysıyla geçmişin bugünü teslim almaması için de yüzleşmek ve hesaplaşmak zamanıdır der.
1919 yılında Britanya sömürge ordusunun, Hindistan'da halkın üstüne ateş açarak insanlığa karşı bir suç işlemiş, Amritsar Katliamı'nı yapmıştı. 1997 yılında Britanya Kraliçesi 2. Elizabeth, Hindistan halkından özür dilerken, “Amritsar’da yaşananlar felaketti, ama tarihi değiştirmek olanaksız” demişti. Bu anlamıyla elbette ki tarihi değiştirmek mümkün değil, ama o tarihle yüzleşmek elimizdedir. Nasıl ki Britanya bunu başardıysa, yazarın yazdığı ve yaptığı da kişisel bir yüzleşme olarak değerlendirmek yerinde olur. Zaten Ermeni Soykırımı, yani 1915'in acısı hala güncel bir sorun. Maziye değil, bugüne ait bir mesele. Bu meselede atılacak adım toplumsal barışa da katkı sunacak. Gerçek barış ve demokrasi ne yazık ki Hrant Dink örneğinde olduğu gibi hep tarifsiz acılar içinde geçerek, büyük bedeller ödenerek gelebiliyor. Şu kitaptan net olarak şunu öğreniyoruz; toplumların hayatında bazı taşlar bir bedel ödemeden yerinden oynamıyor ya da yerli yerine oturmuyor.
Kitap da en ilginç bölüm, yazarın 31 Mart 2011 tarihinde Los Angeles’te katıldığı bir toplantıda yaşadıkları, konuşma öncesinde yaşadığı duygu ve düşünsel fırtına. Soykırım diyecek mi, demeyecek mi? Konuşma taslağının başındaki cümle şöyle; ”Sizin acınızı biliyorum, sizin acınızı anlıyorum ve bu acınızı paylaşmak için buradayım.” Soykırım diyecek mi yoksa sadece acınız mı? Kendisi daha önce, Ermeni Soykırım Anıtı'nı ziyaret etmiş, Ermenilerden Özür Bildirisi'ni imzalamış, 24 Nisan 2010 tarihli köşe yazısının başlığı ”Ermenilerin 24 Nisan acısını paylaşıyorum” idi. 24 Nisan'ın soykırım olduğunu düşünen yazar, 1915'de Osmanlı devletini yöneten İttihat Terakki diktasının, onun derin devleti sayılan Teşkilat-ı Mahsusa'nın Ermenilere yaptıklarını, planlı programlı olduğunu düşünüyordu. Kelimeler arasındaki kıvranması, derinlere giden bir mesele. Soykırım mı? Tehcir mi? Trajedi mi? Kıyım mı, toplu kıyım mı? Katliam mı, kesim mi? Konuşma sırası kendisine geldiğinde ”Benim için hiç de kolay bir akşam olmayacak. Bakıyorum hep tanıdık yüzler... Anadolu’dan hepinize  selam getirdim. Köklerimiz aynı topraklara uzanıyor” dedikten sonra birkaç kelime Ermenice edip ekliyor; ”Soykırım acınızı biliyorum, paylaşıyorum.” Konuşmasını şöyle bitiriyor: ”Biliyorum, bardağın bir de boş tarafı var. Devletin inkarcılığı devam ediyor. Ders kitapları yeniden yazılmış değil. Ermenistan sınırı hala açılmadı Türkiye tarafından. Dink cinayeti davası çok yavaş. 1971’de Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt Varşova gettosundaki anıtın önüne yere diz çöktüğünde, Almanların yüzde 70’i bunu onaylamamıştı. Bugün Türkiye de 30 bin kişi Ermenilerden Özür Bildirisi'ne imza koymuş durumda. Türkiye de değişiyor, tartışıyor ve hatırlatıyor. Parev harkeli paregamner! Hepinize teşekkür ediyor.” Konuşması bittikten sonra rahat bir nefes alıyor. Yanına gelen Harut Sassounian, Ermeni diasporasının meşhur gazeteci ve yazarı şunları belirtiyor: ”Saydım, konuşmanızda dört kere geçti soykırım sözcüğü... Korkmuyor musunuz?”
224 sayfa olan kitap, Everest yayınlarından çıkmış. Kitabın, düşünsel dünyamı geliştirmenin yanında kendi tarihimiz ve Ermenilerin tarihi açısından da yeni bir bakış açısı kazandırdığını belirtebilirim. Kitap, bazı tarihi gerçekleri daha iyi gün yüzüne çıkarıyor. Bu kitap ile toplumlar kendi tarihlerini daha iyi öğrenip, kendileriyle yüzleşecekler. Kendi tarihini artı ve eksileriyle öğrenmeye, tartışmaya, anlamaya çalışan bir toplum kendi kendisiyle daha barışık hale gelir. Eleştirel bakmak, insanlara daha iyi ve farklı bir bakış kazandırıyor. Son söz, gerçek insanı özgürleştirir


NİHAD GÜLTEKİN