
Cihan DENİZ
Yarın PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin 20. yılı…
Bundan tam 20 yıl önce, Abdullah Öcalan, büyüğünden küçüğüne çok sayıda devletin kendi hesapları ile dahil oldukları küresel ölçekte sergilenen bir oyun neticesinde Türkiye’ye teslim edilmişti.
Tam da bu nedenler 15 Şubat, ilk günden itibaren uluslararası bir komplo olarak adlandırılmaktadır. Komplo, Ortadoğu ve Mezopotamya coğrafyasına yeniden şekil verme, bölgedeki despotik, anti-demokratik iktidarları kendi amaçlarına göre yeniden dizayn etme, onları daha sıkı bağlarla kendine bağlama projesinin ilk adımıydı. Halkalara hiçbir şey vaat etmeyen, daha fazla kan, gözyaşı ve yoksulluk dışında halklara verecek bir şey olmayan bu projenin karşısında en büyük ve dinamik güç, Kürtlerin örgütlü devrimci demokratik direnişi idi. Komplo ile bu direnişin önderliksiz bırakılarak güçten düşürülmesi, çürütülmesi ve zaman içinde kendi öz değerlerine yabancılaştırılarak kontrol altına alınması hedefleniyordu.
Fakat hedef bununla sınırlı değildi. Oyun çok daha büyüktü; hesaplar çok daha kirliydi. Hatta oyun o kadar büyüktü ki dönemim Başbakanı Ecevit “ABD Öcalan’ı niye verdi anlamadım” demişti. Türkiye’yi gizli ya da açık yönetenler komplo ile Türkiye’ye ne gibi bir misyon verildiğini, komplonun Türkiye bakımında ne gibi hedefleri olduğunu dün de anlamamıştı; bugün de hala anlamıyor. Amaç 90’ların sonunda ekonomik ve siyasi olarak zayıflamış Türkiye’yi Kürt sorunu üzerinden kendine daha da bağlamak ve Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi sürecinde Türkiye’yi kendisinin bir aparatı haline getirmekti.
Uluslararası komplonun ne anlama geldiğini, neyi hedeflediğini en iyi anlayan kişi, kuşkusuz bizzat bu komplonun hedefindeki Abdullah Öcalan’dır. Öcalan, bu komplonun boşa çıkartılması için tarihte örneğine çok az rastlanabilecek düzeyde bir politik kıvraklık sergilemiştir. Kendi üzerinden Kürt halkı başta olmak üzere tüm bölge halkları üzerine oynana oyunun farkında olarak, bu kara olayın ilk gününden itibaren onu Kürt sorununa barışçıl çözümü için fırsata çevirmiştir. Türkiye’ye getirildikten sonra verdiği mesajlar ve özellikle de mahkemede yaptığı tarihsel savunma ile Kürt ve Türk halklarının kanı üzerinden bölgedeki hegemonyalarını artırmanın hesabını yapan güçlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştı. İmralı’dan barışın ve sadece Kürt halkı için değil farklı etnik kökenlerden, farklı tüm inançlardan Türkiye halkları için demokrasi ve barışın sesi yükselmişti. O gün Türkiye’de halklar arasında bir boğazlaşma yaşanmadıysa ve bunun sonucunda Türkiye yabancı güçlerin müdahalesini yaşamadıysa bunun tek nedeni, Abdullah Öcalan’ın bu tehlikeleri sezerek yaptığı çıkıştı.
Abdullah Öcalan, bir adım daha giderek bu kara günü tüm insanlık için bir demokrasi ve özgürlük fırsatına çevirmenin düşünsel, örgütsel ve pratik sorunları üzerine eğilmiştir. Kendi maruz kaldığı komplonun arkasında yatan anlayış olan kapitalist modernite üzerinden bir sistem eleştirisi geliştirip dünya çapında ezilenlerin verdiği mücadeleler için rehber niteliğinde olan ve her biri ayrı yarı bir barış ve demokrasi manifestosu niteliğinde olan ciltlerce eser kaleme aldı. Bunların meyvesi, tüm ezilen kimliklerin, cinslerin demokratik bir sistem içinde birbirini ezmeden nasıl bir arada yaşayabileceğine dair bir proje olan demokratik ulus projesidir. Rojava’daki pratik göz önüne alındığında, demokratik ulus projesinin farklı halkların, farklı inançların sürekli bir birine karşı kışkırtıldığı Ortadoğu coğrafyası için tek gerçek alternatif olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Bugün İmralı tecridinin bir nedeni de bölgedeki tüm tekçi iktidarlar açısından demokratik ulus projesinin yarattığı tehlikedir.
Bu nedenler, dünyanın dört bir yanında ezilenlerin bu tezleri üzerinde tartışması ve bunları mücadelelerine uyarlaması tesadüf değildir. Bunun tersine Türkiye’de ise İmralı’daki barış, demokrasi ve özgürlük iradesinin iktidar tarafından tecrit edilmesi de tesadüf değildir.
Hatta iktidar özel olarak İmralı için geliştirilen bu sistem ile İmralı’dan yükselen barış demokrasi ve özgürlük sesinin Türkiye halkları ile buluşmasını engellemekte başarısız kaldığı oranda kendi iktidarını sürdürmenin çaresini bu sistemi tüm Türkiye’ye yaymakta buldu. 15. Şubat’ın 20. yılında, neredeyse tüm Türkiye, 20 yıl önce Abdullah Öcalan’ın konulduğu İmralı zindanına dönmüş durumdadır. Bu sistem toplumun tüm hücrelerine yayılan bir bio-iktidar tekniği haline gelmiştir.
Bu anlamıyla uluslararası komplonun 20. yılında tıpkı 20 yıl önce olduğu gibi, İmralı ile Türkiye’nin demokrasisinin ve barışının yolu bir kez daha çok net bir şekilde kesişmiştir. İmralı ve orada süren tecrit, tüm Türkiye’nin demokratikleşmesinin düğümlendiği bir nokta haline gelmiştir.
Bu bağlamda, Kürtlere, Türkiyeli devrimcilere, demokrasi ve barış mücadelesi veren tüm güçlere düşen görev, Abdullah Öcalan’ın komplo karşısında sergilediği duruşun takipçisi olmak ve ne pahasına olursa olsun barış ve demokrasi mücadelesini güçlendirmektir. Bunun ilk durağı ise İmralı’daki tecrit sistemine son vermektir; Leyla Güven zindanlardaki mahpusların devam eden açlık grevinin sonuca ulaşması için mücadele etmektir.
Sonuç olarak, İmralı’daki tecrit kırılacak ve Türkiye’de barışın ve demokrasinin yolu tekrar açılacak ya da İmralı sistemi daha da derinleşerek tüm Türkiye’ye yayılacaktır.