İleriye doğru yürürken durup geriye baktığımız anlarda duygu ve düşünce karmaşası yaşamak çok olağan gelir bana. Yaşam içinde hem güzel hem çirkin, hem kırgınlık hem umut iç içe geçer çünkü. 2011’den çıkarken de böyle; savaştan, çatışmalardan, yasakçı baskıcı politikalardan, gelir dağılımının adaletsizliğinden, emeğimizin sömürülmesinden ve daha pek çok şeyden yorgunuz, kızgınız. Ama aynı zamanda güzel yarınlarımızı kurmak adına, kendi gücümüze olan inancımızla umutluyuz, azimliyiz, kararlıyız. Hangi ruh halini abartacaksın derseniz ben umutlu tarafını tercih ederim. Zira Kürtlerin barış ısrarında kendisini açıkça gösterdiği üzere; kızgınlık, nefret gibi duyguların yıkıcılığı pozitif düşünce ve duygular içeren akılla, bilinçle yönlendirilirse yaşamı güzelleştirme, barışa uzanma yolunda anlam kazanabilir. Yine Nazım ustanın Büyük İnsanlık adlı şiirinde dediği gibi „ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor”.
Burada tartışılması gereken asıl mesele kendi gücümüzü ortaya çıkarmak, etkili kılmak, düşmanın oyunlarını bozmak için yapılması gerekenler. Zira açık cezaevine çevrilmiş bir coğrafyada devletin, iktidarın her türlü zulmüne açık bir yaşam içindeyiz. Ve ne yazık ki devletin pis oyunları, toplumun temel sorunlarının çözümü için bile bir araya gelmesine halen engel. Halen önemli bir kesim AKP’nin faşizan uygulamalarından demokrasi beklentisi içinde. Halen üç kuruşluk ekonomik beklenti, dayatılan onursuzluğa perde olabiliyor.
İnsani değerlerimizde devlet eli ile yaratılan aşınmalar bizi insanlığımızdan çıkardı çıkaracak boyutlara vardı. Ana dilini konuşmak, etnik kimliğini, dini inancını, siyasi düşüncesini  açıklıkla ifade etmek linç gerekçesi olabiliyor. Sırf değerleriyle, iradesiyle yaşamak istiyor diye binlerce Kürt siyasetçisinden, insan hakları savunucusuna sorgusuz sualsiz cezaevlerinde. Gerçekleri yazdıkları ya da duyurdukları için gazeteciler, basın emekçileri tutuklu. Sistemin aymaz yapısını en açık hali ile gören avukatlar, sistemin dayattığı „bilimselliğe” itirazı olan akademisyenler tutuklu. Halka, iş yerine sadakaya bağlı bir yaşam reva görülüyor. Toplumun halen yüzde 90’ı suskun. Eline verilen kürekle kendi mezarını kazdığının farkında değil.
Toplumsal sorunları göz ardı edemiyorsanız bu gerçekleri yazıyorsunuz illa. Ancak bunları yazmak, söylemek işin sadece bir yanı. Asıl iş toplumda bu farkındalığı yaratabilmek, karşı mücadelenin gelişimi yolunda „koşullar oluşunca” diye söze başlayan kendiliğindenci yaklaşımları aşabilmek. Zira kazanmak etkin olmakla mümkün. Hak verilmez alınır sloganının anlamı yine çok derin bu nedenle.
Ortadoğu’nun savaşın kıyısında yaşadığı, AKP Hükümetinin bu savaşın içinde olmak için can attığı, dünya ekonomik krizinin derinleştiği bu gün halkın tamamını tehdit eden bu durum karşısında her alanın ihtiyacına uygun mücadele araç ve yöntemleri gözetilerek, topyekun bir karşı koyuşla geleceği sahiplenmek yaşamsal önem taşıyor.
Güzel şeyleri dilemek her zaman anlamlı gelmiştir bana. Ancak asırlık sorunları bir adımda aşacağız, 2012’de her şey güzel olacak diyemeyeceğim. Biliyorum ki öyle kolay kolay gelmeyecek barış ve ancak uzun soluklu bir mücadeleyle kazanacağız. AKP’nin öncülleri gibi demokrasi, özgürlük ve çıkar beklentileri yaratarak bunalımını aşma taktiğini boşa düşürebilmek de saldırılarına karşı koymak kadar önemli. Bu yüzden 2012’yi, devletin topyekûn saldırısına topyekûn mücadele ile karşılık olabilecek, uyuyan kesimleri sarsıp kendisine getirecek, devleti geriletecek devrimci, etkin, etkili bir mücadele yılı yapabilelim diliyorum. Zafer insanlığın özgürlüğü, eşitliği ve barışını kalıcı olarak kurmak ise, 2012 bu zafere bir adım olsun.