Kürtlerin parlamentoda olmasını isteyen ama HDP’ye bu seçime kadar oy vermemiş Kürtlerin çoğunlukla baraj sorununu görüp HDP’ye oy verdiği görülmektedir. Bu seçmen grubunun temel motivasyonu, siyasi kimliklerinin Parlamento’da temsil edilmesini sağlamaktır.
HASAN KILIÇ
24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimleri sona erdi. Bir gelenek haline gelen eşit ve adil seçim şartlarının olmaması, hiçbir seçimde olmadığı kadarıyla bu seçimde görüldü. Sırf retorik olsun söz yerini bulsun diye değil, seçim sonuçlarını ciddi anlamda etkileyecek şekilde eşitsiz ve adil olmayan koşullar söz konusuydu. Muhalefetin seçim sathı mahallinde yeterince üzerine gidemediği bu konu, sandık açıldıktan sonra “söylense etkisi yok” düzeyinde tartışıldı. Oysaki başta HDP olmak üzere muhalefetin adil ve eşit olmayan koşulları merkeze alan bir muhalefet söylemi oluşturmaları gerekirdi.
Bu muhalefetsizlik iktidarın eşitsizliği görünmez kılmasına yardımcı oldu. Görünmez kılma, iletişim tekelleri aracılığı ile kendi doğrusunu topluma empoze etme şeklinde gerçekleşti. Nitekim post hakikat çağında, hakikat kendiliğinden orada duran değil, enerji gerektiren ve inşa edilen bir şeydir. Ve bu inşa sürecinin ana aktörlerinin başında medya gelmektedir.
Muhalefetin hatası
Türkiye’de halkın çoğunluğu bilgiyi okuma, araştırma veya sosyal medya üzerinden değil, televizyon ve gazete gibi şimdilerde geleneksel diye tabir edilen iktidarın ideolojik tekelindeki kurumlardan öğrendi. Böylece ünlü 1984 romanına benzer bir hava yaratılarak, eşitsizliklerin üstü örtüldü. Hatta biraz daha ileri gidilerek “dış güçler” üzerinden mağduriyet edebiyatı yaratıldı.
Muhalefetin temel hatası ise sosyal medya rüzgârına fazla kapılarak, geleneksel medya kanallarını ihmal etmesiydi. Oysaki kamuoyu araştırmaları sosyal medya kullanımının Türkiye’de seçim sonuçlarını belirleyecek kadar etkin olmadığını ve AKP tabanından oy alınması gerekirken, bu tabanın sosyal medya ile uzak mesafesi olduğuna işaret etmekteydi. Böylece AKP tabanına erken seçim kararının neden aceleyle alındığı, post hakikatin nasıl yalan üzerinden üretildiği, ekonomi-eğitim-sağlık alanlarındaki çöküş anlatılamadı. Nitekim bu kanalları kapatan AKP de topluma sunacak yeni bir şeyinin olmadığını bildiği için seçim boyunca korku, paranoya ve komplo teorisi pompaladı.
Seçim öncesi kamuoyu araştırmaları seçim yaklaştıkça, seçmenlerin komplo teorilerine daha fazla inandığını, Erdoğan’ın kazanması durumunda bu komploların boşa düşeceğini daha fazla savunduğunu ve istikrar isteği ile istikrarsızlık korkusunu daha derinden hissettiğini göstermekteydi. Yani AKP’nin baskı ve çıkar grupları ile elde ettiği propaganda üstünlüğü seçim sonuçlarını makro düzeyde etkiledi. Bunun adı tam olarak adil, eşit ve serbest olmayan seçimdir. Oysaki muhalefetin tavrı nedeniyle seçimlerin meşruluğu tartışması buralardan değil, üç beş gürültülü seçim çevresi sonuçları üzerinden yapıldı.
Adil ve eşit olmayan seçim koşulları daha seçim kararı alınmışken, AKP MHP koalisyonu tarafından kurgulanmıştı. Seçimleri 24 Haziran’da ilan ederek zamanı daraltan AKP, seçim startını verdiği gibi tartışmaları aktörler üzerine kurarak, kamuoyunun dikkatini içerikten uzaklaştırdı. Böylece eşit ve adil olmayan seçim koşullarına, gündemi belirlenmiş, süresi ve çerçevesi iktidarın zor aygıtları ile şekillendirilmiş bir şekilde seçimlere gidildi. Bu bağlamdaki meşruluk tartışması, seçim sonrasında tekrar gürültüye ve İnce’nin “paydos” etmesine endekslenerek yine es geçildi.
AKP-MHP koalisyonu devam eder
24 Haziran akşamı, Türkiye genelinde ortaya çıkan aritmetiğin siyasal göstergesi ise AKP’nin Parlamento’nun idare edilmesi ve devlet katında 7 Haziran sonrası kurulan ittifakın devam etmesi için MHP’ye daha fazla ihtiyaç duymasıdır. Mevcut ittifak devlet katında çözülme yaşamadıkça, AKP MHP koalisyonunun devam edeceğini ön görebiliriz. Yani 7 Haziran seçimlerinden sonra milliyetçilik alarmizmiyle bir araya gelen AKP ve MHP, 24 Haziran ile birlikte varoluşsal zorunluluk düzeyine ulaşan bir noktaya varmıştırlar. İyi Parti denklemi bozabilecek bir siyasi yapı olsa da, AKP İyi Parti arasında kurulması muhtemel koalisyonun Türkiye’nin demokrasi, eşitlik ve özgürlük sorunlarına çözüm bulamayacağı aşikârdır. Çünkü sorun kimin kiminle koalisyon kurduğu sorunu değildir. Bonapartist rejimin, siyasal niteliğinin devam edip etmeyeceğidir. Kuşkusuz ki, 295 Milletvekili sayısına düşmüş olması AKP’yi kırılgan hale getirmiş olsa da, 2002’den bu yana devleti ve siyaseti koalisyonlarla yönetmeye alışmış bir siyasi akıl ile karşı karşıya olduğumuz gerçeği de sabittir.
Oy geçişleri
Sandık sonuç analizleri üzerinden devam edersek, MHP - İyi Parti arasında geçişkenlik bir kenarda tutulmak üzere en büyük oy geçişlerinin ittifaklar arası olduğunu belirtmek gerekir. Yani seçmenler partilerini değiştirmeyi göze almış ama siyasal hattının kaybetmesini istememiştir. Bu kapsamda, kabaca söylersek, AKP’den MHP’ye oy kayışı ile MHP ve CHP’den İyi Parti’ye oy kayışı olurken, HDP’nin 1 Kasım’a göre kaybettiği oy ise daha çok “geçersiz oy, hile ve seçmenin sandık dışına çıkması” şeklinde gerçekleşti. HDP açısından oy kaybının kalan kısmı ise sayıca sonucu etkileyecek bir düzeyde olmasa da CHP ve Saadet Partisi’ne gitti. CHP, 1 Kasım seçimlerine göre bölgenin 18 ilinde 80 bin civarında fazladan oy aldı. Saadet Partisi ise 60 bin civarında fazladan oy aldı. Bu istatistikler sonucu etkileyecek kadar güçlü olmasa da Diyarbakır (17.000 oy fazladan), Hakkâri (3.300 oy fazladan) ve Şırnak (3.700 oy fazladan) gibi illerde vekil sayısına etki edebilecek düzeye geldi.
HDP’nin oyları
HDP’nin bölgede oylarının düşmesinin bir gerekçesi sandıkların taşınması ve geçersiz oy sayısının fazlalığıdır. Bir başka gerekçesi ise ablukalarda yıkılan kentlerden göç eden ama seçmen kütüğü hala o kentlerde bulunan hatırı sayılır bir seçmen sandığa gidememesidir. Bunlar bir araya gelince istatistiksel olarak sonuçlara büyük etkisi olmayan oy hareketliliğinin vekil sayılarını etkilediğini ifade edebiliriz. Yine sandık taşıma, abluka ve yıkım, geçersiz oy ve sandık dışına çıkma dışında, yerellerde gelişen parti tabanından tepkiler de sandık dışına çıkma şeklinde beliren çeşitli oy kayıplarını beraberinde getirdi.
HDP açısından 7 Haziran’da oy alıp 1 Kasım’da sandık dışına çıkan bir milyon oyu geri getirmek temel seçim hedefiydi. Ayrıca bu bir milyona eklenmiş, genç seçmenin motive edilerek sandığa taşınması ikinci temel hedefti. Her ikisi de kısmen başarılmış olsa da, külahı önüne koyup düşünme zamanının geldiği açıktır.
Batıdaki oy artışı
Bu iki hedef dışında özellikle Batı’da yaşayan, Kürtlerin parlamentoda olmasını isteyen ama HDP’ye bu seçime kadar oy vermemiş Kürtlerin çoğunlukla baraj sorununu görüp HDP’ye oy verdiği görülmektedir. Bu seçmen grubunun temel motivasyonu, siyasi kimliklerinin Parlamento’da temsil edilmesini sağlamaktır. İstanbul 3’üncü bölgede yaklaşık yüz bin oy artışının sağlanması, yine 1’inci bölgede Ümraniye ve Kadıköy’den oy artışının sağlanması bu tespiti doğrulayan verilerdir. Aynı şekilde Ankara’da Haymana ve Polatlı gibi Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerdeki sembolik oy artışları da Kürtlerin, HDP’nin parlamentoda olmasını istediğini ortaya koymaktadır. İstanbul ve Ankara’ya ek olarak, Akdeniz gibi CHP’li seçmenin İyi Parti’ye kaydığı yerlerde, HDP’nin oylarını arttırması ve vekil sayısını yükseltmesi de önemli bir veri olarak işlenmeyi beklemektedir.
Siyasallaşan demokrasi talebi
Batıdaki Kürt oylarında artışın yanı sıra kuşkusuz ki, İzmir’de 90 bin civarında oy artışının, Çankaya ve Beşiktaş gibi yerlerde gerçekleşen oy artışının hepsi HDP havuzunda toplandı. Bu havuz oy ile taşarak barajları yıktı. Kuşkusuz ki, HDP’ye verilen hiçbir oy, başka bir partinin mülkü olmamakla birlikte, HDP’nin kendisine de ebediyen ait değildir. HDP, Türkiye’de yaşayan Türk ve/veya Kürt seçmenin oyları ile barajı yaklaşık iki puan (hileleri de sayarsak üç puan üzerinde) oy sayısına ulaşarak aştı. HDP’nin barajı yıkmasını etnik kimlikler üzerinden değil, siyasallaşan bir demokrasi talebinin demokrasi oyuna dönüşmesi olarak okumak en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Çünkü seçmenlerin tavrını her seçim salt etnik ve/veya inançsal kimlikleri değil, birçok durum etkilemektedir/etkileyecektir. Dolayısıyla 25 Haziran sabahına oy taksimi ve oy malikliği ile uyanmak ya da manipülatif tartışmaların içerisine girmek sadece mevcut başarıyı geriye götürmeye sebep olur.
Popülizmden nasıl kurtuluruz?
HDP’nin baskılara, eşitsiz koşullara, imkânsızlıklara rağmen ulaştığı sonuç başarılıdır. Eski eş genel başkanları, grup başkanvekilleri, milletvekilleri, belediye eş başkanları başta olmak üzere binlerce siyaset kadrosu rehin alınmasına rağmen sokakta görünür olarak çalışmalarını sürdüren ve tüm tehditlere rağmen çalışmalarını yapan HDP, direniş geleneğinden ne kadar beslendiğini tekrar göstermiştir.
Seçim sonuçlarında ortaya çıkan başarının yanı sıra başarı yakalanan temel bir yapısal mesele vardır. 24 Haziran seçimlerini, HDP’nin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana içerisine girdiği popülist siyaset anlayışını aşmak adına büyük adımlar attığı bir seçim olarak tarihe not düşebiliriz. Fakat lidere endeksli popülist siyasetin aşılması için daha kurumsal çalışmaların gerçekleştirilmesi kaçınılmazdır. Yoksa yapısal bir dönüşüm yaşanırken, beklenmedik bir geriye gidiş söz konusu olabilir. Dolayısıyla sadece popülizmden nasıl kurtuluruz ve eşitlikçi, yatay siyaset yaparız diye düşünmek yetmez, aynı zamanda, popülizmi parti/ülke/dünya çapında var kılan olumsuzluklara da gözleri açmak gerekir.
Kuşkusuz ki, popülist siyaseti güçlendiren iki temel mesele vardı. İlki temsil mekanizmasının çok katmanlı kurulması, ikincisi vekâlet ilişkisinin kimi zaman ters yüz edilmesidir. Temsil mekanizmasının “doğrudan” olacağını iddia eden popülist siyaset karşılık bulurken, aynı sosyolojiye “temsilcin, bir başka temsilin temsilcisi” şeklinde yaklaşmak popülist tuzağı beslemek olacaktır. Dolayısıyla temsilcileri belirlerken, üst kattaki ilişkileri tabana doğru indirmek yerine, tabandan doğru üst kattaki ilişkileri kurmak popülizmi var eden olumsuzluklardan birini aşmanın kitabi yolu olarak görünmektedir. İkinci mesele ise vekâlet ilişkisinin ters yüz edilmesi ihtimalidir.
HDP’nin önündeki engel
Kanımca 7 Haziran’da vekalet ilişkisine yüklenen misyon ile sonrasında gelişen süreçte vekalet ilişkisinin sürekli ters yüz edilmeye çalışılması arasındaki uçurum, HDP açısından en öğretici yakın geçmiş deneyimlerinden biridir. Bu deneyimin de gösterdiği üzere yanlış ilerleyen bir vekâlet ilişkisi, siyasete olan güveni azaltmak sonucunu getirebilir. Bu iki temel meseleye ek olarak popülist siyasetin, liderde cisimleşen karar verme mekanizması ve anı, “yönetme krizi” yaratmaya potansiyel açmaktadır. Bu açıdan, yönetme krizi lider ne kadar iyi bir politikacı olursa olsun, kritik anlarda tarihsel hatalar yapmayı getirebilir. Ki 7 Haziran seçimleri öncesi-sonrasında yapılan kritik açıklamaların karar alma süreçlerinin niteliği bunun en bariz örneğidir.
Nihayetinde, 24 Haziran seçimleri ile birlikte fiili olarak da oyunun kuralları değişti. Yasa bambaşka bir hale büründü. Bonapartist rejimin temeline oturdu. Kuşkusuz ki yasa değiştiğinde düzen değişir ama siyaset yapma olanakları kendisini yeniden var eder. HDP önündeki en esaslı engel siyaset yapma olanakları önündeki bariyerleri kaldırmaktır. HDP için artık yüzde onluk barajın bariyer olma anlamı kalmamış, tarihin çöp sepetine atılmıştır. HDP için siyaset yapma olanaklarını açmak adına siyasal özne haline gelme anı, AKP MHP koalisyonunun kendisine dayatılan “insan dışılaştırılan öteki” olmaktan kurtulma anıdır. Bu kurtulma anı, HDP’yi sınırsız olanaklarla buluşturabilecek bir özgürleşme anına tekabül eder. Dolayısıyla, öncelikle siyasi iktidarın HDP üzerinde yarattığı yalan deryasını yırtmak gerekir.
Sonrası muhakkak ki, doğru temelde bir örgütlenme ve organizasyon ile kendiliğinden gelecektir.