Kadına karşı şiddette, ekonomik ve siyasal yapısı ile devletin ve toplumsal kültürün erkek faktörünü göz ardı etmek mümkün değilse de, AKP iktidarı döneminde kadına yönelik şiddet olaylarındaki artışta, var olan nedenlere ek olarak öne çıkarılan cinsiyetçi yaklaşımların etkisi reddedilemez.
Kadının giyim ve yaşam tarzını tecavüz nedeni olarak ortaya koyan bu anlayış, okullarda bile kız erkek ayrımı yaparak, toplumun kafasına kadını baskılayan cinsiyetçi anlayışı daha da yerleştirme çabasında bu gün. Kadını cinsel ve bağımsızlığı olmayan bir nesneye indirgeyen bu anlayış, erkek kapitalist devleti, cinsiyetçi erkek iktidarı ve ruhunu yönettiği gerçek erkeği kadının sahibi konumuna getirmekte ve kadının bırakın yaşadığı fiziki ortamların ve giyiminin denetlenmesini, emeğinin sömürülmesini, beyninin içini dahi yönetimine alma gayretinde.
Oysa işin bu yanından, yani özgür ve bağımsız düşünceyi ve yaşamı kadına yasaklayan, onu pasifleştiren bu anlayışın da şiddetin kendisi olduğundan ve buna karşı yapılacak şeylerden pek söz edilmiyor bu gün. Sözü edilen; cinsiyet ayrımcılığına karşı yasaların yapılması, etkili devlet koruma mekanizmalarının oluşturulması, tedavi ve rehabilitasyon merkezleri, sığınma evleri, koruyucu ekonomik ve sosyal sistemler geliştirilmesi ve benzeri pek çok şey ki, bunlar şiddetin kaynağını değil sadece fiziki boyutu ile sonuçlarını hedef alıyor.
Ve bu güne kadar bu yolda kadına yüklenen rol, bireysel kurtuluşu için savaşmaktan ibaret. Yani, şiddet tehdidi altındaysa koruma tedbirleri alması, devletten koruma istemesi ve sair… Oysa deneyimlerle biliyoruz ki bu önlemler kadını fiziki şiddetten bile korumaya yetmiyor. “En başarılı” yöntemler bile, belli bir süreliğine kadını dayaktan ve öldürülmekten koruyor, o da belki! üstelik, alınan hiçbir önlem, kaybettiği özgürlüğünü ve kimliğini geri getirmiyor kadına.
Bu “çaresizlikle” şiddetin kaynağına inerek durumu bir kez daha gözden geçirdiğimizde, militarizmin etkisini ve bu etkiye dokunulmadığını görüyoruz. Militarizmi, sadece ordunun devlet yönetimine ve toplumsal yaşama açık müdahalesi olarak görürsek, bu tespit bu gün için bir zorlama olarak görünür elbet. Ancak askeri yöntemlerin ve anlayışların toplumda yer bulması, yaşaması olarak tanımı genişlettiğimizde, evlerin, işyerlerinin nasıl birer küçük kışla olduğunu anlamak zor olmayacaktır. Mantığın, düşünmenin, özgürlüğün yasaklandığı, hiyerarşinin ve şiddetin hakim olduğu bu sivil kışlalarda baba, koca, müdür, patron hatta burnunu yatağımıza kadar sokan başbakan komutanlığında yaşamak zorunda kalan insanlar, kadınlar ve çocuklar için hükümranın yakasındaki pırpırın sayısı, yüreğine ve beynine saldığı esaret kadar…
Bu yüzden kadının özgürleşmesi, sadece fiziksel şiddetten değil, ruhunu hedef alan şiddetten de kurtulmasını gerektiriyor. Bu yolda bazı çabalardan söz edilebilir elbet. Örneğin, kadın vicdani ret hareketi. Bu hareketin amacını, sırf zorunlu askerliğe karşı olmakla sınırlamayıp, militarist anlayışın şekillendirdiği sivil kışlaları ve bu kışlaları yaratan anlayışı dağıtmak olarak genişletmek, bu ve benzer hareketleri kadınlar arasında yaygınlaştırabilmek, kadına karşı şiddetin köklerine kılıç sallamak olacaktır.
25 Kasım ve kadın vicdani ret hareketi
Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü olarak kabul gören bir 25 Kasım’ı daha geride bıraktık. Evet, sadece bu tarihi geride bıraktık ve ne yazık ki kadına karşı şiddet tam hız devam ediyor. Üstelik, tekrar sayısı ve vahşet katsayısı artarak.