Üçüncü Dünya Savaşı nasıl bir savaş? Sürünen bir savaş… Bu savaşta topyekun zafer ya da mağlubiyet yok. Kalıcı ittifaklar yok.

Örneğin Hitler’in Polonya’ya saldırmasının ardından İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilanına benzer bir savaş ilanı yok.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın önceki İki Dünya Savaşına benzer bir yanı hiç yok.

Savaş aslında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının hemen ardından başlayan uluslararası pazarları yeniden paylaşma sürecinin bir sonucudur. Sosyalizmin yıkılmasıyla bir anda “sahipsiz” kalan Devlet mülkiyetindeki muazzam Rus ve Orta Asya pazarı, Doğu Avrupa pazarları, sosyalist ülkelerin nüfuz alanındaki Irak, Suriye, Yemen v.s. gibi ülkelerin pazarları küresel ve bölgesel emperyalistlerin akınına o zaman uğradı.

Savaş Berlin Duvarı’nın 9 Kasım 1989’da yıkılmasından hemen sonra, ABD’nin Irak’ı 17 Ocak 1991 tarihinde havadan bombalamasıyla ilk işaretini verdi. “Soğuk Savaş” ABD’nin zaferiyle bitmiş ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlamıştı.

Savaşın asıl işareti ise tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan ünlü “suikast” gibi PKK Önderi Öcalan’a karşı Ekim 1998’de başlayan ve 15 Şubat 1999 tarihinde sonuçlanan “uluslararası komplo” ile verildi. 11 Eylül 2001’de El Kaide’nin “İkiz Kulelere” saldırısının hemen ardından 7 Ekim 2001’de ABD Afganistan’a karşı savaş açtı, bunun da ardından  ABD ve müttefikleri 20 Mart 2003 tarihinde Irak’ı işgal etti.

Kronolojik tarihler şu gerçeği gözler önüne seriyor: Üçüncü Dünya Savaşının hazırlığı PKK’nin öncülüğündeki Kürt özgürlük mücadelesinin savaş koşullarından yararlanarak statü kazanmasını önlemek amacıyla 15 Şubat 1999’da Öcalan’a karşı gerçekleştirilen “uluslararası komplo” ile yapılmıştı. Komplo ile PKK’nin tasfiyesi amaçlanmıştı. Böylece savaş sürecinde “üçüncü güç” aradan çıkartılacak, savaşta kim kazanırsa kazansın, sonuçta küresel ve bölgesel güçlerden biri kazanmış olacaktı. Kısaca Kürtsüz bırakılacak olan bölge savaşanlar arasında kimine az kimine çok pay düşerek, paylaşılacaktı.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın sürünen bir savaş haline gelmesi, “uluslararası komplo”nun başarısızlığa uğratılması yüzündendir. Eğer komplo başarıya ulaşsaydı, PKK tasfiye edilebilseydi, bölgenin paylaşılması çoktan gerçekleşmiş olacaktı. “Kürt faktörü” savaş hesaplarını altüstü etti. “Arap Baharı” kışa döndü. Rojava devrimi zafere ulaştı. Suriye rejimini devirmek, ardından İran’a saldırmak, sonuçta Türkiye’yi hizaya getirmek mümkün olmadı. Ve işte bu gelişme Üçüncü Dünya Savaşında devletler arası ilişkileri karma karışık hale getirdi.

Bu satırları şunun için yazdım: Savaşın her evresinde, savaşın şimdi sona ereceğine dair beklentiler temelsizdir. Bu savaş safların her evrede değiştiği bir savaştır; tek perdelik bir piyes değildir. Çok perdelidir.

O nedenle, örneğin şu sıralarda Türkiye’nin haline bakmak savaşla ilgili doğru analiz için iyi olur. Erdoğan Türkiyesi iki baş aktörün masa tenisinin her setinde patlak pingpong topu gibi bir oraya bir buraya savrulmakta. Şimdi tek bir sete bakarak “şöyle olacak, böyle olacak” demenin anlamı yoktur.

Ancak şu gerçeği, özellikle Türkiye’ye, bu ülkeye bağlı samimi Türk yurtseverlerine bıkmadan usanmadan anlatmak gerekiyor: Öcalan’a karşı gerçekleştirilen uluslar arası komplo yalnız Üçüncü Dünya Savaşına bir hazırlık olmakla kalmadı. Aynı zamanda PKK Önderinin yıllar önce ilan ettiği gibi, komplo Türkiye’ye karşı da bir komploydu.

Bunu anlamak için Komplodan bu yana yaşananları hatırlamak iyi olur: Komplo sonrasında Türkiye ABD tarafından “ılımlı İslam” bayrağı altında maceradan maceraya sürüklendi. AKP bir “proje” olarak Türkiye’nin başına bela oldu. Ülke vesayetçilerle dinci siyaset arasına sıkıştı. Sonunda rejim faşist karakter kazandı. Ekonomi çöktü. Ülke Üçüncü Dünya Savaşında bölgedeki bütün pazarlarını kaybetti. Rusya ve ABD arasında “şamar oğlanına” dönüştü.

Ve şimdi Erdoğan bu savaşın sonunda “mağluplar masasından” en az zararla kalkmak, iktidarının ömrünü uzatmak ve hedef olarak da sadece Kürt halkına karşı en büyük zararı vermekten başka hiçbir perspektife sahip değil.

Bu çıkmaz sokak büyük tehlikelere gebe. Erdoğan yıkılmamak için her yola başvurabilir. Şu sıralar havuz medyasında pompalanan “darbe” söylentileri, Erdoğan’ın yeni bir “Allahın lütfunu” elde etmek için “darbe” ortamı yarattığını gösteriyor. Savaşın krizi derinleştirmesiyle birlikte Erdoğan’ın yeni bir “Olağanüstü Hal” ilan etmesi işten bile değil. Elindeki SADAT’la, “Bekçi” kılığındaki “kahverengi gömleklileriyle”, Ağar ve benzerlerinin “kontr gerilla” elemanlarıyla ülkeyi kaosa sürüklemesi büyük bir tehlike olarak karşımızda duruyor.

Yapılması gerekenleri HDP 23 Şubat Kongresinde ilan edecek. Medyaya yansıyan haberlere göre, HDP “Kürdistan’da Kürt ulusal birliği ve Türkiye’de demokratik ittifak” için kolları sıvayacak.