12 Eylül’ün son mahkumu olarak ömrünün 35 yılını cezaevlerinde geçiren Hasan Gülbahar, kötü koşullara karşı verilen direnişlerde ölümlerin en çok sivil hükümetler döneminde yaşandığını hatırlattı.

Henüz 19 yaşında olduğu 1981’de “TİKKO üyesi olduğu” gerekçesiyle tutuklanıp dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde müebbet hapse mahkum edilen Hasan Gülbahar, Anayasa Mahkemesi’nin hakkında verdiği “hak ihlali” kararının ardından cezasının mahsup edilmesiyle tutuklu bulunduğu Tekirdağ Cezaevi’nden 11 Aralık’ta tahliye oldu. Duvarların dışına çıkabildiği 1,5 yıllık bir sürecin dışında hayatının 35 yılını geçirdiği cezaevinden 59 yaşında çıkan Gülbahar, kamuoyunda “12 Eylül’ün son mahkumu” olarak tanındı.

Gülbahar’ın tutuklanması akabinde diğer birçok sosyalist devrimcinin gibi askeri yönetim tarafından götürüldüğü ilk adres İzmir Foça’da bulunan Çıkarma Filosu Komutanlığı olmuş. Ardından sırasıyla Mersin, Malatya, Kocaeli, Kayseri, Ermenek, Kandıra, Bafra cezaevlerinde kalıp, son olarak Tekirdağ F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan Gülbahar, buralarda geçirdiği yıllar içerisinde ‘tek tip’ elbise dayatmasından açlık grevlerine, 2000’li yıların başında girişilen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ndan ‘F Tipi’ hapishanelere uzanan birçok olay ve gelişmelere tanıklık etti.

Cezaevinde uzun süre kalmış olması itibariyle kendisinin de kalp rahatsızlığı ve göz tansiyonu gibi birçok sağlık sorunu yaşadığını paylaşan Gülbahar, özellikle hasta tutukluların sağlığa erişim haklarının engellendiğini aktardı.

Tecridi derinleştirme konsept gereği

Cezaevinin kötü koşullarına karşı ölüm oruçlarıyla direniş gösterildiğini, bu eylemlerde ölümlerin ise en çok sivil hükümetler döneminde yaşandığını söyleyen Gülbahar, cezaevlerinde Öcalan’a dönük tecridin sonlandırılması talebiyle süren açlık grevi eylemlerine de dikkat çekti. Gülbahar’a göre, tecrit politikası mevcut iktidarın hedef aldığı Kürt kazanımları ve toplumsal barışa yönelik yürüttüğü politikalarla derinleştirildi. DTK Eşbaşkanı ve HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in başlattığı açlık grevinin halkın nasıl yaşamak isteğiyle bağlantılı olduğunu vurgulayan Gülbahar, bunu şu sözlerle açıkladı: “Savaş politikasına karşı barışı, baskı politikasına karşı özgürlüğü, hak, hukuk ve adaletin bir kenara bırakılmasına karşı toplumsal barış, adalet, hukuk ve özgürlük için açlık grevine girerek çıkılmış bir yol var. Halk bu taleplere yanıt verip, açlık grevine destek verdiği ölçüde kendi toplumsal yaşamı ve nasıl bir siyasal ortamda yaşayacağını belli edecektir. Tercih bir yanda özgürlükten, demokrasiden, eşitlikten ve barıştan yanadır. Bunun için bu eylemi sahiplenmek gerekir.”

Destek vermek çok önemli

 Bu eylemin amacına ulaşması için tutuklu aileleri ve demokratik kamuoyunun destek vermesinin önemi üzerinde duran Gülbahar, ”Cezaevinde bulunanlar her şeyi göze alarak bir şey yapıyor. Aileler buna sahip çıkarak eylemlerin yaygınlaşmasıyla buradan bir sonuç çıkar. Tutuklular İmralı tecridinin kalkmasını istiyor. Bu demokratik talep, kabul edilemeyecek bir noktada değil” ifadelerini kullandı.

 İktidar teslim almak istiyor

 Gülbahar, tecride karşı sürdürülen eylemselliklere dair sessizliğe bürünen AKP’nin derinleştirdiği savaş politikalarını da yorumladı. Kürtlerin ulusal hak ve istemlerinin önüne geçmeyi Türkiye’nin, genel bir politika olarak savaşı benimsediğini ifade eden Gülbahar, “Gerek içeride gerekse de dışarıda her türlü demokratik hak ve özgürlük istemlerini, bunun geniş kitleler tarafından sahiplenmesini etkisiz kılma amaçlanıyor. Bugün Türkiye hakların karşısında sokakların bir hak arama alanı olmaktan çıkartılması gibi bir politikayı esas alan bir iktidar bulunuyor. Bu politikalar cezaevlerini de teslim almaya dönük uygulanılıyor. İktidarın savaş politikası, bu nedenle aynı zamanda cezaevlerini de teslim almaya dönük” diye konuştu.

 

MERSİN