Maraş Katliamı’nda kimler öldürüldü? Bu insanların bu dünyada yaşadıklarını gösteren hiçbir iz, hiçbir belirti yok mu? Anmalarda, etkinliklerde onları görmemizi sağlayacak, böylece unutmamızı önleyecek birer fotoğrafları neden yok? Aileleri, çocukları nerede? Halen katliamın izi var mı üstlerinde? Yaşadıklarını unuttular mı? Travmalardan kurtulabildiler mi? Nasıl acılarla karşılaştılar?
Maraş Katliamı’yla ilgili buna benzer pek çok soru sorulabilir. Yeni çıkan “Beni Sen Öldür” kitabına taşıdığım araştırmada, bu sorulara yanıt bulmaya, katliamda ailelerinden insanları kaybedenlerin yaşamlarına mercek tutmaya çalıştım. Bu yazı da bu görüşmelerden birkaçını ihtiva ediyor.

‘Bizi mahvettiler, nerdeydiniz?’

Fatma Bil, katledilen oğlunun cenazesinin başında, iki torunuyla birlikte, kendisi de yaralı bir vaziyette sabaha kadar beklemiş bir anneydi. Fatma Anne’ye gittim. Tanıdık biri olmadan gitmek doğru olmayacaktı. Beni tanıması mümkün değildi, sonuçta yaşlı insanlardı. Yanımda komşu bir kadınla birlikte gittik. Üçümüz Kürt Alevi ve aynı aşirettendik. Birbirimizle kaynaşmamız, birbirimizi anlamamız kolaydı. Daha doğrusu öyle sanıyordum. Komşu kadın kapıyı çaldı, kapı açıldı. Cüsseli, yaşlılığından dolayı ufalmış bir kadın açtı kapıyı. Klasik Kürt giysileri içindeydi. Kapıyı açtığında komşu kadını tanıdığı için ilk önce bakışlarını onun üzerinde yoğunlaştırdı. Bana yabancı bir bakış fırlattı ve tekrar komşu kadına döndü, soran bakışlarla. Komşu kadın, Kürtçe, meramımı, neden geldiğimi anlattı. Kadın söylenenleri dinlerken rahatsız olduğunu belli ediyor, huzursuzlanıyor, anlaşılmaz kelimelerle rahatsızlığını gösteriyordu. Komşu kadın da, ben de onun itirazlarını önlemeye yönelik cümleler kurmakla meşguldük.
Birden beklenmedik bir şey oldu, kadın kapıyı üstümüze kapatarak içeriye girdi ve bizi kapının önünde bıraktı. Komşu kadın da beklemediği bu duruma şaşırdı. Ben pek şaşırmadım ama beklemiyordum da. Tekrar kapıyı çaldık. Komşu kadın şaşkınlık içindeydi ve kızıyordu hafiften. Ben kızmamasını söylüyor, sakinleştirmeye çalışıyordum. O ise kapıyı çalıyordu sürekli olarak. Daha sakin çalmasını istedim ve birkaç çalıştan sonra kapı tekrar açıldı.
Yaşlı Fatma Ana, bu defa itirazlarını daha net ifade etti ve görüşmek istemediğine dair bir kararlılık koydu ortaya. Ancak benim rehberliğimi yapan komşu kadın da kararlı ve daha ısrarlıydı. Yabancı olmadığımı, yanlış bir şey yapmayacağımı anlatıyor ve yaşlı anneyi ikna etmeye çalışıyordu.
 Anne kapıyı sonuna kadar araladı ve bizi içeri aldı. Eline sarıldığımdaysa hiç beklemediğim bir gelişme oldu: Anne beni kucağına bir bebeği sarar gibi sardı ve başladı hıçkırarak ağlamaya. Dakikalarca sürdü. Ağlarken sürekli olarak, “Şimdiye kadar neredeydiniz? Bizi mahvettiler, siz nerdeydiniz” diyor, ağzından çıkan her sözcükle birlikte hıçkırarak ağlıyordu. Halen kollarının arasında, göğsüne bastırılmış durumdaydım ve ben de ağlıyordum. İçeri gittik sakinleştiğinde. Orada da birkaç defa yaşandı aynı durum ve derdini anlattı saatlerce.

Kimse sağ ve sağlıklı değil

Selda Bilmez, ilk görüştüğüm insanlardan biriydi. Katliam günlerinde on altı yaşında ortaokula giden, güzel hayalleri, umutları, heyecanları olan bir genç kızken katliamı yaşamış. Annesi, Hasan ve Ali abileri öldürülmüş, babası İbrahim ağır yaralanmıştı. Katliamdan sonra Mersin’e göçmüşler.
 Babası Mersin’e geldiğinde artık iki yakası bir araya gelmemiş. Ne yaptılarsa eski düzenlerini kuramamışlar. Bütün bunlar yetmemiş gibi sıkıyönetim geldiğinde köyde annesinin ve kardeşlerinin mezar taşlarında yazılı olan Nazım Hikmet’in şiirindeki, “Ölenler dövüşerek öldüler” mısrasından dolayı baba İbrahim Bilmez on beş gün gözaltında tutulmuş, mezar taşları da kırılmış. Selda ağlıyor, sel gibi akan gözyaşlarını siliyordu. Susuyordum ben, söyleyecek bir şey bulamamanın ağırlığı altında kahrolarak.
Selda, kendisi ve kardeşlerinin halen bu katliamın etkisi altında olduğunu, hiçbir gün bu etkiden kurtulamadıklarını, hayatlarının bu katliamın gölgesi altında yaşandığını söylüyordu. Katliam, herkesin hayatını alt üst etmişti. Kimse sağ ve sağlıklı değildi. Selda Bilmez de bunu söylüyordu. Selda anlattıkça ben çarpılıyordum. Yüreğim kabarıyor, gözlerim yaş doluyordu.

Gerçeği tesadüfen öğrendiler

Hacı Bektaş Bozkurt’un iki kızı vardı, henüz çok küçüklerdi. İki erkek kardeşiyle birlikte Maraş Serintepe’de yaşamaktaydı. Evi henüz yoktu. İmam Ergönüllerin evinin bir odasında kiracıydı. Hacı Bektaş hunharca öldürüldüğünde Hacı’nın annesi ve babası torunlarını yanlarına almışlar. İki küçücük kız çocuğuna bir süre dedesiyle nenesi bakmış, büyütmüşler. Bir süre sonra kızların amcası Veli evlendiğinde kızları yanına almış.
Bundan sonra Hacı’nın kızlarını Veli ile Veli’nin eşi büyütmüş. Hacı’nın kızları uzunca bir süre Veli’yi babaları, eşini anneleri, Veli Amcalarının çocuklarını da kardeşleri bilmişler, öyle büyümüşler. Veli’nin çocukları daha küçük oldukları için onları hep ablaları bellemişler. Kızlar okula gittikten bir süre sonra kardeş olmadıklarını bir tesadüf sonucu öğrenmişler ve bu durum bir süreliğine, tek başına bir depresyon sebebine dönüşmüş. Çocuklar günlerce kardeş olmadıklarını öğrenmiş olmanın ve babalarının öldürülmüş olmasının ızdırabını yaşamış.

‘Gömleğinin düğmesinden tanıdım’

Musa Funda o dönem Maraş’ta hem ekonomik hem de siyasal olarak gelişmiş, genç bir insandır. Çevresinde sevilen ve etkili biridir. Komşusu olan Musa Sunaların evine saldırıldığında onları korumak amacıyla silahını alıp gitmiştir. Musa Funda silahıyla gösterdiği direnişle Musa Sunaların evine girilmesini uzun süre engellemiştir. Ancak hain bir tuzak sonucunda Musa Funda vurulduğunda artık katliamcılar Sunaların evine de girmişler, korkunç ve vahşi bir katliam yapmışlar.
Musa Funda’nın eşiyle görüşmeye gittik. Yanımda Musa’nın eniştesi Mahmut Akyol da vardı. Musa’nın eşi Elif, katliam esnasında sekiz aylık hamileymiş. Musa Funda’nın kızı, ölümünden kırk gün sonra doğmuş. Kızın adını Kader koymuşlar. Artık genç bir kadın olan Kader, yaptığımız görüşme esnasında çay dolduruyordu. Boş bulundum ve hayatımın en büyük gaflarında birisini yaptım. Kader’e babasızlığın nasıl bir şey olduğunu sordum. Bu korkunç duygusuz soruya karşı Kader, şiddetli ve acı dolu olduğu çok belirgin olan bir bakışla cevap verdi. Çok kötü oldum o anda. Böyle bir soru sorulamazdı, sormamalıydım, hemen özür diledim.
Kader babasını hiç tanıyamamıştı. Gelmesini bekleyeceği bir babası yoktu. Ve Kader, hem babasını görmemişti hem de hiç göremeyecek, hep babasız yaşayacaktı bu dünyada.
Musa’nın eşi Elif, Musa’nın öldürüldükten sonra ateşe atılarak yakıldığını ve kocasının cesedini “sabahtan giydiği gömleğin düğmesinden tanıdığını” söylüyordu.
Kader babasızlığının acısını, Elif eşinin yokluğunun hüznünü gözyaşlarıyla anlatmaya çalışıyorlardı. Ben her görüşmeden olduğu gibi bu görüşmeden de, yüreğim kanayarak ayrıldım.

‘Hasan’ımı öldürdüler’

Hasan Yüzüak, katliamdan kurtulmak için araba temin etmek amacıyla evden çıkmıştı. Birkaç adım sonra uzun menzilli silahla vurdular.
Hasan’ın çocukları olan torunlarını Haney Ana büyütmüştü. Hasan’ın ailesini aramaya başladım. Önce bir kardeşinin evine gittik. Burada istediğimiz sonucu alamadık. Bu arada komşulardan biri bize çok doğal bir durumu anlatır gibi bir şey anlattı: Hasan’ın annesi Haney, bir parkta vakit geçiriyormuş. Söylenen parka gittik. Başka kadınlar vardı ancak Haney Ana yoktu. Mutlaka geleceğini söylediler. Biraz sonra gerçekten de söylendiği gibi geldi Haney Ana. Etrafta dolaştı, bir süre tanıdıklarını selamladı. Hüzünlüydü. Sürekli ağlıyormuş gibi bir görüntü veriyordu. O yana dönüyor ağlıyor, bu yana dönüyor ağlıyordu.
Bir banka oturduğunda yanına sokulduk. Bana yardımcı olan arkadaş Kürtçe anlattı, kendisiyle görüşmek istediğimizi. Sonra neden görüşmek istediğimizi ve benim kim olduğumu anlattı. Anne bütün bunları dinlerken, sanki biraz önce anlattığı bir konuyu anlatacakmış gibi hazırlanıyordu. Zaten konunun anlatıldığı ilk cümleden sonra anne, derdini anlatmak için sabırsızlanmaya başlamıştı. Arkadaşın anlattıkları Haney Ana için yeterli olmuştu.
 Anne hazırlandı derdini anlatmaya. Sanki derdini anlatmak için bugünü bekliyormuş gibiydi. Derdini dinleyecek birilerini bulmuştu. Bugüne kadar dağa anlatmış, kuşa anlatmış, bunların olmadığı zamanlarda kendi kendisine anlatmıştı. Görenler, tanıyanlar anlamsız anlamsız bakmışlardı Haney Ana’nın kendi kendine konuşmasına. Tanımayanlar bir başka bakmışlardı. Hiç kimse sormamıştı neden ağladığını, neden kendi kendine konuştuğunu. Merak eden de olmamıştı. Herkes kendisine yaşıyordu, kimse Haney Ana’nın derdinden haberdar değildi. Ne olacaktı ki? Aradan bunca yıl geçmiş, unutturulmuştu katliam. Kim bilirdi ki Haney Ana’nın ciğerinin yandığını? Kim anlayabilirdi, onun yüreğinin yangınını?
Uzatmadan başladık biz de onu dinlemeye. “Hasan’ım,” dedi, “Hasan’ımı öldürdüler, ciğerimi yaktılar. Küçücük çocukları kaldı ortalıkta. Onlar için ağladım, onların baba demelerine, etrafta babalarını aramalarına ağladım.”
Haney Ana bir saate yakın dertlerini, oğlu Hasan’ı anlattı. Çok sevdiği belli olan, adlarını dilinden düşürmediği torunlarını anlattı. Hep hüzün, hep acı, hep kanlı bir geçmiş vardı anlattıklarında. Bazen hüznünü kontrol edemedi, ağladı; bazen hüzünlü bir duruşla yetindi.
 Haney Ana’dan ayrıldık, ellerini öperek. Acısına ortak olmanın huzuru içindeydim, ancak onun yaşadığı bu acıları önleyememiş ve bugüne kadar acısına ortak olamamış olmanın derin huzursuzluğu da sarmıştı içimi. Haney Ana’yı sonraki bir gidişimde sordum. Tekrar görmek, ellerinden bir kez daha öpmek istiyordum. Ona bir hediye veremeyecek, ona bir çay ısmarlayamayacaktım. Bari ellerini öpeydim ve bir karanfil vereydim. Haney Ana’nın zaman geçirdiği parka gittim. Yoktu. Birkaç defa daha gittim, yine bulamadım. Dayanamadım, sordum oradakilere. Öldüğünü söylediler.  
Onunla yaptığım görüşme, çektiğim fotoğraflar ve yaptığım kayıtlar, en değerli hatıralar artık. Ayrıca Haney Ana’nın ölümü, benim de çalışmaya dört elle sarılmama yol açtı. Çünkü bu insanlar, doğanın kanunu olarak gideceklerdi birer birer.

Yaşamları hep aynı karanlıkta sürdü

Maraş Katliamı’nda katledilen Mehmet Mengücek, katliamcılara karşı mücadelenin en önemli figürü olarak kazınmıştı hafızalara. Kız kardeşinin düğününü bırakmış, halkının yanında katliamcılara karşı mücadele etmeye gitmişti.
Mehmet katledildiğinde, annesi, babası ve kız kardeşleri günlerce kendilerine gelememişlerdi. Babasının bir süre dili tutulmuş, konuşamamıştı. Annesi hep küs kalmıştı oğluna. Hep kızgındı; affetmiyor, affedemiyordu. “Neden gitti” diyordu etrafına. “Bizim ona nasıl ihtiyacımızın olduğunu bilmiyor muydu?” Bu sorular Mehmet’in anne ve babasının sormaktan hiç vazgeçmedikleri sorulardı. Cevap aramak değildi maksatları. Acılarını bu sorularla dindirmeye çalışıyor, bu sorularda arıyorlardı teselliyi.
 Mehmet Mengücek’in üç kızı vardı katledildiğinde. Katlinden sonra bu kızların ikisi ölmüştü. Katliam sadece o günlerle sınırlı kalmamış, devam etmişti. Aileler paramparça olmuş, çocuklar ya babasızlıktan ya annesizlikten ölmüşlerdi. Katliama maruz kalan bu insanların yaşamları hiç düzelmemiş, hep katliamın karanlığı altında sürmüştü.

Dilek o günden beri dilsiz

Fadime Boz’un hikayesi de yürek burkan hikayelerden biriydi. Fadime Boz, katliam esnasında Serintepe Mahallesi’nde oturmaktaydı. Saldırılar başladığında eşi ve çocuklarıyla birlikte mağdur insanların sığındıkları eve doğru koşmaya başladılar. Bir arada olmanın güvenine sığınmak istiyorlardı. Uzun menzilli silahlarla hakim noktalara konumlanmış olan saldırganlar iş başındaydı. Fadime Boz’u ve altı aylık oğlu Yılmaz’ı vurdular. Annesiyle birlikte olan Dilek, annesinin ve kardeşinin kanlar içinde yere yığıldıklarını gördüğünde, Ahır Dağı’nın bile unutamayacağı bir çığlık attı. O çığlıktan sonra Dilek, derin bir sessizliğe gömüldü ve sağır dilsiz oldu.
Dilek, o günden bu yana hayatına sağır ve dilsiz bir insan olarak devam etmektedir. Aynı anda birlikte olan Dilek’in kardeşi ise bu konuda konuşmak istememektedir. İşte Maraş Katliamı, bu denli vahşi sonuçların yaşandığı bir katliamdır. Dilek’in yaşadıklarını katliamın bilançosu dışında düşünmek mümkün müdür?

İnsanlardan uzak duruyor

Tirke Ana, katledilen Hasan Cengiz’in eşidir. Eşi öldürüldükten sonra yokluk ve yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilmiştir. Tirke Ana’nın eşinin ölümünden kısa süre sonra doğan kızı, bakımsızlıktan ve yoksulluktan dolayı ölmüştür. Bir diğer kızı, ölümünden bir süre sonra babasının ölümüne dayanamamış, ağıt yaka yaka ölmüştür. Tirke Ana’nın bir oğlu vardır, o da birkaç yıl sonra bir iş kazasında ölmüştür. Bütün bir aile darmadağın olmuştur. Tirke Ana, yaşadıklarından ve yoksulluktan çok etkilenmiş ve bu etkiye uygun bir davranış geliştirmiş, insanlardan uzak durmaya başlamıştır.

Hikayeler neden önemli?

“Beni Sen Öldür” çalışmasıyla ilk kez katliamda öldürülen insanların evleri ziyaret edilmiş oldu. Bu ziyaretler ve sonuçları başlı başına bir yazı konusudur. Umarım fırsat olur da bu amaçla aldığım notları değerlendirme imkanı bulurum. Bu çalışma kapsamında katliama maruz kalmış ve ailesinde can vermiş kişiler olan bu insanlar, ilk defa bir başkası tarafından ve katliamda yaşadıkları acıları paylaşmaları için ziyaret edilmiş oldular. Bu durumun kayda geçmesi önemlidir. Elbette bundan önce de bu insanlar, parça parça ziyaret edilmişti. Ancak “Beni Sen Öldür”, bu çerçeveyi aşan bir özelliğe sahiptir. Katliamda katledilenlerin tamamının ailesi, bu çalışma kapsamında ziyaret edildi. “Beni Sen Öldür” kitabıyla, Maraş Katliamı‘nda katledilen insanların, 36 yıl sonra ilk defa fotoğrafları ortaya çıkarılarak kamuoyuna sunuldu.
Böylece bu çalışmayla katledilen insanlarımız birer sayı olmaktan çıktılar, ete kemiğe büründüler. Bu insanların kim olduklarını, nerede, ne iş yaptıklarını, yakınlarıyla görüşerek öğrenme imkanımız doğdu. Bu imkana sahip olmak, katliamın unutulmasını zorlaştırır. Fotoğraf ve hikayelerini kafamıza ve yüreğimize nakşettiğimiz bu insanlarımızı unutmak, soyut sayılarla ifade edilen insanları unutmaktan daha zordur.
Bu katliamı yaşamış olan insanların katliamın yarattığı travmadan kurtulamadığı, bu vesileyle ortaya çıkmış oldu. Bu insanların yıllardır yaşadığı dramlar, katliamın sadece katliam günlerinde öldürülen insanlarla sınırlı kalmadığını da göstermiştir. Özetle bu katliamı yaşayan hiç kimse sağ ve sağlıklı kalmamıştır.
 Maraş Katliamı’nı yaşayan insanların hepsinin yurt dışına gittiği ileri sürülüyordu. Bu çalışma vesilesiyle şaşırtıcı bir biçimde, katliamda canlarını kaybetmiş olan insanların büyük bir kısmının yakınlarının ülkede olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece bu bilginin de bir ezber olduğu anlaşılmış oldu.

 Bunların dışında sayısız bilgi ortaya çıktı. Bu bilgi ve olguların önemli bir kısmı “Beni Sen Öldür” kitabına alındı. Ancak hem kitapta olanları hem diğerlerini böyle bir yazıya taşımak, kolay da değil, gerekli de değil. Maraş Katliamıyla ilgili bir insan olarak rahatça söyleyebilirim ki, bu insanları dinledikten sonra, bu katliamı ne kadar az bildiğimi gördüm. Hiç kimse bu insanların hikayelerini derli toplu bir biçimde öğrenmeden, hafızasına kazımadan, bu katliamı tam ve eksiksiz olarak öğrendiğini düşünmesin.


AZİZ TUNÇ