Zarife Kocamış, 82 yaşında bir Dêrsim kadını. Dêrsim soykırımına çocuk yaşlarda tanık olur. Kocamış ailesi askeriye tarafından toplanır, mal varlığına el konulur, Eskişehir'e sürgüne gönderilir. Soykırımı bütün ayrıntılarıyla hatırlayamazsa da belleğine kazınan ağıtlarla büyür.
Onu, Munzur Ovacık gözelerinde bir duvarın dibinde otururken görüyoruz. Hem asi hem de durgun bir duruşu var. Yüzünden, on yılların acılarını okunabiliyor. Ovacık'ın Kedek köyündendir. Oradan önce kamyonla Elazığ'a, sonra trenle Eskişehir'e sürgün edilirler. Rahmetli annesinin anlatımlarından hatırlıyor olup bitenleri: "O kara vagonların sesleri ağıtlarımız ile karışıyordu, gözyaşlarımız da yüzümüzden akıp gidiyordu. O göz yaşlarla birlikte sanki tüm huzurumuz, sevincimiz de akıp gidiyordu." Neden sürgüne gittiklerini soruyoruz: "Asker varmış, vuracakmış yoksa... Ben daha çocuktum... Büyüklerim anlattı bana... Çok şey anlattılar..." Sonra tek tek anlatmaya başlıyor aklına gelen o acı ve hüzün dolu yaşam karelerini.... Köy ve mezralarda bulunan ziyaretlerin nasıl askerlerce yakılıp yıkıldığını, ev, ahır ve tarlaların nasıl talan edildiğini... 

'Çocuklarımız da, toprağımız da bizim'
Zarife Ana, bir an duraklıyor. Sonra "Daha sonra bir subay gelmiş eve" deyip, tekrar susuyor. Susarak anlatmaya devam ediyor acılı hikayesini. "Peki ana, seni yormayalım" diyerek konuyu kapatmaya çalışıyoruz. Ana ise daha düşük bir ses tonu ile, neredeyse mırıldanarak anlatmaya devam ediyor. "Benim amcam o zaman köyün muhtarı imiş. Yüzbaşı mı kimse, imza attırmak istemiş amcama. 'Köyüne terör geliyor mu gelmiyor mu?' sormuş. Amcam da demiş ki 'Köyüme terör gelmiyor. Bizim köye ne asker, ne dövüş, ne o çocuklar geliyor'. İşte bazen istenmeyenleri horlamışlar, köyden uzaklaştırmışlar. Onlar da kimdir ha. Onlar bizim huzurumuzu bozan, gidip askerlere anlatanlardır ha, onları işte köyden kovmuşlar. Yoksa çocuklarımız da bizim, toprağımız da. O devlet var ya, o devlet. İşte o devlet her şeyi yapmış."
 
'Dedemi şehit ettiler'
Ananın aklına birden kaybolan amcası geliyor ve olayı bize kısaca izah ediyor: "Zenginlerdir diye adamları, amcamları ve o diğerlerini topladılar. Devlet onların mal varlıklarına el koymuş. Göndermişler amcamları ama nereye bilmiyoruz. Bulamadık zaten bir daha. Bulamadık."
Asker olayına tekrar değiniyoruz fakat Zarife Ana, kendisini tekrar suskunluğa vuruyor. "Ben askerlerden bir şey bilmiyorum. Onları sorma bana. Ben ne 38 yaşamışım ne de askerleri görmüşüm. Hem bizimkileri sorma, onları bilmiyorsun sen. Tek suçumuz zengin olmaktı, yoksa biz kimselere karışmadık. Tenekeler ile altınlarımızı götürdüler. Şehit ettiler dedemi. Dedem çok iyi bir insanmış. Herkesi severdi, büyük küçük. Herkesi de sayarmış. Şehit ettiler dedemi. Onların köylerini yakmışlar, onları köyden çıkarmışlar. Bizi de toplamışlar, alıp götürmüşler, mala el koymuşlar."


Sürgün yılları ve dönüş
Sonra, Eskişehir'e sürgün edildikleri yılları anlatmaya başlıyor. Yoksulluktan, yerliler tarafından horlanmaktan, utanarak günlerce eve kapanmaktan, kendi yaşıtları çocuklar tarafından aşağılandığı anlardaki hüngür hüngür ağlamalardan, Dêrsim dediği için bakkalcıdan yediği tokattan ve diğer hüzün dolu anılardan söz ediyor. O anlatıyor, bizse sözünü kesmeden, araya girmeden dinliyoruz.
En son ne zaman Dêrsim'e döndüğünü soruyoruz, o anlatıyor: "47'de döndüm. Ovacık'a. Babamın iki üç dilekçesi vardı. İki üç defa şeye gitti, Ankara'ya gitti, hakkını aradı. Haksızlığa maruz kaldım dedi. Gitti hakkını aradı. Babamın dilekçeleri var ha. Aa bunlar şimdi çıkıp bir şeyler araştırıyorlar ya. Ama ben tarihini bilmiyorum ki. Tarihini bilsem söylerim size."
Zarife Ana derin derin gözlerimize bakıyor, sonra gözlerini yavaş yavaş bizlerden çeviriyor, yana bakıyor ve şunu diyor: "Bakın ben artık yaşlıyım, elim ayağım tutmuyor. Yoruldum ha, yaşlıyım. Elimden ne gelir. Sağ olun beni dinlediniz. Dinlediniz de, yoruldum." Onu daha fazla yormadan ellerinden öpüyoruz. Sohbet için teşekkür ediyor, ananın duasını alıyor ve kendisinden usulca uzaklaşıyoruz.

NİHAL BAYRAM/RIZA AYDOÐDU - DÊRSIM