NÛJIYAN ERHAN / ŞENGAL


Erkek aklı en kirli yüzünü kuşkusuz 3 Ağustos 2014 günü Şengal’de gösterdi. Bu zihniyete en büyük cevabı da yine Êzîdî kadınlar verdi. Onlar ‘önce kadını vurun’ diyerek saldırdı, Yekîtiya Jinên Şengalê (YJŞ) ise ‘önce özgürlük’ diyerek ‘Êzîdî Kadınlar İçin İntikam Hamlesi’ni başlattı. 

Hamle kapsamında ilkin özel bir operasyonla 3 kadın 5 çocuk DAİŞ çetelerinin elinden kurtarıldı. 

DAİŞ’in 3 Ağustos 2014 günü Şengal’e saldırısı sırasında Alya henüz 4 yaşında bir çocuktu. Til Azer köyü fakirlerindendi. Kendisini neyin beklediğini bilemeyeceği o kara günde, anneannesine bayram ziyaretine gitmişti. Babası kendilerine iştirak etmemişti o gün. 

Annesinden koparıldı

Köye yakın olan Siba Şêx Xidir’da çatışmalar vardı, aslında herkes bir saldırı beklentisi içindeydi. Qiblet taraflarındaki köylüler gece yarısı kaçmaya başlamıştı bile; yani babasının eşini ve çocuklarını almaya zamanı vardı. Buna rağmen tek başına kaçmayı yeğlemişti. Alya’nın annesi Nadya, 4 çocuğuyla birlikte çetelerin eline geçti. Birkaç kez kaçma girişiminde bulunduğu için de işkencelere uğramakla kalmadı, en ağır cezaya çarptırıldı; çocuklarından koparıldı. Alya’nın 10 yaşındaki ablası ‘yaşı şeriat evliliğine uygun olduğu için’, insanlıktan yoksun bir mahluğa cariye olarak satıldı. İki erkek kardeşi ise çetelerin beyin yıkama okullarında asker olarak eğitilmek üzere alındı. 

Alya ise gözlerine sürme çekilip, dudaklarına ruj sürülüp pazara çıkarıldı. Yüzünde eğreti gibi duran boyalarla çekilmiş fotoğrafları facebook üzeri alıcı buldu. 

Kaçış yolları aradılar

Besma 13 yaşındaydı, Digura köyünde çetelerin eline geçti. Vahşet çemberinde alınıp satılmış, en son 25 yaşındaki Suriyeli Ebu Feysel adındaki çetenin cariyesi olmuştu. Besma, Ebu Faysal’ın telefonunda Alya’nın fotoğrafını görünce, onu yanına almak istediğini söyledi. Alya ile Besma’nın kaderi burada kesişti. 

Besma, bir aracı üzerinden kaçış yolları aradı ve ‘Êzîdî Kadınları İntikam Hamlesi’ bünyesinde özel örgütlenen birime ulaştı. Ardından Alya’yı da yanına alarak iki gün iki gece ağlayarak, korkarak yürüdü, koştu. Sonunda başka yerlerden gelen iki kadın ve dört çocukla birlikte güvenli bölgeye ulaştı. 

İlk sözü ’Ez firotim!’

17 Kasım sabahı birkaç esirin kurtarıldığı müjdesiyle uyandık. Operasyon alanında görev yaptığım için ben de misafirleri karşılamaya gittim. Araçtan inen kadınlar çocuklarının elini sımsıkı tutmuştu. Dikkatimi, misafirleri getiren araçta bulunan Yekîneyên Berxwedana Şengalê (YBŞ) savaşçısının kucağında uyuyan çocuk çekti. Uyandığında uzaklara dalıp dalıp gidiyordu. Yüzünde yaşının kaldıramayacağı kadar ağır bir hüzün taşıyordu. ‘Yaşanabilecek her acıyı yaşadım, bundan ötesi yok’ der gibi… 6 yaşında 60 yıllık bir ömrün kederini taşıyordu Alya. Duruşu, bakışları, sessizliği kadar söylediği iki kelimelik cümle, bıçağın vücuda saplanması gibi  keskin ve yaralayıcıydı: Ez firotim!

6 yaşındaki bir çocuğun kurmak zorunda kaldığı ne kadar da acımasız bir cümle. Ömrünün, minnacık bedeninin kaldıramayacağı bir yazgı. Ölümün nefesi kadar vebali ağır…   

Bir çocuk olduğunu hatırladı

Aileleri gelip DAİŞ’in esaretinden kurtarılanları aldı, Alya hariç. Onu almaya gelen kimse yoktu. Şengal Kadın Birlikleri (YJŞ) savaşçıları, karanlığın uçurumunda takılı kalan Alya’yı alıp başka bir dünyaya götürdü. Kadın savaşçılarla bir öğün geçirdikten sonra gördüm Alya’yı. Bu kez muzip, güleç bir çocuk karşıladı beni. Akşama kadar bir odadan diğerine koşturdu, bahçedeki köpekle oynadı, bir savaşçının omzundan diğerinin sırtına atladı, iki savaşçının saçlarını birbirine bağladı, şakalaştı. İki yıl aradan sonra bir çocuk olduğunu hatırladı Alya. Gül gibi açtı. Ebu Tarık’ın o koca göbeğine nasıl tatlıları indirdiğini, Ebu Faysal’ın tabak kırdığı için Besma’yı nasıl dövdüğünü, kendisi de korkudan ağladığı için nasıl dayak yediğini anlatıp durdu, onu dinleyen savaşçıların yüreğini nasıl dağladığının farkında olmadan. 

Baba adayları geldi

Alya’nın haberi dört bir yana salındı. Akşama kadar altı baba adayı çıktı. Kimileri Güney Kürdistan’da kurtarılan esirler üzerinden ticaret ve rant yapmak için almak istedi, kimileri ise sahiden esir düşen çocukları zannederek geldi. Şengal Kadın Meclisi araştırdı ve sonunda çocuğun gerçek babasını tespit etti.  

‘Beni kimseye vermeyin’ haykırışı

Bir gün sonra çocuğun babasına teslim edileceği söylendi. Kameramızı alıp kadın savaşçıların olduğu noktaya gittik. Kadın Meclisi üyeleri büyük bir sevinçle Alya’ya, babasının onu almaya geldiğini söyledi. Ancak Alya öyle bir refleks gösterdi ki herkes yerinde donup kaldı. ‘Beni bırakmayın, beni kimseye vermeyin’ diye çığlık atarak, YJŞ’li Sorxwîn’e sarıldı. Sorxwîn ‘başka bir yere gidiyoruz’ deyip, babasının olduğu yere getirdi. 

İçeri girer girmez Îlyas, Alya’yı kucaklayıp ağlamaya başladı ama Alya’nın yüzünde o ilk karşılaştığımız günkü ifade. Ölüm kadar sessizdi Alya. Sorxwîn çok korkmuş olabileceğini söyleyip mutfağa götürdü. Mutfağın kapısından girer girmez ,‘Gitmek istemiyorum, beni kimseye vermeyin’ diyerek Sorxwîn’e sarıldı.  

Bu arada bir akrabası, Alya’nın babası İlyas’ın fermandan sonra bir kadınla evlendiğini, anlaşamadıkları için boşandıklarını, bir ay önce yeniden evlendiğini söyledi. 

Erkeklik tam da böyle bir şey

Eşi ve küçücük kızları her gün çetelerin şiddeti altındayken, oğulları canlı bomba olarak eğitilirken, adam hiçbir şey olmamış gibi Güney kamplarında yan gelip yatmış, bu arada iki evlilik de yapabilmiş!

Onurun, gururun dibe vurduğu bir nokta. Erkeklik tam da böyle bir şeyin tarifi. Dünyanın iki bacak arasına sıkıştığı yer. DAİŞ zihniyetinin toplumun hücrelerine sinmiş halini ifade ediyor. Kimse de ailen DAİŞ elinde her gün pazarlanırken, neden uçkur peşine düşüyorsun’ diye sorma gereği bile duymamış. Öyle ya, ‘erkektir, yalnız olmaz.’ 

Alya’ya ne mi oldu?

Belki de üvey annesinin hizmetçisi olacak, belki ‘çocuğumu kurtarmak için çok param gitti’ deyip, sırtından para kazanıp prim yapacak. Alya duvar diplerinde toplumun duyarsızlığının bedelini ödeyecek. 

Öyle ya, aile mülkiyetin temeli. Çocuğu hiçbir şekilde haketmiyor olsa da ona ait. Alya, onu kurtaran savaşçıların yanında kalmak için çırpınsa da toplum bunu kabul etmiyor. Değişim zaman istiyor. Bu zaman aralığında kaç insanın daha hayatı kararacak, bilinmez.