29 Temmuz 2013 günü İmralı’ya giden Süleyman Arslan ile Dicle Haber Ajansı’ndan Çağdaş Kaplan ve Kadir Özkan röportaj yaptı. Öcalan 81 yaşındaki yoksul ve hasta dayısı ile tam 40 yıl sonra görüştü. Dayısı öyle sade ve sahici anlatıyordu ki… Öcalan, 20’li yaşlardan sonra dayısını görmemişti. Görmeyi istiyordu. Sonunda yarım saat de olsa gördü. O görüşme şöyle gerçekleşiyor: Ada’ya giden dayısı görüşmenin yapılacağı yere gider ve oturur. Süleyman Arslan’ın gözleri iyi görmüyor. “Masada oturunca birinin eli kolumu tuttu” diyor Süleyman Arslan. Öcalan’ın elidir. “Sonra başımı kaldırdım baktım” diyor.
“41 yıl sonra ilk kez görüyordum. Ben daha kötü bir durumda sanıyordum. Ama iyiydi Başkan’ın durumu” diyor. “Kalktım sarıldım Başkan’a” diyor. “Sarıldık bir süre öyle kaldık. Ağladım” diyor 81 yaşındaki yoksul Süleyman Arslan. “Başkan bana git yakın köyleri gez halkla konuş dedi” diyor. “Halka selam söyle dedi Başkan. Halkın mücadelesi ile ayaktayız dedi” diyor. “Ben Başkana senin için ta Kandil’e giderim dedim” diyor. “Başkan bana sen yaşlısın oraya kadar gitmen zor olur dedi” diyor. Ben Başkana yok ben Kandil’e gideceğim senin arkadaşlarına senin selamlarını ileteceğim, gidemezsem de yolda ölür şehit olurum” diyor. Senin yolunda şehit olunca halk der işte bu kutsal yolda şehit düştü” diyor Süleyman Arslan.
“Çok heyecanlandım. 40 yıl sonra gördüm. O da mutlu oldu. Hedefimize vardık, bak görüştük dedi Başkan” diyor Süleyman Arslan. “Ayrılırken yine kucaklaştık. Sarıldık. Sadece yarım saat görüştük. 40 yıl sonra 1500 kilometrelik yolun sonunda sadece 30 dakika görüştük” diyor 81 yaşındaki yoksul Süleyman Arslan. Bu cümle son 40 yılda katedilen uzun mücadele yolculuğunu özetliyor. Öcalan, görüşmede 81 yaşındaki dayısına halka konuşmasını, köyleri ziyaret etmesini öneriyor. Dayısı ise Kandil’e kadar gidebileceğini söylüyor... Yani işin özünde yine halka hizmet var. Evet, bu vesileyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin liderlik özelliklerinin altını sosyolojik gerçeklikle çizmekte fayda var. Bazı liderler vardır ABD’de çiftliklerde, konfor içindedirler. Liderler var köşklerde ve saraylardadırlar. Varlık içindedirler. Aileleri, yakınları bütün çevreleri zengindir. Ama bazı liderler de vardır ki birkaç denizin ortasında zindanda birkaç metrekarelik hücrededirler. Her nefesinde halkın sorumluluğunu duyarlar.
40 yıl sonra yapılan bu görüşmeden bir halkın liderliğinin değişik özelliklerine de dikkat çekmekte fayda var. Bu yeni bir siyaset tarzıdır. Politik ve Ahlaki toplumun siyasal liderlik özelliğidir. Bu konu değişik yönleri ile 1990’lı yılların ortasında dikkatimi çekmiş ve üniversitedeki bitirme tezim’in başlığı “Ateşin Sosyolojisi” ile Öcalan’ın özgürlüğü için PKK’de kendini yakarak eylem yapanlar üzerine sosyolojik bir okuma yapmaya çalışıyordum. Çünkü farklı yaş gruplarında, farklı sınıfsal yapıda, erkek, kadın, genç, yaşlı insanlar “Güneşimizi Karartamasınız” diyerek hayati bir tutum içerisine giriyorlardı. Sistem ve egemen basın devletin gözü ve duygusuzluğu ile her şeyi kendi istediği gibi tanımlama çabasındaydı. Ancak gerçek, hakiki gerçek ve hakikat ayrıydı. Nietzsche’nin “Hakikatin istenci özgürlüğün istenci olabilir” sözü “Ateşin Sosyolojisi” tez çalışmasının temel giriş cümlesiydi.
Araştırmayı sınırlı şartlarda üniversitenin o koşullarında bir temele oturturken Abdullah Öcalan’ın liderliğinin farklı bir liderlik olduğunu ve bunun ayırım noktalarını meşhur Max Weber’in tezleri ile kıyasladım. Max Weber liderleri geleneksel, karizmatik ve hukuksal (demokratik) otorite olarak tanımlıyordu. Genel sosyolojik kabuller de ister Marksist, ister pozitivist, isterse yapısalcı bütün teoriler bu zemin üzerinden bir tanımlama yapıyordu. Oysa Öcalan, Urfa’daki yoksul bir Kürt ailesinin ferdi olarak, kendi toplumsal gerçekliğini anlamaya çalışan biriydi. Koşullar onu, o koşulları bir halkın gerçekliği ile anlamlandırdı. Geleneksel özellikleri olan bir liderlik, karizmatik özellikleri ile iç içe geçiyordu. Hukuksal/demokratik özellikler ise çok daha farklı bir esas üzerinden şekilleniyordu. Ancak egemenlerin sosyal gerçekliğindeki “soylu” bir geleneksel liderliği yoktu. Yoksuldu. Karizmatikti ama “sömürge” bir ülkenin ferdiydi. Karizma sömürge koşullarında kendisini her yönü ile dışa vuramazdı. Çünkü baskılar asimilasyon ve kimliksizleştirilme üzerine kuruluydu.
Kürdistan’da liderliğin hukuksal ve demokratik olması için de mücadelenin keskinliği gerekiyordu. Çünkü ne seçimi yapılacak bir siyasal zemin ne de o seçimi kendi kimliği ile yapacak bir toplum vardı. İşte Öcalan, bu inşa edilen gerçekliğe karşı kendi toplumsal gerçekliğini arkadaşları ile kurmaya yemin etti. Toplumun kendi hakikatine varmasını sağlamak için amansız bir mücadele ve direniş içine girdi. Tek başına çıktığı yolculuğunda önce küçük bir grup sonra milyonlar oldu. Öcalan kendisinde, örgütünde ve Kürdistan’da sistemin sosyolojik, siyasal bütün inşa edilmiş yapay gerçeklerini alt-üst etti. Kendisini sisteme bağlayan herşeyden adım adım vazgeçti. Çünkü hakikati istiyordu. Ve, Nietzsche’nin dediği gibi “Hakikatin istenci özgürlüğün istenci olabilir” sözünü doğrularcasına kendi toplumsal doğruların özgürlük, adalet ve kardeşlik için temel değer ölçüsü haline getirdi.
PKK gerçeğinin temelinde de bu vardı. “Bir lokma bir hırka” ve “Mezarıma halka borçlu yazın” ilkesi Öcalan’ın yarattığı hareketin de temel ölçüsü olmuştu. Sade, yoksul ve toplumu için herşey kendisi için hiçbir şey ilkesi artık yaşamın kendisi olmuştu. Yakınlarının yoksulluğu ve sadeliği, 81 yaşındaki dayısının 40 yıl sonra karşılaşıp devrimci bir görev ile kendini dağlara önermesi, Öcalan’ın halka selamı bir kişinin nasıl bir halkın özelliğine dönüştüğünü gösteriyor.
40 yıl sonra İmralı’daki buluşma
15 Şubat 1999’da uluslararası komplo ile Türkiye’ye getirilen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan İmralı Adası‘nda 14 yıldır tek başına bir hücrede ağırlaştırılmış tecrit koşullarında tutuluyor. Öcalan bu süre içerisinde avukatları ve kardeşleri ile sınırlı sayıda görüşme yaptı. Avukatları ile görüşmelerin büyük bölümü engellendi. Ailesinden ise sadece üç kardeşi ile 14 yılda çok sınırlı görüştü. 29 Temmuz 2013 günü yapılan bir görüşme ise oldukça farklıydı. Avukatları, devlet heyetleri, BDP-DTK heyetleri ve 3 kardeşi dışında Öcalan ailesinden biri ile tam 40 yıl sonra ilk kez görüşüyordu. Görüştüğü kişi 81 yaşındaki Süleyman Arslan’dı.