Cumhurbaşkanı “seçilmişleri görevden almak” amacıyla yapıldığı söylenen 15 Temmuz darbesini yenik düşüren “başkomutan” olarak, her sokağa çıkışını, büyük bir “askeri manevra” haline getiriyor. Binlerce resmi polis, daha fazla “sivil” polis ve bir o kadar da Soylu’nun Ağar’dan devraldığı “kontrgerilla”, “reisin” her sokağa çıkışını günler ve hatta haftalar öncesinden “harita başında”, “kroki masasında” planlıyor. Hazret sonra “ortaya” çıkıyor. Her ortaya çıkışı bir “savaş tatbikatı”.

Neden?

Çünkü Erdoğan “seçilmiş bir Cumhurbaşkanı”dır. Ve bu ülkede bu “seçilmişi” alaşağı etmek, onu görevden almak isteyenler var. Öyle olunca Erdoğan ne yapıyor? “Seçilmişlerin görevden alınmaması” için ya Saray’ın dışına çıkmıyor ya da çıkıyorsa, işte o biçim çıkıyor.

Ben onun bu “acayip önlemlerini” destekliyordum. Adam ne de olsa “seçilmiş”. Ve “seçilmiş olanlar görevden alınamaz” diye düşünüyordum. O nedenle de Saray’dan çıktığı anda birilerinin onu derdest edip “seçilmiş olmasına rağmen” onu “görevden” almasına karşı çıkıyordum.

Ben böyle dediğim sırada gazetecinin biri sordu: “Seçilmişler görevden alınır mı?”

Bizimki “bal gibi alınır” demez mi?

O böyle deyince, ben de fikrimi değiştirdim. O halde “reis” de istediği kadar “seçilmiş” olsun, “görevden bal gibi alınır.”

Bu “bal gibi” lafından sonra Erdoğan-Soylu rejiminin 15 Temmuz darbesinden, bundan sonra yapılacak darbelerden, geçmiş “Balyoz” darbelerinden filan şikayet etme hakları yoktur.

“Seçilmişler bal gibi görevden alınır” cümlesi “darbeci cümledir.” Sen seçilmiş DBP’li Belediye eşbaşkanlarını ve Meclis üyelerini görevden alırsan, seçilmiş HDP’li vekilleri hapse atmaya kalkarsan, başkaları da seni ve senin bütün “seçilmişlerini” ilk fırsatta görevden alır.

Cumhurbaşkanı “bal gibi” lafıyla “kayyum darbesini” meşrulaştırayım derken, kendisine karşı darbeleri de meşrulaştırdığının farkında bile değil.

Devireni devirirler. Men dakka dukka.

Darbeden şikayet hakkını kaybettikten sonra, “Şeyden” de şikayet haklarından vazgeçtiler. Hangi “şeyden”? Diyorlar ya “terörden”. İçişleri Bakanı “acımasız” olacağız dedi. Sen “acımasız” olunca, karşındaki de “acımasız” olur. O zaman elindeki medyayı “zırlatıp” durmayacaksın. “Hain pusu, alçak mayın, kalleş bomba” filan diye ağlaşmayacaksın. Madem “acımasız” olacaksın, o halde “mağdur” hokkabazlığı ile kendini millete “acındırmayacaksın.”  

Bir iktidar ne kadar “acımasız” olursa, bilelim ki o iktidara karşı mücadele edenler de o kadar “acımasız” olurlar. PKK Önderi Öcalan “bu savaşın kazananı” olmaz demişti. Sen “on kiloluk savaş” yaparsan, karşındaki de “on kiloluk savaş” yapar. Sen “yirmi kiloya” çıktın mı, o da çıkar. Sen “bir tonluk kazan” mı patlattın, o da alır “kazanını” senin evinin önünde patlatır. Evet, bu savaşta kimse kimseyi yenemez, ama, Soylu “acımasız” olunca savaşın bütün tarafları “acımasız” olur. Bunun sonucu, “savaşın tırmanması”dır. Sonuçta ne TSK HPG’yi, ne de HPG TSK’yı teslim alabilir. Ama savaşın tırmanması, “acımasızlık” dozunun artması bir başka sonuç doğurur: Türkiye Suriye’ye döner. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmaz. Ülke virane olur, millet fakir.

O halde şöyle diyelim: Hiç kimse Soylu’nun “kontrgerillasına” “aman etme eyleme, bize acı” demiyor. “Aman beni görevden alma” diye yalvaran da yok.

Teröre karşı acımasız mı olacaksın, keyfin bilir.

Seçilmişleri görevden mi alacaksın, “Reisin eli tutulmaz.”

Ama şunu da kafanızın bir kenarına yazın:

Bu politika Türkiye’yi bir “darbeler ve savaşlar ülkesi” haline getirir.

Bu kafayla gidilirse, altı ay sonra Türkiye viraneye millet dilenciye döner.

Oysa size “altı ay sonra barış ve çözüm yolu, İmralı tarafından gösterildi.

Konuşun o halde: Altı ay sonra virane ve fakir bir Türkiye mi olalım, yoksa mamur ve müreffeh bir Türkiye mi?