Yeni anayasanın yazımına başlandı. Mecliste partiler arası uzlaşma turlarında BDP dışında sağlam bir ittifakın varlığı saptandı artık. Tekçi anlayış tek’lerinde ısrarlı. Anayasa’nın faşizan karakterini veren Başlangıç metni ve “değiştirilemez” maddeler konusu artık sorun olmaktan çıktı. AKP, CHP ve MHP tam bir uyum göstererek başına Türk sözünü ekleyerek devlete, millete, vatana, bayrağa, dile bağlılığını kamuoyuna ilan etti. Geriye kalan teferruattır artık.
Cumhuriyet denen ucubenin temel karakterleri olarak sunulan değiştirilemez maddelerde ısrar, temel yapılanmaya ilişkin olarak yeni anayasanın da eskilerinden bir farkı olamayacağını şimdiden gösterdi. “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diye başlayan umut dolu şiirler, yerini artık korkularımızın ifadesi olan Gül versiyonuna bıraktı: “Güzel şeyler olacak” halkımız; özgürlük için taş atan kötü çocuklar katledilmeye, zindanları doldurmaya, resmi taciz veya tecavüze uğramaya devam ederken, bizim “iyi çocuklar” yine işbaşında kalacak.
Yaşananlardan sonra yeni anayasadan barış, demokrasi ve özgürlükler alanında “güzel şeyler” beklemek, ya devletin politikalarından hiçbir şey anlamamak, ya da işçi sınıfı ve ezilen halkların mevcut durumundan çıkar sağlayan bir konumlanış içinden hayata bakmakla açıklanabilir.
Ama her iki halde de geçmişte olduğu gibi gelecekte de yaşanacak katliamların, zulüm ve sömürünün ortağı olmaktan kimse kurtulamaz. Sıkça söylediğim gibi, artık bu ülkede doğacak her tür zulüm ya da katliamın bedeli sadece sömürgeci-sömürücü sistemin sahiplerinin değil, bu sisteme karşı çıkmayan herkesin ortak paylaşması gereken bir noktaya ulaşmıştır.
Sevgili Mehmet Kaptan’ın kendi dilince formüle ettiği bir duruş, sorumluluğun gerekçesini de içinde taşımaktadır: “Suya sabuna dokunmayan kirli kalır!”
Türkiye toplumu bu kirlilikten kurtulma iradesi göstermedikçe, bedel ödemeyi de hak etmiş olacaktır.
***
6 Mayıs, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından asıldıkları kanlı bir anı. Üç devrimcinin idam sehpasında haykırdıkları devrim inancı günümüze dek aktı geldi, kendini kendi küllerinde yenileyerek.
THKO ve THKP-C hareketlerini böylesine anıtlaştıran olgu özellikle radikal eylemli çıkışın ilkleri oluşunda, devlete baş kaldırabilme cüretinin gösterilebilmesinde aranmalıdır. Elbette onların devlet tarafından katli, Mustafa Suphi’lerden beri devam eden komünistlere yönelik devlet katliamları sürecinin de bir anlamda devamıdır.
Ne var ki Türkiye sosyalist hareketi bu süreci irdelerken temele ilişkin önemli bir noktayı eksik bırakmıştır. Sürecin sosyalizm anlayışları ile sömürgeci-kapitalist Kemalist anlayış arasındaki taban tabana zıt olan ayrım çizgilerini netleştirememiş; daha da kötüsü bu iki anlayışı uzlaştırmaya kalkarak ulusalcı bir sol anlayışın üremesine neden olmuştur. 1970 sonrası ortaya çıkan sosyalist hareketlerden Kemalizm ile ittifakları reddeden grupların bile örneğin CHP gibi kaşarlanmış sömürgeci devlet partilerini açıktan ya da üstü örtülü olarak destekleme, hatta ittifak arayışları içerisine girmeleri, sosyalist solun sömürge (ya da ezilen) halklar sorununa yabancı kalmasına da neden olmuştur.
Günümüzde dikkatle irdelenmesi gereken bir başka tarihsel akımın 18 Mayıs’da katledilen Kaypakkaya ile başladığını söyleyebiliriz. Kıvılcımlı’nın yarım kalan sürecinden sonra Kemalizm ile ilk ciddi hesaplaşmayı yapan İbrahim Kaypakkaya’ya yönelik ulusalcı-solun “görmezlikten gelen” tutumu, gerçekte Kemalizm ile ciddi bir hesaplaşma yapamama ya da yapmak istememe tavrının sonucu idi. Bugün daha açık görülmektedir ki, Kaypakkaya’yı daha o günlerde bile Kürt özgürlük istemiyle buluşturan şey, onun Kemalizm ile göbek bağını koparma girişimidir. Bu bağın sadece program vb. gibi yazılı belgelerde ya da slogansal düzlemlerde değil ama daha önemlisi günlük yaşamdaki egemen ulus kimliğinden kaynaklı reflekslerimizden kopamadıkça kurulması olanaksızdır.
Sosyalist solun bu konuda geçirdiği aşamaların geldiği nokta elbette sevindiricidir. Ama yeterli olduğunu düşünmek ne yazık ki mümkün değildir. Kürt özgürlük mücadelesini bir “destek” eylemi olarak tanımlayarak ek programların konusu düzeyine indirgeyen; bunun, modern sanayi proletaryasının iktidara yöneliş mücadelesini engelleyen yani temel çelişkilerin çözümüne giden yolu kapatan baş çelişki sorunu olduğunu görememek yaşanan ciddi sorunların temelini oluşturmaktadır.
6 Mayıs ve 18 Mayıs’ların bu çerçevede yeniden değerlendirilmeleri, sürecin önünün açılabilmesi için, sanırım günümüzün en önemli sorunudur.
6 ve 18 Mayıs’lara bin selam