Fransa’da 1966’da birbirinden bağımsız iki önemli kitap yayınlandı. Bu kitaplardan biri, filozof Michel Foucault’un Les Mots et les Choses (Kelimeler ve Şeyler) diğeri de Jacques Lacan’ın Les Ecrits (Yazılar) kitabıydı. Bu eserler raflarda yerlerini aldıklarında, içindeki düşüncelerin önümüzdeki yarım yüzyıla yön vereceğini kimse bilmiyordu.
O zamanlar üniversitelerde bir tartışma yürütülüyordu. Özellikle bu tartışma Sorbonne Üniversite’sinde alevlenmişti. Bir kısım profesör, modernitenin 19’uncu yüzyılın sonunda durma noktasına ulaştığını ve bunun ötesine geçmeyeceğini savunuyordu.
Kısa sürede bu yeni eserlere birkaç kitap daha eklendi ve öğrenciler arasında büyük bir heyecan yarattı. Üniversite kampüslerinde, Michel Foucault, Roland Barthes ve diğer birçok yeni düşüncenin etrafında çeşitli tartışmalar yürütülüyordu. Bu eserler, ‘yapısalcılıktan’ (structuralisme) yola çıkarak tarihe yeni bir okuma, yeni bir bakış açısı ve yeni bir yorum getiriyordu. Bu yeni düşünce her şeyden önce politik ve evrenseldi. Jean-Paule Sartre’nin 1945’te yazdıklarıyla eşdeğer, onlardan daha yenilikçi, yeni bir mukavele niteliğindeydi.
Fakat çürümeye yüz tutmuş bir eğitim sisteminde bu yeni düşünceleri profesörlerle tartışmak pek kolay olmadı. Bazı akademisyenler, bu yeni düşünce temsilcilerinin adlarını bile duymak istemiyorlardı.
İşte tam bu tartışmaların ortasında, öğrencilerin düşüncelerinin, profesörlerin düşüncelerinden daha ileri olduğu algısı oluştu. Gerçekten de bu yeni düşünce sistemiyle öğrenciler, onlara üniversitelerde ders veren profesörlerden daha ilerdeydiler. Öğrenciler artık anfilerde polycopileri durmadan tekrarlayan akademisyenleri istemiyorlardı.
Bu yeni düşünce sisteminden yola çıkılarak, Claude Levi-Strauss’un ‘yapısalcılık’ teorisi çerçevesinde toplumun yenilenebileceği umudu doğdu. Bunun ‘dil’ üzerinde sağlanabileceği düşünülüyordu. Resmi ünversiteler bu düşüncenin çok gerisindeydi ve cevap olamıyorlardı. Bir anlamda 68 hareketi, öğrenmeye, bilgiye aç olan bir hareketti ve ultra-demokratik bir ruhla canlanmıştı.
O dönemi yaşamış tarihçi ve filozof Marcel Gauchet’e göre, bu yeni düşünce sisteminin içinde iki ana akım doğdu. Bunlardan birincisi, politik olarak leninist olup, komünist, troçkist veya maoistlerdi. Diğer grup ise, daha çok liberal ve anarşistlerden oluşuyordu. Yine Gauchet’e göre, 68 Mayısı bir politik yenilgi olmasına karşın, büyük bir kültürel ve toplumsal kazanımdı ve bu ruhla Fransa toplumu değiştiğini söylüyordu.
Tarihçi Elisabeth Roudinesco 68 kuşağıyla ilgili Michel Foucault’u işaret ederek şöyle diyordu: “Foucault, özellikle Kelimeler ve Şeyler kitabıyla Fransa’da 68 kuşağının düşünce temelini oluşturdu denilebilir. Michel Foucault aynı anda hem yazar, hem tarihçi ve hem de filozoftu. Bir şeylerin anlamı olduğuna dair bir stili vardı.”
Elisabeth Roudinesco’ya göre 68 Mayısı, Fransa’da entelektüellerin eğitim sisteminin çürümüşlüğüne ve bu sistemi temsil eden profesörlerin köhnemiş düşüncelerine karşı bir başkaldırıydı. 68 mirasının Fransa’da tükendiğini ima eden Roudinesco, halkın dramatik bir şekilde sağa kaydığını, ülkede popülizmin giderek yükseldiğini, toplumun büyük bir kısmının solcu partilere sırt çevirip Marine Le Pen’e yöneldiklerini söyleyerek, sözlerine şöyle devam ediyordu: “Bugün yapılan yürüyüşler, gösteriler, 68 Mayısı’nın ruhundan çok uzak, estetik olarak fazla bir şey ifade etmeyen şeylerdir. Biz her şeyin rakamlarla ifade edildiği kapitalizmin çılgın bir zamanında yaşıyoruz. Politik hayatı yeniden politize etmek gerekir ve her sabah ekonomiyi konuşmaktan vazgeçmek lazım. Hayatımızın her alanına eksperlerin yerleşmesine tahammül edemiyorum.”
Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Türkiye devrimci hareketinin de içinde doğduğu 68 kuşağının düşüncesi insanlığa büyük bir soluk aldırdı. Michel Onfray gibi yeni moda filozofların 68 kuşağının düşüncelerini karalamasının hiçbir anlamı yok. Bugün Sartre’nin ülkesinde bu ruh heyecanını kaybetse de, dünyanın başka yerlerinde büyük bir heyecanla devam ediyor.