Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)’ndeki hükümeti protesto ve polisle çatışma eylemi ülkemizde yeni bir gençlik hareketinin gelişmekte olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda AKP yönetimi altındaki polisin de tam bir halk düşmanı haline geldiğini ortaya koyuyor.
Şimdiye kadar AKP polisinin tam bir Kürt düşmanı olduğu görülüyordu. Yine kadın düşmanı olduğu da görülüyordu. Bunları Kürt halkına ve kadınlarına yönelik saldırılarında görüyorduk. Özellikle hem Kürt hem kadın olanlara yönelik saldırılar tıpkı kırmızı gören İspanyol boğalarına benziyordu.
Bu konuda milletvekili, belediye başkanı, parti yöneticisi, tanınan kişi, zengin veya fakir olmak fark etmiyordu. Kürt halkının ve dostlarının demokratik eylemlerine karşı amirleri “Hücum” emrini verdimi, AKP polisi gestepo sürüleri gibi saldırıyordu.
Sokaklar ve meydanlarda sıkılan biber gazı nedeniyle göz gözü görmüyordu. TOMA’lar fır dolaşıyor, her tarafa tazyikli ve boyalı sular sıkılıyor, insanlar coplanıyor, çiğneniyor, kolları ve kafaları kırılıp linç ediliyordu. AKP polisinin faşist terörü ortalığı savaş alanına çeviriyordu.
Şimdi kış ortasında ODTÜ kampüsünde de benzer manzaraları gördük. Sanıyorduk ki bu tür saldırılar sadece Kürtlere ve kadınlara karşı oluyor. Meğer gençlere, işçilere, halka, yani AKP’li olmayan herkese karşı yapılıyormuş! AKP polisi Kürt ve kadın düşmanı olduğu gibi gençlik, emekçi, halk düşmanıymış da!
Bu durumun bir benzerini CHP’nin alternatif 29 Ekim kutlamalarında görmüştük. AKP polisi CHP’lilere de benzer biçimde saldırmıştı. Hatta bazılarının “Belki polis saldırmaz” diye ellerine bayrak alması da para etmemişti. Bu durum belki tekil bir olaydır diye düşünmüştük. Fakat ODTÜ’de olup bitenleri gördük ki, meğer tekil değil genel bir uygulamaymış.
Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki, AKP cumhuriyeti tam bir polis devleti haline getirmiş. Eskiden “Ordu-millet” veya “Ordu-devlet”ti. Hatta bununla övünülürdü. Öyle anlaşılıyor ki, şimdi de polis devleti olmuş. AKP restorasyonu bu alanda da böyle işlemiş. Fakat bu o kadar ileri gitmiş ki, ODTÜ olaylarından sonra polis bakanı İdris Naim Şahin de polisten yakınıyordu! O gülümseten üslûbuyla herkesi hayretler içinde bırakıyordu. Üniversite yönetimi polisi eleştirmişti, kendi başlarına öğrencilere saldırdıklarını belirtip kınamıştı. Elbette bu durum anlaşılırdı, hatta tutum eleştirinin de ötesine geçmeliydi! Fakat Polis Bakanının tutumu ve sözleri anlaşılmazdır.
O zaman şunları sorarlar: Peki bu polis kime, hangi kuruma bağlı? Kimden emir alıyor? Bu polisi kim eğitiyor? Kim görevlendiriyor? Polis kendi bakanını da dinlemiyorsa o halde kimi dinliyor? Emniyetin “Fethullahçı olduğu” hep söyleniyor. Yoksa AKP Hükümetini de dinlemeyen bir polis örgütü mü var ortada?
Böyle olduğunu sanmıyoruz. Daha doğrusu olmaması gerekiyor. O halde Polis Bakanı artan tepkileri dindirmek için mi o sözleri söylüyor? Her neyse, sonuçta AKP yönetimi altında ülke polis devleti haline getirilmiş, polis de tamı tamına halk düşmanı kılınmış bulunuyor. ODTÜ’de ve diğer bazı üniversitelerde, yine sokaklarda yaşananlar bunu açıkça gösteriyor.
12 Eylül faşist rejiminin geldiği nokta işte bu! Unutmayalım ki, gerçekte AKP iktidarı yeni bir 12 Eylül kurumlaşması oluyor. Taşıdığı ideolojik çizgi, yani Türk-İslam sentezciliği bir 12 Eylül ideolojisiydi. Bu ideoloji bir dönem Turgut Özal’ın ANAP’ıyla kurumlaştırılmak istendi. Daha doğrusu 12 Eylül cuntası tarafından buna razı olunmak zorunda kalındı.
Fakat bir yandan Kürt direnişi, diğer yandan Özal politikalarındaki değişkenlik bu kurumlaşmaya tam fırsat vermedi. Bundan yararlanan Demirel, İnönü, Ecevit 1990’lı yılların geçici iktidarları oldular. Kısa bir süre rejim Erbakan’ı da denedi. İstediği çizgiye getiremeyince hazin bir sonuca götürdü.
12 Eylül rejiminin esas sahipleri, önce bu akımları bitirerek AKP iktidarının yolunu temizleyip önünü açtılar. Ardından da “Ergenekon ve darbe davalarıyla” AKP iktidarının sürekliliğini sağladılar. Özal’ın ANAP’ıyla tam yapamadıklarını Erdoğan’ın AKP’siyle yapmaya çalıştılar.
Bu konuda başarısız oldukları da söylenemez. Ordunun yerine polisin geçirilmesi, diğer bazı değişiklikler temelinde devletin yeniden yapılandırılması bu gerçeği reddetmiyor, tersine doğruluyor. Bunları zaten 12 Eylül rejimi yapmak istiyordu. Hem ideolojik hem de siyasal kurumlaşma açısından bunları yapacak gücü AKP’de buldu.
O nedenle 12 Eylül’ün şefi Kenan Evren “Biz kurucu yönetimiz, bizi yargılayamazsınız” diyor. AKP iktidarını 12 Eylül rejiminin ideolojik-siyasi kurumlaşması olarak görüyor. Bu gerçeği AKP’nin kuvvetli demagojisi asla örtemez. Zaten on yıldır AKP adına bakanlık yapan birçok isim 1980’li yıllarda da ANAP adına bakanlık yapıyordu.
Şimdi AKP kurumlaşmasının da olgunlaştığı, artık sona geldiği anlaşılıyor. Bu yapı bu topluma dar geliyor. AKP’nin demagojik aldatıcılığı da artık para etmiyor. Toplumun çeşitli kesimleri AKP faşizmine karşı artık aktif muhalefet eder hale gelmiş bulunuyor. Kürt direnişini öğrencilerin, işçilerin, memurların, kadınların, esnafın, Alevilerin protesto eylemleri tamamlıyor.
ODTÜ gençliğinin Başbakanı protesto etmesi ve polisle çatışması önemlidir. Bir hükümet üniversitelerde protesto edilir hale gelmişse, artık o hükümetin hükmü bitmiş demektir. Son bir yıldır çok sayıda bakan ve AKP milletvekili üniversitelerde protesto edildi. Kafalarına yumurta yiyenler oldu. Bazıları korkudan üniversitelere gidemiyor. En son Başbakan da saatlerce polisle çatışmaya varan bir şiddetle protesto edildi. Belliki AKP’nin hükmü bitmiştir artık.
AKP Hükümetini gençliğin, özellikle de üniversite gençliğinin protesto etmesi önemlidir. Üniversite gençliği ülkenin beyni ve nabzıdır. Geleceğin temsilcisi ve yaratıcısıdır. Bütün yasaklara ve denetime rağmen AKP’yi protesto eylemleri üniversite gençliği içinde yayılmaktadır. Belliki 68 ruhu, 71 ruhu üniversitelerde yeniden canlanmaktadır. Gençlik uyanıyor ve AKP işbirlikçiliğini fark ederek, ona dur demeye başlıyor.
ODTÜ gençliğinin böyle büyük bir protestoda bulunması da önemli. Demekki Deniz’lerin ruhu yeniden canlanıyor ve ODTÜ gençliğini sarıyor. Gençlik bilinçlenip örgütlenerek toplumsal gidişe müdahale ediyor.
AKP polisinin faşist terörü ne kadar kötü ise, üniversite gençliğinin bilinçli ve örgütlü hale gelmesi de o kadar iyidir. Ülkenin ve toplumun geleceği bu biçimde güvencede olur. Dolayısıyla mevcut örgütlenme düzeyini geri görerek, devrimci-demokratik gençlik bilinçlenme ve örgütlenme faaliyetini daha çok artırmalı ve AKP faşizminin tehlikeli gidişine dur diyebilmelidir.