
Sabah helikopter sesleri ile uyandığım Şemzînan’da akşam da top sesleriyle uykuya yatıyorum. Ben duyduğum sesleri ayırt edemiyorum ama Şemzînanlılar, ne sesi olduğunu çok rahat ayırıyorlar: “Bu havan sesi’, ‘Şimdi de obüs attılar’, ‘bak duyuyor musun? Heron geçiyor, bu da onun sesi…”
Şemzînan’da günler böyle geçiyor demek burada yaşananları anlatmaya yetmez şüphesiz. Geleli birkaç gün oldu ama sanki haftalardır buradaymışım gibi, zira bu birkaç gün içinde gördüklerim ve duyduklarım kısa sürede sindirilecek, anlaşılacak şeyler değil.
Dağlar coğrafyanın tek hakimi
Gever’den (Yüksekova) Şemzînan’a, arama noktalarının kaldırıldığı ve olağanüstü güzelliklerin eşlik ettiği bir yoldan geçerek ulaşıyorum. Şemzînanlı yol arkadaşlarım, 1 hafta öncesine kadar 50 kilometrelik bu yolda 7 tane jandarma arama noktasının bulunduğunu anlatıyorlar.
Dağların arasından kıvrılarak devam eden yolda ilerlerken, hangi tarafa bakacağımı şaşırarak seyrediyorum etrafı. Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki mesafenin bir karış olduğu coğrafyanın tek hakimi ise dağlar. Dağların arasında bir avuç gibi kalan düzlükte, uzaktan oyuncak gibi görünen evlerin çatılarını görüyorum önce. Kırsal alanın hemen bitiminde başlayan bu yer Şemzînan.
23 Temmuz’dan beri fiili bir savaş durumunun yaşandığı Şemzînan’da, o tarihten beri kendilerini daha özgür hissettiklerini söyleyen yol arkadaşlarım anlatıyorlar önce. 30 yıldır sürüp giden savaş zarfında böylesi günlerin daha önce hiç yaşanmadığını ve üç gün aralıksız süren bombardımana rağmen bugün TSK’nın karakollardan çıkamadığını aktarıyorlar.
Şemzînan’a buralarda neler olduğunun tartışıldığı, stratejistlerin, gazetecilerin fikir yürüttüğü, uzak şehirlerin birinden gelirken, karşıma çıkan her insanla konuşup, burada neler olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Nafile bombardıman
Savaşın tüm çıplaklığıyla yaşandığı Şemzînan’da, savaşla iç içe geçen yaşamlar karşılıyor beni. Günlerdir karakollardan çıkamayan TSK’nın nafile dağı taşı bombaladığı Şemzînan’da, heyetlerin biri giderken diğeri geliyor. Aralıksız bombardımanın ve şiddetli çatışmaların yaşandığı günlerde ulaşıma kapatılan Derecik yolu üzerinde, ateş altında kalan ve boşaltılan köylere de gidiyorum. Çatışma izlerinin hala sıcak olduğu yollarda boş kovanlarla karşılaşıyorum. Evlerinin çatısına dökülen uçaksavar kovanlarını, başlarının üzerinden geçen havan ve obüs toplarını, tepelerinde uçan F-16’ları anlatan insanlarla konuşuyorum. Günlerdir yollar kesik olduğundan kalan unlarını hesaplayarak ekmeklerini pişiren köylüler, can korkusunun yanına aç kalma korkusunu da kattıklarını anlatıyorlar. Bunlar kalanların anlattıkları bir de boşalan köyler var ki, sessizliğiyle ürkütüyor insanı. Dışarıda ateşin üstünde bırakılmış kararmış tencereler, alelacele çıkıldığını anlatıyor sanki.
Bahçelerde yanan ceviz ağaçlarını, küle dönmüş bostanları görüyorum. Silah ve top sesleriyle uykuya dalan çocukların oyuncakları ise boş kovanlar.
23 Temmuz’da PKK’nin Şemzînan-Derecik yolu üzerinde kimlik kontrolü ile başlayan ve “devrimci operasyon” diye tanımladığı eylemliliği, Zagros Dağları’ndan ilerleyerek Yüksekova’nın Dağlıca kesimine ve oradan da daha batıya, Çukurca bölgesine doğru geniş bir alana doğru yayılarak alan hâkimiyeti kurma tarzıyla devam ederken, devlet cenahındaki suskunluğun Şemzînan’daki tezahürü çok farklı.
Asker aileleri çocuklarını Şemzînanlılar soruyor
Çocuklarından haber alamayan asker ailelerinin rasgele çevirdikleri telefonlardan bahsediliyor örneğin. Şemzînanlılar, Edirne’den, İzmir’den, Kayseri’den arayan ve ilçede çatışma olup olmadığını soran, telefonların geldiğini anlatıyorlar.
Devletin adının zulümle birlikte anıldığı bu coğrafyada kurtuluşu dağlarda bulan özgürlük savaşçılarının, kendi çocukları olduklarını özellikle belirten Şemzînanlılar, onların varlığı ile daha güçlü olduklarını anlatıyorlar öncelikle. Oğlu dağa gittikten sonra 3 yıl boyunca dağlara ekmek bırakan bir annenin hikayesini, diğer bir babanın çocuğuna rastlama umuduyla dağlarda dolaşma hikayesi alıyor. Çocuklarının neden dağa gittiklerini bilenlerin hikayelerini dinliyorum sonrasında: “Allah PKK’yi başımızdan eksik etmesin” diyen yaşlı bir amca üzerindeki şal-ü şepik’i göstererek “Bunlar bizim yerel kıyafetlerimiz, eskiden bunları giymek bile yasaktı” derken, gördükleri diğer eziyetleri anlatıyor. Kürtçeden başka bir dil bilmedikleri halde, Kürtçe konuşmanın yasak olduğu günleri de.
15 Ağustos öncesi, 15 Ağustos sonrası
“Abdullah’ın çocukları” dedikleri Apocuların adını ilk duydukları günlere dönen anlatıların sonunda söz, 15 Ağustos 1984’e geliyor. O günü yaşayıp da hatırlamayan yok Şemzînan’da, yaşamayanlar ise büyüklerinden çok dinlemişler. Kürtler için diriliş günü olarak kabul edilen 15 Ağustos’un Şemzînan için anlamı biraz daha fazla. Özgürlük savaşının başladığı yer olarak kabul ediyorlar Şemzînan’ı.
Tarlasında çalışırken ilk kez rastladığı 4 Apocuyu anlatıyor bir yaşlı amca, onlarla uzun uzun sohbet ettiğini, çok iyi çocuklar olduklarını. Ve arkasından ekliyor; o zaman 4 kişiydiler bugün milyonlarca insan peşlerinde. 84’ten bugüne çok şey değişmiş hayatlarında, birçok baskı, eziyet ve işkence görmüşler. “Hiç iyi bir gün görmedik, güldüğümüzü hatırlamıyorum’ diye anlatıyor bir diğer Şemzînanlı, 60 yaşında olduğunu ama 80 yaşında gösterdiğini söylerken.
O günlerde devlete karşı çıkmak imkânsız gibi gelmiş onlara. Yaşadıkları zulme karşı kendilerini nasıl savunacaklarını devletle nasıl başa çıkacaklarını bilmediklerini de anlatıyorlar devamında. Ancak özgürlük mücadelesi sayesinde bugün kimliklerine sahip çıkmayı öğrendiklerini, haklarını alana kadar da mücadeleden vazgeçmeyeceklerini belirtiyorlar. Şemzînanlılar, korkunun artık kendilerini terk ettiğini belirtirken “Şimdi biz burada onlardan daha özgürüz” diyorlar asker ve polisi kastederek. Eskiden iki askerin bütün bir köyü dayak ve işkenceden geçirdiği günlerden, polis ve askerin zırhlı araçsız ve yalnız başına dolaşamadıkları günlere gelmişler.
90’lı yıllarda doğan ve anne babalarının gördüğü zulmü yaşayan genç kuşak da birçok kötü anı biriktirmiş Şemzînan’da.
“Beraber mısır sattığım arkadaşımın evine havan topu attılar, arkadaşımın ciğerini duvarda gördüm” diye anlatırken biri, diğeri beraber büyüdüğü birçok arkadaşının bugün hayatta olmadığını anlatıyor. Çok küçükken kendisini tokatlayan özel harekatçının yüzünü bugün görse bile tanıyacağını anlatan bir diğerine, bir gün okula gittiğinde sınıflarından 40-50 arkadaşının dağa çıktığını anlatan bir başka genç katılıyor.
Savaşın içinde büyüyen bu gençler bir şekilde özgürlük mücadelesine bağlı olduklarını anlatırlarken, babalarını terk eden korkunun onlara hiç uğramadığına tanık oluyorum.
BETÜL KILIÇ / ŞEMZÎNAN