‘’Güzel annemin, kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış güzel dilinden şarkılar söylüyor olmak, benim için hem mutluluk verici hem de ağır bir sorumluluk’’ diyor Şengül, ilk solo albümünün kapağında. Kürt’ün acılı tarihi, yaşamı ve dili uçsuz bucaksız bir hüzün deryası. Şengül hem annesinden dinlediklerinin hem de bizzat yaşadıklarının etkisiyle kendisine adeta bir sığınak yaptığı Kirmanckî’nin ağır hüznünü sırtlamış ve o hüzünden umudun melodisini damıtma çabasına girişmiş. Başarır mı, bilinmez; ama Şengül hevesiyle Kürt’ün, özellikle de Dêrsim’in hüzün deryasına dalmış bir kere. Ve damıttıklarından oluşturduğu ilk eserini Kürt müzik arşivine dahil etmeyi başardı.
Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) gruplarının çalışmalarından sesini tanıdığımız Şengül’ün ilk solo albümü ’Pak’, Mir Müzik’ten çıktı. 12 strandan oluşan albüm, 17 Mart’tan itibaren Mir Müzik standları ve müzik marketlerde dinleyiciyle buluşacak. Albüm, 24 Mart’ta Bonn kentinde yapılacak Newroz etkinliğinde Mir Müzik standlarında olacak. Biz de Şengül’ün ilham kaynağını ve albümünün hikayesini ondan öğrenelim istedik.

Şengül, biraz kendinden ve sanat çalışmalarından bahseder misin?

Aslında müzik yapmaya karar vermem üniversitede okuduğum yıllara dayanıyor. İlk olarak 1993 yılında kendime bir saz alarak müzik kurslarına başladım. 1995’te  İstanbul MKM’de açılan müzik kurslarına katıldım ve 1996 yılının sonlarında birkaç arkadaşımla birlikte Kirmanckî müzik yapan Vengê Sodirî adlı grubu kurduk. 2001 yılında ’Wayir’ adlı albümü cıkardık. Bu arada yanflüt dersleri aldım. Ayrıca 2000 yılında Kocaeli Üniversitesi Müzik Bölümü’nde okumaya başladım. MKM’de çalıştığım dönemlerde Koma Asmîn’de de yer aldım ve çocuk gruplarına müzik dersleri verdim. 2002 yılında Almanya’ya yerleştim ve yaklaşık 10 yıldır çalışmalarımı Almanya’da sürdürüyorum.

Albüm çalışmana başladığında kafanda nasıl bir duygu kompozisyonu tasarladın? Kimlerin hangi duygusuna hitap etmek istedin veya kendine ait hangi duyguları yansıtmak istedin?

Aslında uzun yıllardır aklımda Dêrsim ağıtlarından oluşan bir arşiv çalışması yapmak vardı ve bu şekilde hazırlanıyordum. Çocukluğumun önemli kısmı Dêrsim’de bir dağ mezrasında geçti. Ben ağıtlarla ve 38’in hikayeleriyle büyüdüm. Annem Dêrsim sürgünü, ancak uzun yıllar sonra köyüne dönmüş ve ailesinden çok sayıda katledilen insan var. Evimizde bu hikayeler hep anlatılırdı ve fark etmeden bunları hayatımın içine almış oldum. Bu nedenle Dêrsim ağıtlarını okumak benim için çok önemli bir anlam taşıyor. Kirmanckî lehçesinin bütün estetiği, yalınlığı, edebiyatı ağıtlarda yer alıyor. Bu da önemli bir etken.
Ancak zamanla, bu çalışmayı ertelemeye karar verdim ve farklı bir tercih yaptım. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de olgunlaşmak gerektiğine inanıyorum ve böyle bir arşiv çalışması için henüz yeterli olgunluğa ulaşmadığımı düşünüyorum. Bu yüzden de aidiyetlerim üzerine bir proje geliştirdim. Yani kendimi neye veya nereye ait hissediyorsam bunu müzikle dile getirme ihtiyacı duydum ve bu çalışmayı oluşturdum. Albümü dinleyen herkesin kendine ait bir şeyler bulacağı düşüncesi vardı. Dêrsim’in dağ köyünde yasayan yaşlı anneler ve en uçta Avrupa’da yaşayan gençler de kendilerine ait duygular bulsun kaygısı esastı benim için.

İlk çalışman oluyor sanırım?

İlk solo albüm çalışması diyebiliriz. Daha önce Vengê Sodirî ve Şahiya Stranan (1) çalışmaları var. Solo albüme karar vermem bir buçuk yıl öncesine dayanıyor. Repertuar çalışması ise daha öncesine dayanıyor. Repertuar oluştuktan sonra, bu projeyi en doğru şekilde Yasin Poyraz’la gerçekleştireceğime karar verdim. Çünkü Yasin, Kürt müziğini bütün yöreleriyle ve özellikleriyle çok iyi bilen bir müzisyen. Bu arada Yasin’in müzikal duygusunu kendime çok yakın hissediyorum. Bu yüzden Yasin’le çalışmayı tercih ettim. Yasin de bütün gücünü, ruhunu ortaya koyarak bu çalışmayı gerçekleştirmeme katkı sundu. Müzik prodüktörlüğünü yine Yasin Poyraz yaptı. Ayrıca Gökhan Kimverdi’nin de çok büyük bir katkısı oldu.

Eserlerin genelde Kirmanckî. Çalışmalarında bölge tercihin var mı?

Kirmanckî benim anadilim ve 17 yaşından itibaren sürgünde annemle konuşmaya başladım ve annemin bana bu güzel dili öğretmesi büyük bir şans benim için. Şarkıların büyük oranda Kirmanckî olması bu yüzden. Ancak, Kürtçe’nin Kurmancî lehçesini de çok iyi konuşamasam da, anlıyorum ve Kürt ulusal mücadelesinin bunda büyük etkisinin olduğunu düşünüyorum. Yıllarca Kürt kültür kurumlarında çalıştım ve Kürt müziğinin diğer özellikleriyle tanıştım. Bu nedenle Kürtçe’ye dair ne varsa aslında kendimi bir o kadar ona ait hissediyorum. Yani kendimi Dêrsim’e olduğu kadar, Amed’e ve Botan’a da ait hissediyorum. Bu yüzden de Dêrsim, Amed, Botan, Çewlik, Xarpêt ve Gimgim’a ait stranlara yer verdim.
Geleneksel stranlara öncelik verdim, ancak kendime ait iki şarkı da yer alıyor ve yine Gulê Mayêra’dan bir şarkı var. Yalnız yaptığım şarkıların geleneksel tınılardan uzak olmamasına dikkat ettim.

Seni, ‘’Ezo şono diyarê mezela Seyîdê xo” stranından tanıyorum. Bir kaç kelime haricinde Kirmanckî anlayamasam da melodi oldukça etkileyici. Bu çalışmanın da bazı eserlerine benzer bir duygu yansıması var. Örneğin ‘Piyê mi’, ‘Bava’ ve ‘Mele’ de benzer şekilde alıp götürüyor insanı… 
Albümün mixlerini Alman bir tonmeisterle birlikte yaptık ve dinler dinlemez ‘’traurig’’ yani hüzün dedi. Evet hüzün, ben istemeden yaşamımın bir parçası haline geldi sanırım. Ama bunun genel olarak Kürt kadınının bir gerçekliği olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Kürtler çok ağır katliamlardan geçti ve en büyük acıları kadınlar çekti. Benim çocukluğum da savaş ortamında geçti; sürgünde büyüdüm ve acılı bir aileden geliyorum. Yaptığım müziğin bunlardan bağımsız gelişmesi olanaksızdı elbet. ’Piyê mi’ şarkısını söylerken 13 yaşındayım, ’Bava’yı söylerken 38’i yasamış yaşlı bir Dêrsim kadınıyım ya da ’Sine Mae’yi söylerken çok sevdiği birini ya da çocuğunu yitiren bir anneyimdir. Hatta ritmik şarkıları söylerken bile o hüznü uzaklaştırmayı becerememişimdir sanırım.

Bağlama ve defe kemanı da katmışsın. Enstrüman tercihini neye göre yaptın; eserin duygusu mu, geleneksel veya modernliği mi, yoksa her eser için özgün bir yoğunlaşman mı oldu?

Ben aslında Batı müziği eğitimi aldım ve yıllarca Batı müziğine yöneldim. Fakat Avrupa’da yaşamaya başladıktan sonra aidiyetlerimin daha çok farkına vardım. Kürt müziğinin geleneksel yapısı ve enstrümanları benim için esas olmaya başladı. O geleneksel yapıya önem verdim. Ancak gerek aldığım eğitim, gerekse uzun yıllardır Almanya’da yaşıyor olmam da farklı aidiyetler kazandırdı. Şu anda kendimi bir o kadar yaşadığım ülkeye ait hissediyorum. Bu yüzden bunları en iyi nasıl bir arada buluştururum ve kendi özgün yapılarını korurum kaygısı vardı.
Her şarkı için farklı düşünmek zorundasınız. Bazen çaldırdığınız enstrüman şarkıya ters düşebiliyor. Hatta bu konuda birçok enstrümanı çıkarmak ya da değiştirmek durumunda kaldık. Şarkının geleneksel yapısı, duygusu esas alınarak enstrüman seçimleri yapıldı. Buna Yasin’le beraber hatta bir ekip olarak karar verdik diyebilirim. Sadece kendi isteklerimi dile getirdim ve başta da dediğim gibi Yasin’in bu konudaki bilgisi ve tecrübesine inandım. Kafamda oluşturduğum kompozisyonu Yasin projeye yansıttı.

Elektronik seslerden ziyade orijinal sesler ağırlıkta. Zurnayı Kürt sanatçılar pek kullanmıyor son zamanlarda. Oysa ben zurnanın Kurdî hislere hitap ettiğini düşünüyorum...

Dediğim gibi, Kürt müziğinin geleneksel yapısında hangi enstrüman varsa onları tercih etmek esastı benim için. Zurna, mey, kaval, askı davul, erbane, bağlamalar öncelikli tercihlerimizdi. Zurna biraz riskli bir enstrüman. Çalarken ton problemi oluşuyor genelde. Bu yüzden tercih edilmiyor olabilir ama biz bu riski göze aldık ve güzel bir renk kattığını düşünüyorum. Ancak ’Kember Zer’ şarkısında geleneksel melodi korunarak daha sert ve elektronik soundlarla remix yapıldı; bu da farklı bir özellik kattı diyebilirim.

Sanat hayatında bundan sonraki planın nedir?

Öncelikle bu albümü ulaştırabileceğim her yere ulaştırma kaygısını taşıyorum. Çünkü yıllardır müzikle uğraşıyorum ve çok emek verdim. Ne kadar ulaşırsa ve dinlenirse, o kadar emeğimin karşılığını almış olacağım ve kendimi mutlu hissedeceğim. Konserler olacak ve müziği aramaya devam edeceğim. Tabii ki ’Ağıtlar Projesi’nin çalışmasına da başlayacağım.

Başarılar; sanat yolun açık ve aydınlık olsun…

Berxudar be...


HALİL DALKILIÇ