‘Arap Baharı’na dipten gelen dalgalar yol açmadı.
ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin bir parçası olarak şekillendi. Tabana ve bu tabanın ihtiyaçlarına dayanmadı. Toplumsal çelişkilerin yarattığı bir iç oluşum, iç güç özelliği taşımadığından ya da bu yönü çok zayıf olduğundan fazla gelişmedi.
Libya, Mısır, Sudan gibi örneklerde görüldüğü gibi sonrasında oluşan siyasal şekillenişler, halkları temsil eden, değişim içeren yapılar olmaktan uzak kaldı.
Uzak kaldı, çünkü her biri emperyalist planın parçası olarak gelişti. “Anti iktidar” özellikleri vardı ancak toplumcu paradigmaları, “Nasıl bir devrim?” sorularına yanıtları yoktu. Değişim ve demokratikleşmeye ilişkin doğru argümanlar oluşturamadıklarından her biri “iç savaşın”, “iç çatışma” sürecinin unsurlarına dönüştü, öyle de kaldı.
Kısacası ‘Arap Baharı’ öz dinamiklere dayalı devrimsel bir süreç olarak gelişmedi; daha çok emperyalist müdahale ve bu müdahaleler sürecinde gelişen politikaların ürünü oldu.
Muhalefet edenler iktidarları hedef aldı ancak hedeflediği iktidarın niteliğini değiştirmedi. Eylemleri devrimsel değildi. İktidarların el değiştirmesiyle sınırlı kalan, ağırlıkla da küresel aktörlere açık hale getiren, bu bağlamda kolaylaştırıcı rol oynayan, değişim perspektifi ve amacı olmayan “kalkışmalar” olarak geçip gitti...
* * *
Bundandır ki Türkiye ve diğer totaliter ve otoriter rejimlerin açık desteğini aldı.
“Suriye meselesi” öne çıkınca Türkiye (AKP iktidarı demek daha doğru) yayılmacı argümanlar kullanmaya başladı. Suriye’deki “Kürt faktörü” daha doğrusu Kürtlerin özgürleşme olasılığı bir anda Suriye’yi “iç mesele” haline getirdi.
Erdoğan, 6 Ağustos 2011’de Birlik Vakfı’nın Çemberlitaş’taki merkezinde düzenlenen iftar yemeğinde, bunu şu sözlerle sbitledi:
“Biz Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir. Çünkü bizim Suriye ile 850 kilometre sınırımız var, akrabalık, tarih, kültür bağlarımız var. Dolayısıyla burada olanlar bitenler, bizim asla seyirci kalmamıza fırsat vermez.”
Türkiye, olası bir Kürt hareketlenmesine karşı Suriye muhalefetini açıktan destekledi. Hatta organize oluşuna öncülük etti. ‘Anti Kürt’ bir oluşum için yoğun çaba sarf etti. Toplantılar, konferanslar düzenledi. Diplomatik, lojistik destek sundu.
Hatta Irak Kürtlerini de bu cepheye çekmeye çalıştı. Olmadı, Suriye’deki Kürt bölgelerini işgalin yollarını aradı.
Ancak başaramadı.
Ne Suriye’deki Arap muhalefeti tam olarak ‘anti Kürt’ oluşumun içine çekebildi ne de Kürt devriminin önüne geçebildi. Bu da AKP iktidarının Kürt planına hem darbe vurdu hem de yayılma koşullarını da zorlaştırdı…
* * *
Buraya kadar tamam; süreci yakından izleyen herkes bu gözlemi rahatlıkla yapmıştır. Dikkat çekici olan ‘Kürt Baharı’nın ‘Arap Baharı’na benzemediği, üstten iktidarın el değiştirmesi biçiminde değil; alttan devrimsel tarzda geliştiğidir.
Kürtlerin “öfkeli kalabalıklar” değil, demokratik inşanın bilinçli ve örgütlü güçleri olduğudur. Devrimi aşağıdan geliştirdikleri ve toplumsal, siyasal inşaasını tamamlamaya çalıştıklarıdır.
Kürt devrimini ‘Arap Baharı’ndan ayıran en temel özellik budur. Kürtler, ABD’nin Suriye planı ve bunun yarattığı boşluktan yararlanmış, zemini iyi kullanmış ancak buna bağlı kalmamış paradigmasal olarak adım adım sosyal devrimi geliştirerek yeni bir toplumsal-siyasal statü yaratmıştır.
Bu statü daha bugünden Kürtlerin çekim merkezi olmuş, sahiplenmeye başlamıştır.
Öyle anlaşılıyor ki 21.yüzyılın ilk çeyreğine Kürtler çok şey sığdıracaktır.
delil-karakocan@hotmail.com
‘Arap Baharı’, Kürt devrimi...