10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda onaylanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) 6 Nisan 1949’da T.C Bakanlar Kurulu’nca da kabul edilmiştir
Beyannamenin 1. maddesine göre; Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 13’ün 1. fırkası ise “Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır” ifadesi ile hiçbir insanın farklılıklarından dolayı ayrımcılığa tabii tutulup, toplumsal yaşam içersinde dışlanamayacağına vurgu yapar. Dolayısıyla her insanın istediği yere yerleşip, istediği ortamda yaşamını idame ettirme hakkı vardır.
İHEB en genel tanımıyla insan haklarının, hiçbir ayrım gözetilmeksizin bütün insanlara eşit bir şekilde uygulanması gerekliliğini taahhüt eder.
Bildirgenin altına imza atan devletler, hem kendi ülkeleri içinde hem de uluslar arası hukuk arenasında, insan haklarını bildirgede kabul edilen şekliyle uygulamakla yükümlüdürler. Aksi takdirde söz konusu devletler, kendilerine yaptırım uygulanmasını da peşinen kabul etmiş sayılırlar.
İnsan haklarının varlığını ve uygulanmasını toptan reddeden 80 cuntasının askeri anayasası bile “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesini kapsamına almayı ihmal etmemiştir! Tabii ki kağıt üzerinde!
Örneğin; 1982 Anayasasının 10’uncu maddesi şöyle demektedir: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”
Yazmaya ve söyleme gelince, şu an ülkemizde canlı örneklerine tanık olduğumuz gibi en değme diktatörler dahi demokrat kesilirler. Ancak pozitif bilimlerin yol göstericiliğinden biliyoruz ki, bütün söylemler, eylemle sabitlenmediği sürece gerçek değildirler. Belirleyici ve gerçek olan, bir teorinin pratiğe dökülen halidir.
Çünkü bir ideolojinin doğruluğu, uygulandığı zaman anlam kazanır. Nitekim onların göstermelik yasaları ne kadar çok demokratik argümanla süslenmiş olursa olsun, uygulamada devam eden katı dikta tutumları, ülkede demokrasinin ruhuna rahmet okutmuş vaziyette. Ve ne yazık ki demokrasi katili devlet uygulamaları, toplumu da bir bütün olarak antidemokratik, ‘toleransı sıfır noktasında’ bir ruh haline sürüklemiş bulunuyor.
Bu ruh halinin en somut örnekleri, bizden farklı olanlara karşı takındığımız tavır ve bakış açılarımızda ortaya çıkıyor.
Geçen hafta İstanbul’da transseksüelleri hedef alan linç girişimleri, bu bakış açısının vardığı patolojik boyutu gözler önüne sermeye yetiyor. “Transseksüelleri mahallede istemiyoruz” diyen saldırganlar, İHEB’ne göre açıkça suç işliyorlar ama bunun yanı sıra olayda es geçilmemesi gereken oldukça ürkütücü bir nokta daha var; onların yoğun olarak yaşadığı mahalle ve çevresinin kentsel dönüşüm proje kapsamında olması. Bu proje gereği, iktidar tarafından o bölgenin yıkımı öngörülüyor.
Vatandaşların kolay kolay evlerini terk etmeyeceklerini bilen proje sahipleri, toplumun farklı cinsel tercihlere mensup insanlara karşı olan haksız ve temelsiz “hassasiyetini” fırsat bilerek, “mutaassıp” kesimleri kışkırtıp sokağa dökmekte gecikmediler. Böylelikle aynı mahallede yaşayan komşuların birbirilerini kovalamasıyla bölgeyi boşaltmayı amaçlayan projenin mimarları, şimdilik tam olarak emellerine ulaşmamış olsa da halkın bu konuda daha çok bilinç ve daha çok tolerans göstermesi gerektiği açık.
Yoksa toplum olarak, üzerimizde oynanan siyasetin kirli oyunlarına karşı duramayacağımız gibi kendi içimizdeki ayrılıkları da derinleştirerek, özlediğimiz huzur ortamının temelini, kendimiz dinamitlemiş oluruz.
Bunu söylerken; eşit ve özgür bir dünya ideali ve iddiasıyla yola çıkan bazı devrimcilerin, “öteki”ne karşı handikaplarından söz etmezsek haksızlık olur. Çünkü söz konusu, farklı cinsel kimlikli insanlar olunca; anayasasına eşitlik ilkesini almış ama faşizm dışındaki bütün düşünce sahiplerini ipe çekmiş bir cunta anlayışı ile cuntanın ideolojisine tam karşıt, özgürlük ve eşitliği ideolojisinin merkezine oturtan devrimci bir anlayışın kesiştiği noktalar da oluyor ne yazık ki.
Siz cinsel seçiminden ötürü Bülent Ersoy’a sahneleri yasaklayan cunta zihniyeti ile “Deniz Gezmiş arkadaşımdı” dediği için O’na aşağılayıcı tehditler savuran, sözüm ona devrimci bir şahsiyetin ‘devirici zihniyeti’ arasında bir fark görebilmiş miydiniz?
Bütün insanların aynı hak ve özgürlüklere sahip, eşit varlıklar olarak gören evrensel değerler kılavuzumuz olduğu müddetçe, elimize en kalın merceği alsak da yukarıdaki iki anlayış arasında bir fark bulmamıza imkan yok. Zira her iki sakat anlayış da menşeini topluma hakim olan “sapına kadar erkek” egemen anlayışından almaktadır.
‘Cunta zihniyeti’nden ‘kentsel dönüşüm’ çıktı