KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, “AKP istediği kadar bu tecrit politikasını uygulasın, istediği kadar saldırılarını yürütsün Kürt Halk Önderi’nin ortaya koyduğu talepler karşılanmadan ve çift taraflı bir ateşkes gerçekleşmeden yeni bir görüşme sürecinin başlaması söz konusu olamaz” dedi.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Öcalan üzerindeki tecrit, siyasi soykırım operasyonları, devlet politikası, BDP’nin kararları ve KCK’nin tavrıyla ile ilgili ANF’nin soruları yanıtladı.

Öcalan’ın tecrit edilmesi ile amaçlanan nedir, bundan sonra nasıl bir süreç bekliyorsunuz, yaklaşımınız ne olacak?
Kuşkusuz çok boyutlu siyasal amacı bulunmaktadır. Düne kadar heyet gönderip görüşme yaptığı bir hareketin liderine kendi isteklerini kabul ettiremeyince tecrit uygulayarak şantaj ve tehdit politikasını devreye sokmuşlardır. Açıkça baskı ve zulümle, işkenceyle Kürt Halk Önderi’nin iradesini, daha doğrusu halkın iradesini kırıp kendi inkar ve imha sistemini tekrar sürdürmek istemektedirler.
Açıktan açığa Kürt halkına karşı bir bir meydan okuma ve savaş açmadır. Kesinlikle sıradan bir yaklaşım olarak ele alınamaz.
Tecrit kesinlikle sadece Önder Apo’ya yönelik değildir; halkın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesini kırmaya yöneliktir. Kendilerine göre en zayıf halka orasıdır. Önder Apo esaret altında, ellerindedir; istedikleri zaman tecrit uygulayabilirler, istedikleri baskıyı yürütebilirler. Kendilerine göre bu esaret konumunu hem Önder Apo’ya karşı hem Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir şantaj aracı olarak kullanmaktadırlar.
Kuşkusuz bu uğursuz ve alçak politikanın hesabı sorulacaktır. Kesinlikle Kürt halkı da Kürt Özgürlük Hareketi de Önderliğine sahip çıkacaktır. Bu politikanın yürütülemeyeceğini gösterecektir.
Bugüne kadar savaşın kapsamlılaştırılması ve derinleştirilmesinde bazı sınırlara dikkat ediliyordu. Fedai gerilla ordusunun ve fedai militanların Türk devletinin askeri, polisi, siyasi ve idari güçlerine karşı ölçülü bir mücadele yürütmesinin nedeni bir taraftan mücadele edilirken, diğer taraftan da sorunun çözümü için kapıyı açık bırakmaktı. Bu açıdan eğer Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve halkın hassas olduğu Önderlik üzerinde bu tecrit sürerse tabii ki Kürtlerin de Kürt Özgürlük Hareketi’nin de Türk devletine karşı mücadele yöntemlerini daha sertleştirmesi hakkı ve meşruiyeti doğar. Türk devleti, Önderliğiniz elimdedir istediğimi yaparım, diyemez.
AKP istediği kadar bu tecrit politikasını uygulasın, istediği kadar saldırılarını yürütsün Kürt Halk Önderi’nin ortaya koyduğu talepler karşılanmadan ve çift taraflı bir ateşkes gerçekleşmeden yeni bir görüşme sürecinin başlaması söz konusu olamaz.
Siyasal, sosyal, ekonomik alandan 70-80 yıllık uzak tutulmanın açlığıyla gözü doymaz biçimde 1930’ların CHP’si gibi tek güç olmak istemektedir. Bunu da Kürtlerin tasfiyesi üzerinden gerçekleştirmeyi düşünmektedir. Gelinen aşamada bu yaklaşıma Kürt Özgürlük Hareketi’nin boyun eğmesi, kabul etmesi düşünülemez. Ezeriz edebiyatıyla bir sonuç alınamayacağını bu hükümete göstereceğiz. Kimin ezileceği, kimin tasfiye olacağı önümüzdeki dönemde belli olacak. AKP’nin kaybetmesiyle birlikte inkarcı sömürgeci sistem sürdürülemez hale gelecektir. Sömürgeci sistemin, Kürt inkarcı sistemin son silahı AKP’dir.

Tecridin sürdüğü bir ortamda uluslararası komplonun yıldönümünde Kürt gençlerine, kadınlarına, bir bütün olarak Kürt halkına çağrınız nedir?
Uluslararası komplodan bu yana 13 yıl geçti. 9 Ekim 1998’de Önder Apo’nun Ortadoğu’dan çıkarılmasıyla başlayan uluslararası komplo başarısızlığa uğratılmıştır. Önder Apo’nun AİHM savunmalarında belirttiği “tarihsel komplolar gelişmeleri durdurmaz, hızlandırır” değerlendirmesi, bu 13 yıllık süreçte kanıtlanmıştır. 14 Nisan ve Aralık 2009’daki siyasi soykırım operasyonları, belediye başkanlarının tutuklanması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin komployu boşa çıkarması karşısında Türk devletinin yeniden Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir saldırıya geçmesini ifade etmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin güçlendiği, eğer önü alınmazsa Kürt sorununun demokratik çözümünü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacağı görüldüğünden, inkar ve imha sistemi bu defa da AKP eliyle Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı saldırıya geçmiştir. Eğer saldırıya geçmezlerse kaybedeceklerini ve Kürt halkının özgürlüğünü kazanacağını gördükleri için saldırılarını arttırmışlardır. Bugün de bu saldırılar artarak devam etmektedir.
AKP bir yönüyle birinci uluslararası komplonun yenilgisinden sonra bir ikinci uluslararası komplonun aktörü olmaya çalışıyor. Önder Apo merkezli yeni bir komployla hareketimizi tasfiye edeceklerini sanmaktadırlar. Birinci komplo başarıya ulaşmadıktan sonra ikinci komplonun başarıya ulaşması söz konusu olamaz.

Kürt halkının, demokrasi güçlerinin, Kürt dostlarının ortak tutum takınarak AKP’nin yürüttüğü bu komployu, bu şantajı ve tehdidi boşa çıkarmaları gerekmektedir. Sadece Gemlik’e yürüyüşle yetinmek doğru değildir. Kuşkusuz Gemlik’e gidebilecek herkes gidebilmelidir; gidemeyenler de bulunduğu alanlarda, kasabalarda, şehirlerde kesinlikle protestolarını yükseltmelidir. Her kasaba ve şehir kesinlikle Önderliğe karşı yürütülen bu saldırıya karşı bir direniş alanı haline gelmelidir. AKP bu uygulamayı yaptığına pişman ettirilmelidir.


Türkiye’de siyasi soykırım operasyonları artarak devam ediyor. Bu konuda ne belirteceksiniz?

Siyasal soykırımların amacı, Kürt halkının örgütlü gücünü dağıtmak, öncülerini ortadan kaldırmak, bilinçli Kürt’ü zindana atmak, toplumu da etkisiz, hareketsiz, mücadelesiz kılarak düşündükleri yeni koşullardaki siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemini Kürtlere kabul ettirmektir.


Bunun kabul edilmesi mümkün müdür?
Bu kadar siyasi soykırımın olduğu yerde demokratik siyasal çözümden söz etmek, çözüm olanağından söz etmek Kürt halkıyla dalga geçmektir. Hiç kimsenin de Kürt halkıyla dalga geçmeye hakkı yoktur. Bu tutuklamalardan sonra seçimlerin de demokratik siyaset yapmak için parti kurmanın ve örgütlemenin de bir anlamı kalmamıştır. Türk devleti seçilmiş olmayı da, sadece demokratik siyasetle uğraşmayı da anlamsız hale getirmiştir. Birçok belediye başkanı ve binlerce demokratik siyasetçi tutuklanıp rehin tutulacak, ondan sonra da çözümden söz edilecek! Herkes ciddi olmalıdır. Rehin ve şantaj politikaları çözüm politikaları değildir. İrade kırma politikalarıdır, teslim alma politikalarıdır. Çözümler ise karşılıklı birbirine saygıyla, halkların iradesine saygıyla gerçekleşir. Halkların iradesine saygı duymadan, halkların demokratik siyasetini dikkate almadan, halkların demokratik örgütlenmesini ve siyasi duruşunu kabul etmeden, meşru görmeden demokratik siyasal çözüm gerçekleşemez. Bu tür siyasi operasyonların arttığı, sürdüğü bir yerde olsa olsa bir irade kırma savaşından, teslim almadan söz edilebilir. Böyle bir durumda da bir tasfiyeyi kabul ettirmek dışında başka bir şeyden söz edilemez. Bu açıdan, demokratik siyasal çözüm anlayışına gelindiğinin gösterilmesi ve demokratik siyasal çözümün oluşmasının koşularının var olduğunu ortaya koymak için her şeyden önce siyasi soykırım operasyonlarında tutuklanan herkesin serbest bırakılması ve siyasi soykırım operasyonlarına son verilmesi gerekmektedir. Bu tutuklamalarda KCK sadece bir kılıftır. Buna bir çocuk dahi inanmaz. Dolayısıyla bu tutuklananlar serbest bırakılmadan hiçbir tartışmanın ciddiyeti ve değeri olamaz.
Bu siyasal soykırım operasyonları sürdüğü müddetçe kim çözümden söz ediyorsa, kim AKP’nin bir çözüm politikası olduğundan söz ediyorsa o Kürtleri hiçbir şeyden anlamaz, aptal ve kendilerini akıllı sananlardır ya da Türk devletinin özel savaşının, psikolojik savaşının etkisinde ve kontrolündedirler. Eğer bu soykırım operasyonlarına rağmen AKP’nin çözüm politikası olduğuna inanan Kürtler varsa, onlar da ruhunu satmış ya da kandırılmış Kürtlerden başkası değildir.

Siyasi soykırım operasyonu karşısında demokratik Kürt hareketine ne tür görev ve sorumluluklar düşmektedir?
Siyasi soykırımları kabul etmek, inkar ve imha politikasını kabul etmektir. Amaç Kürt halkının örgütlü gücünü, siyasi bilincini tasfiye etmek, iradesini kırmaksa o zaman buna karşı direnme kutsal bir direnmedir ve meşrudur. Bu açıdan bu siyasi soykırım operasyonlarını izlemek, seyirci kalmak kabul edilebilir bir durum değildir. Her siyasi soykırım saldırısı bir serhıldan ve direniş gerekçesi olmalıdır. Hatta bu tutuklamalara fırsat verilmemelidir, engel olunmalıdır. Siyasi soykırım operasyonlarını kabul etmemek, hatta Türk devletinin polisinin, savcısının, askeri-siyasi güçlerinin ve her türlü memurunun siyasi soykırım yapıldığı alanlara sokulmasını engellemek gerekmektedir. Ancak böyle bir direniş içine girmek siyasi soykırım operasyonlarını engeller.
Bu normal kabul edilecek bir durum mudur? Siyasi soykırım operasyonları normal görülebilir mi?
Sadece Kürt demokratik siyasetine değil, Kürt aydınlarına, yurtseverlerine, kadınına, gençliğine düşen görev, bu siyasi soykırım operasyonlarına izin vermemektir. Bu saldırılara karşı halkın tümü direniş içinde olmalıdır.
Kürt halkının iradesi kırılana kadar, Kürtler teslim alınana kadar, Kürt halkı etkisiz, tepkisiz hale getirilene kadar bu saldırılar sürdürülmek isteniyor.
Bu siyasi soykırım operasyonları 1990’ların faili meçhul cinayetleriyle eşdeğerdir.
Birinde can alıyorlardı, diğerinde zindana atıyorlar. Faili meçhul cinayetlerle bugünkü siyasi soykırım operasyonların amacı aynıdır. Bu nedenle zihniyet değişmemiştir.
Bunu tüm Kürt halkının, Kürt aydınlarının, Kürt yurtseverlerinin görerek bu siyasi soykırım operasyonlarına karşı ciddi bir tutum ortaya koymaları gerekir.
Geliyor istediği yerde istediği kişiyi alıp götürebiliyor. Mahallede, sokakta kim topluma moral veriyorsa, öncüyse o tasfiye edilmek isteniyor. Bunun dışındaki tüm gerekçeler yalandır, demagojidir.
Kürt halkı her türlü tutuklamayı önleyecek güce ve dirence sahiptir. Kuşkusuz seçimlerin de demokratik siyasal örgütlenmelerin de bu operasyonlarla bir değeri kalmamıştır. Buna rağmen siyasi soykırım saldırılarına izin vermemek lazım, hem de demokratik siyasal alanı terk etmemek ve her tutuklananın yerine yenilerinin geçmesi gerekmektedir. Türk devletinin siyasi soykırım operasyonları ancak böyle boşa çıkarılabilir.
BDP’nin de bu tutuklamalar karşısında yaklaşımı yetersizdir. Kendi üyelerinin tutuklanmasına böyle tepkisiz kalınabilir mi? Binlerce üyesi tutuklanıyor, ama sıradan tepkiler gösteriliyor! Bu yaklaşım, bu tutuklamalara alışmaktır, hatta buna boyun eğmektir. Bir siyasal partinin kendi üyelerinin, kendi yöneticilerinin, kendi belediye başkanlarının, kendi ilçe başkanlarının tutuklanmasına karşı kıyameti koparması gerekmektedir. Milletvekillerinin de kıyameti koparması gerekmektedir.
Bu tutuklamaların hukukla mukukla alakası yoktur. Siyasal iktidarla yargı iç içedir. Biri kararlaştırıyor, diğeri uyguluyor. Bu açıdan hukuk tarafsız olmalıdır demek ya da yargılamalardan beklentili olmak halkı yanlış bilgilendirmektir.
Öncülük yapılırsa halk bu direnişe destek verir. Zindanlara atılanlar gerillalar değildir, tamamen demokratik mücadele yürüten insanlardır. Klasik tasfiye harekatlarında olduğu gibi, suyu kurut balığı öldür anlayışıyla bilinçli insanlara ve halka saldırılmaktadır. Bu açıdan Kürt demokratik hareketine de demokrasi güçlerine de herkese de büyük görevler düşmektedir. Gençten, kadından çocuğa kadar herkesin bu saldırılara cevap vermesi gerekmektedir.
Diğer taraftan bu siyasi soykırım saldırılarının içeride ve dışarıda teşhir edilmesi yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla içeride ve dışarıda kamuoyu çalışmasının hızlandırılması gerekmektedir. Dünyada herkese bu gerçeğin anlatılması gerekmektedir.

Siyasi soykırım operasyonların arttığı dönemde BDP Meclis’e girdi. BDP siyasi olarak ne yapabilir?
Demokratik siyaset alanının esasını, tabanını, kökünü, il ve ilçe örgütlerini, yönetimlerini tümden zindanlara atıp gelin Meclis’te siyaset yapın denilmesi trajikomik bir durumdur. Neredeyse tüm belediye başkanları ve parti yöneticileri tutuklanıyor. Ama Meclis’te BDP’nin demokratik siyaset yapacağı ve siyasi kararları etkileyeceğinden söz ediliyor. Bunun tabii demokratik zihniyetle, demokratik siyaset anlayışıyla alakası yoktur. Çünkü partiler örgütleriyle vardır. Partiler il ve ilçe yöneticileriyle vardır. Toplumdaki örgütlü güçleriyle vardır. Zaten o örgütlü güçlerle Meclis’e taşınmışlardır.
Bu açıdan siyasi soykırım operasyonlarının olduğu dönemde Meclis’e gitmek, kuşkusuz toplum açısından sindirilmesi zor bir durumdur. Bir yönüyle sanki bu tutuklamalar normal görülüyormuş gibi bir yansıma ve algı yaratabilir. Nitekim böyle yorumlayanlar da olmuştur. Ancak mevcut durumda AKP ve devletin politikalarına karşı bir mücadele yürütülmesi de gerekir. Artık çok yönlü, çok boyutlu bir mücadele dönemine girilmiştir. Bu açıdan BDP’nin Meclis’e girme kararını anlayışla karşılıyoruz. Kuşkusuz o Meclis Selahattin Demirtaş’ın ve demokratik çevrelerin belirttiği gibi AKP’nin meclisi değildir.
AKP’nin kendine göre anayasa yapma çalışmalarına karşı halkın, demokrasi güçlerinin sesini ortaya koymaları kuşkusuz anlamlı olacaktır. Bir taraftan Meclis’teki muhalefeti etkin yapmak, diğer taraftan toplumdaki muhalefeti yürütmek, ikisini birleştirmek önemlidir. Bunun da mücadelenin bir parçası olduğu kabul edilmelidir. Alınan kararlar çerçevesinde BDP’nin desteklenmesi gerekmektedir.
Kuşkusuz BDP’nin Meclis’e girmesi, siyasal soykırım operasyonlarına sessiz kalacağı anlamına gelmemelidir. Kesinlikle siyasal soykırım operasyonları meşrulaştırıcı, içine sindirici bir yaklaşım içine girilmemelidir.
BDP’nin kendi mücadelesini, kendi imkanları ve kendi doğrultusunda sürdürmesi açısından kararların kendilerinin vermesi kadar doğal ve doğru bir şey olamaz. Kuşkusuz bu kararın da aldığı tüm kararların da sorumluluğu onlara ait olacaktır. 
Sadece eleştirebileceğimiz bir nokta vardır: siyasi soykırım operasyonlarına rağmen AKP ile ilişkilerin normal süreceğini söylemek doğru değildir. Bu soykırım operasyonlarına rağmen bir görüşme ve müzakere olursa bu siyasal soykırımın operasyonlarını gözönüne almadan bu görüşme ve müzakerelerin sürdürüleceğini belirtmek doğru bir yaklaşım değildir. Diyalog da olabilir, görüşme de müzakere de olabilir, ama bu siyasal soykırım operasyonları sürdüğü müddetçe, siyasal soykırım operasyonunda tutuklananlar içeride kaldığı müddetçe görüşmeler de müzakereler de sağlıklı yürümez. Bu siyasi soykırım operasyonları demokratik siyasete de demokratik çözüme de saldırıdır. Hem Kürt siyasetçileri tutuklanacak, iradesi kırılacak, zayıflatılacak, ondan sonra gelin müzakere yapalım denilecek, böyle bir şey olabilir mi? Selahattin Demirtaş haklı olarak “siz zindana atılmış bir BDP ile mi müzakere yapacaksınız?” diyerek AKP’nin samimiyetini sorgulamıştır.
AKP’nin politikalarının ne anlama geldiğini açıkça ortaya koymuştur. Tutukla, irade kır, ondan sonra da görüşeceğim de! Böyle bir görüşme anlayışı, böyle bir müzakere anlayışı, siyasal güçlerle ilişki anlayışı olabilir mi? Siyasi soykırım operasyonları ortamında ne sağlıklı müzakere olur ne de çözüm olur. Bu ortam mücadelenin daha da sertleşmesi ve şiddetlenmesini beraberinde getirir.
Önümüzdeki dönemde Meclis önemli bir mücadele yeri haline gelebilir. Kürt halkı bunu beklemektedir. Yeni anayasa yapım süreci başlamıştır. AKP’nin demokratik bir anayasa yapma niyeti de anlayışı da yoktur. BDP’nin, Blok’un Meclis’e girmesi bu açıdan önemlidir.
Kürt sorunu bir yönüyle de anayasa sorunudur. 1924 anayasasından bugüne kadarki anayasalar aslında Kürt sorununu derinleştiren, çözümsüz bırakan anayasalardır. Şu anda da Türk devletinin bu anlayışı değişmemiştir. Erdoğan’ın bir gün Kürt vatandaşlarım dediğini duydunuz mu? Hep Kürt kökenli vatandaşlarım diyor. Geçen gün Batman’a giden Fatma Şahin ilk önce Kürt vatandaşlarım dedi, yanlış yapmış olacağını anlamış olacak ki, hemen Kürt kökenli vatandaşlarım diyerek bu yanlışlığını düzeltti. Hiçbir gün Türk kökenli vatandaş denildiğini duydunuz mu? Türk halkına seslenmişlerdir, Türklere seslenmişlerdir. Ama Kürtlere seslendiği zaman Kürt kökenli vatandaşlarımız denilmiştir. Yani kökeni Kürt, ama Türk’tür. Zaten onun için tek millet demektedirler. Hala düşündükleri de yapmak istedikleri de Kürtleri yok ederek tek millet haline getirmektir. Onun için tek millet anlayışı, tek bayrak anlayışı, tek devlet anlayışına bu kadar sarılmaktadırlar. Hala Türkiye Başbakan’ının ya da bir AKP yetkilisinin Kürdistan dediğini duydunuz mu? Türkiye’de herhangi bir siyasetçinin Kürdistan dediğini duydunuz mu? Kürdistan kavramını kabul etmeden hangi Kürt çözümü olacaktır? Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın adının Kürdistan olduğunu kabul etmeden nasıl Kürt sorununun çözüldüğü ve adım atıldığı söylenecektir? Bu konuda İran bile yaşadığı coğrafyayı Kürdistan olarak kabul ederken Türkiye hala Kürdistan kavramını kullanmaktan bilerek kaçınmaktadır. Ama buna rağmen bazı işbirlikçi uşak Kürtler, Kürt kökenli vatandaşlarım diyen Erdoğan’a, Kürtlere karşı inkar ve imha siyasetini sürdürmesi konusunda meşruiyet kazandırmaktadırlar; meşruiyet aracı olmaktadırlar.
Biz kesinlikle BDP’nin iradeli, onurlu bir muhalefet yapacağını düşünüyoruz. Kürt kimliğinin anayasada güvenceye alınmasından ve Kürtlerin kendi kendini yönetmesi konusunda taviz vermeyeceklerdir. Anadilde eğitim ve çok dilli yaşamdan taviz vermeyeceklerdir. Kürt sorununun gerçek ve kalıcı demokratik çözümünü dayatmaya çalışacaklardır. Bu temelde biz hem BDP kökenli milletvekillerin, hem Şerafettin Elçi’nin hem Altan Tan’ın hem de diğer sosyalist milletvekillerin bu konuda ilkeli davranacağını, Kürtlerin temel haklarından, dolayısıyla Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesinden taviz vermeyeceğine inanıyoruz.

 

HABER MERKEZİ