İkibinli yılların başında okuldan yeni mezun olmuş, Kanal 6’da büyük bir heyecanla çalışmaya başlamıştık. Teorik gazetecilik meslek ve ahlak ilkeleriyle pratik arasındaki uçurumu görmek sadece bir kaç günümüzü aldı. Bize ilk öğretilen şey ‘en iyi haber çöpe giden haberdir.’ Yani halkın çıkarını gözeten, büyük emeklerle hazırlanan ve kamuoyunu ilgilendiren gündem çöpe gider ya da iktidar filtreleri bu habere rengini veren belirleyici bir süzgeç olurdu. 
Bu, ‘Türk medyasının gerçekliğidir’ diye bize sürekli anlatılırdı. Bu gerçeklik, yıllar yılı medya, patron ve devlet üçgeninde birbirilerinin işlerini örtbas etmekle, katilleri saklayarak, masumları hedef göstererek, ekonomik, askeri ve siyasi çıkarları birbirlerine peşkeş ettikleri dev bir mekanizmaya dönüştü. Bize öğretilen, heyecanımızı ve şefkimizi kıran başka bir saptama da kovulmanın ayıp olmadığı tek mesleğin gazetecilik olduğuydu. Zira Türk medyasının nev-i şahsına münhasır yapısı, bu gerçekliği onaylarcasına, farklı bütün sesleri alan dışına atan tek çi zihniyetlere hizmet etti. Dönemin rengine göre hareket eden medyada iktidar, bazen asker, bazen salt para olduysa da son yıllarda belirgin bir şekilde  cemaatleşti. 
Uludere - Roboskî kaltiamına takındığı (tavırsızlık) tavrıyla dünyada eşine rastlanmamış bir kişiliksizlik örneği sergileyen Türk medyasında kanama devam ediyor. Çöpe giden haberler o kadar çoğaldı ve büyüdü ki çöpler taşıp sokakları, dolayısıyla toplumu kokusuyla boğar hale geldi. İşte bu durumda hedef olanlar, asıl haberi çöpten alıp ekrana, gazete sayfalarına taşıyan vicdan sahibi gazetecilerdir. Bir toplum inşasında bu hareket, ülkenin kokuşmasına karşı bir tedbir iken; iktidar, toplumu yayılan kokuyla sarhoş etme tandansı taşıdığından en iyi haberin çöpte kalması için her türlü yolu mübah görüyor. Adam gibi adamlar ve halkın gerçek gündemini çöpten çıkaran her gazeteci çöplerin yaydığı kokuyla sarhoşluk perdesini aralıyor. Bu da toplumu uyutmak isteyen, onu teslimiyete hazırlayan ve sorgulama gücünü elinden almaya çalışan iktidarın oyununu bozuyor. Erdoğan’ın son günlerdeki hırçınlığı ve gazetecilere sataşması bundandır.
Freni patlamış ağır vasıta gibi toplumun içine girmiş bu zihniyete dur denilmezse daha çok yıkıma sebep olacağa benziyor. Zira son bir kaç aydır yaşadığımız gazeteci kıyımları bir anlamda kamuoyu vicdanı kısıtlama ve bastırma operasyonlarına dönüştüğünü de unutmamalıyız. Ece Temelkuran, Nuray Mert, Mehmet Altan ve son olarak Ali Akel’in tek taraflı işlerine son verilmesi, ölçüsü kalmamış zihniyetin son eseridir. Bu tür operasyonlar, toplumsal vicdan ve gazetecilik mesleğinin toplumların değişim ve dönüşümde oynadığı rolü yeniden sorgulamamızı gerektiriyor. Bir tarafta  topluma şırıngalanan ümmetçi ve teslimiyetçi ideoloji diğer yanda buna karşı sorgulamayı, tekçi zihniyete karşı toplumsal mozağin renklerini ortaya çıkarmaya çalışan cephe arasında amansız bir savaş yaşanıyor (orantısız güç kullanılan bir savaş olsa da). Fikirler, çoğu kez insanları mesleklerinden etse de onur sahibi kişilikler halk nezdinde de desteğini buluyor.
Rüzgar diktatörlerden yana bugün ve koyun sürüsüne dönen toplum da vicdanını yemişcesine diktatörlere oynuyor.  Toplumun bir kısmı, yaşanan bütün hakaret, haksızlık ve zulme karşı İktidarin her dediğine teslim olmuş ve sorgusuz sualsiz  Kur’an ayetleri gibi kabul etmeye devam ediyor. Daha dün Erdoğan-Kılıçdaroğlu ‘Kürt zirvesi’ adı altında bir araya geldiler. Aynı saatlerde Van belediye başkanı Bekir Kaya’nın da aralarında olduğu onlarca seçilmiş göz altına alındı. Bu nasıl bir çelişkidir, yoksa programlanmış yeni bir ‘aşağılama’ senaryosu mudur? Bu tutuklama ve onur kırıcı tavıra, sedece Kürtler mi tepki göstermeliydi acaba? Bu kabullenme ve ümmetçi teslimiyetin altyapısını hazırlayan ve insanları adeta morfin gibi uyutan üstelik Türkiye’de şuan hemen hemen her mahallesindeki toplanan akşam cemaatleri da ayrıca incelenmesi gereken önemli bir ideolojik yayılma aracıdır.
İktidarı sadece güç kullanmakla eşdeğer gören bir zihniyetin, çocuklarını bombalamanın değil hesabını vermeyi bunu sorgulayan gazatecilere bile tahammülü kalmadı. 
Madem vicdan sahibi insanların meslekleri gereği soru sormasına bile tahammül etmeyen bir iktidara sahibiz,  madem medya, asıl işi kamuoyu vicdanı yaratma ve iktidarı halk adına sorgulamak yerine onun en büyük meşru aracı olmuş, madem insanlar cemaatçi olmadığı halde işlerini yoluna koymak için onlardan görünerek güce tapma yarışına girmiş,  madem en insani eleştiriyi, ağzından köpükler fışkırırcasına karşı çıkan ve diktatörvari işten çıkarma emri veren bir başbakanımız var.
O halde, bu cendere içinde ‘en iyi gazeteci kovulan gazetecidir’
Sıra kimde?