
Sayın Langthler, AIK’in Suriye’deki ayaklanmalara ilişkin düşüncesi nedir?
Suriye halkı, aylardır demokrasi mücadelesi veriyor. Esad rejimi ise halkın talepleri karşısında bir yandan tüm olanaklarıyla baskı uyguluyor, diğer yandan ise halkın eğitim talepleri konusundaysa yeni reformları devreye koyacağı sözünü veriyor. Tabii bu taleplerin hepsi lafta kalmaktadır. Rejim baskılara yine devam ediyor. Tüm bu çalkalanmalar halk ayaklanmasını devrimcileştirdiği gibi, rejimi de daha da vahşileştiriyor. Biz, emperyalist sistemlere karşı olduğumuz kadar, anti emperyalist, anti batıcı geçinen devletlerin kendi halklarına karşı sömürgeci diktatör bir sistem oluşturmasına da o kadar karşıyız. Biz AIK olarak, ezilen her ulusun özgürlüğünden, ekonomik ve siyasi bağımsızlığından, ezilen halkların kendi kaderini tayin hakkından, emperyalizm ve neo liberyalizme karşı mücadelenin birliğinden yanayız. Bu mücadele birliğinin en temel ideolojisi anti emperyalizm boyutudur. Mücadelenin yöntemi gerekirse silahlı da olabilir. Suriye için de bu söz konusudur. Yıllardır bir avuç diktatör ve ailelerin geleneksel politikaları iflas etmiştir. Mısır’da, Tunus’ta olduğu gibi bu Esad için de geçerlidir.
Anladığım kadarıyla, mazlumların kendi haklarını elde etmesi için gerekirse silahlı mücadele verebileceğini de belirtiyorsunuz. Başta Suriye olmak üzere Arap ülkelerindeki muhalefeti düşündüğümüzde bunun avantaj ve dezavantajları ne olabilir sizce?
Halk hareketleri sert baskılara rağmen Suriye örneğinde olduğu gibi barışçıl konumda kalmalıdır. Bu şekilde devrimin zemini sağlam ve güvenilir olur. Bunun tersini düşündüğümüzde, yani Suriye bir Libya’ya dönüşecek olursa bu rejim daha da vahşi saldırılara yönelik ve muhalefet dış güçlerin işbirliğine daha da yakın bir hale gelir. Bütün bunlar dış müdahaleyi daha da hızlandırır. Şimdi demokratik halk hareketlerinde bir isyandan sonraki aşamalar nedir? Biraz da buna bakmak gerekiyor. Demokratik halk hareketi için bir sonraki aşama sosyal sorunların ele alınmasıdır. Demokratik hareket ve isyancı güçlerin sosyal sorunları ele alması, beraberinde birçok demokratik talebin ortaya çıkmasını da sağlar. Bu da Arap dünyasında eşi benzeri görülmemiş bir değişime ve değişik Arap ülkesinde çeşitli çalkalanmalara sebep olur. Eğer demokratik hareketler bunu yaparsa Arap dünyası da ABD’nin kucağından kurtulur. Bu yönlü değişim, Batılıların da bütün hesaplarını alt üst eder. O zaman ABD ve müttefikler açısından işgal konusu masaya yatırılır. Ki, şimdiye kadar da bunu yapıyorlar. Tüm bunlar, demokratik hareketlere, Hizbullah öncülüğündeki Lübnan direnişi örneğini sunar. Bu durumda halkın silahlanması ve halk direnişi ortaya çıkar. Tabii eski elitlerin ortadan tamamen kaldırılması ve süpürülmesi de gündeme gelir. Ancak bu şekilde emperyal dünya düzenine karşı bir devrim kazanılır. Tekrar belirteyim, halkın her alanda örgütlenmesi ve her yerde silahlanması devrimler için şarttır.
Kimi çevreler, Hizbullah’a, HAMAS’a maddi ve askeri destek verdiğinden dolayı Esad’ı anti emperyalist biri olarak değerlendiriyor. Sizin bu konudaki düşünceniz ne?
Esad rejimi, diğer batı yanlısı Arap diktatörlerinden farklı olarak ABD hegemonyasına ve İsrail’e karşı bir tutum sergiledi. Evet gerçekten de Esad, Lübnan Hizbullahı’nı ve Filistin direnişini destekleyerek İran ile bir eksen oluşturdu. Fakat, rejimin Filistin ve Lübnan’daki desteği çıkarsal ve taktikseldir.
Birincisi, Lübnan devrimi ile Filistin arasında ittifak güçlendiği dönemde Esad, bu ittifaka karşı direk askeri müdahalede bulundu. Daha sonra Esad rejimi, ABD’nin Irak’a karşılık uyguladığı ambargo ve başlattığı işgali onaylamasıyla Lübnan’ı kontrolü altına aldı. Şu anda Esad rejimi ile ABD arasında çıkar çatışması söz konusu...
Yani bir nevi hem ABD hem de Esad rejimi birbirlerine karşı bir menfaat savaşına girmiş bulunmaktadır. Biri sözde anti emperyalist olarak, birisi de sözde demokrasi sloganları ile karşımıza çıkıyor. Birisi sözde anti emperyalist sloganla diğeri ise demokrasi sloganıyla karşımıza çıkıyorlar. Diğer yandan ise Suriye ile İsrail arasında herhangi bir barış anlaşması yok. Bunun sebebi ise Siyonistlerin Golan Tepeleri’ni geri vemek istememesidir. Suriye rejiminin, HAMAS’a ve Hizbullah’a desteği, İsrail’e bu konuda gösterdiği tepkiden kaynaklanıyor. Bu politikalar, biraz önce de belirttiğim gibi çıkarsal ve taktiksel politikalardır.
Benzer politika Türkiye tarafından da yapılıyor. Örneğin, Türkiye yıllardır Filistin sorununu diline dolamış, sözde anti Siyonist, anti batıcı bir politika yürütüyor. Bir yandan Filistin davasından bahsediyor, diğer yandan da kendi içindeki Kürtlerin taleplerini bastırıyor. Emperyalistlerle füze savunma sisteminin kendi topraklarında kurulmasına izin veriyor. Şimdi Türkiye, Filistin davasını savunduğu için anti emperyalist midir? Tabii ki değildir. Türkiye menfaatçidir. Şimdi burada ‘Esad anti emperyalist midir’ sorusuna vereceğimiz cevap kesinlikle ‘hayır’dır.
Suriye’nin Lübnan - Filistin ittifakı askeri müdahalede bulunduğu, diğer yandan ise Suriye’nin Irak işgali sırasında ABD yanlısı politikaya yöneldiğini söylediğiniz... Bu konuyu biraz daha açar mısınız?
Suriye dönemin sol hareketlerini ve Filistin gerillalarını zayıflatmak için 1976 yılında Lübnan’ı işgal etti. Hristiyan milislerle birlikte, Tal El Zater Kampını kundaklayarak yüzlerce Filistinliyi katletti. Suriye, 1991’de Irak savaşını onayladı. Aynı dönemde Lübnan ile barış gücü görüşmeleri devam ederken, Suriye Lübnan üzerinde hegemonik bir güç rolünü kazandı. Böylece Lübnan üzerinde büyük oranda bir kontrol etme durumunu elde etti.
Libya’yı gözönünde bulundurduğumuzda Suriye ile Libya muhaletleri arasında ne tür bir fark görüyorsunuz? Esad neden geri çekiliyor, verdiği reform sözleri neden yerine getirmiyor?
Esad, isyancıları kovmak ve bastırmak için Kaddafi’nin ayak izlerini takip ediyor. Fakat Suriye, Libya’ya benzemez. Birincisi Suriye’deki muhalif güçler, Libya’daki muhalif güçlerden daha fazla gelişmiş ve daha çok siyasi bilgiye sahiptir. İkincisi, muhaliflerin büyük bir çoğunluğu Batılı emperyalistlerin müdahelesine karşıdırlar. Bundan dolayı batılı emperyalistler, Türkiye’nin ılımlı İslam örtüsü altında bu sahada yer almasını istiyor. Türkiye de kendisine verilen görevi üslenmiş bir durumda gözüküyor. Yalnız Tükiye’nin bu tutumu da yine muhaliflerin bir çoğu tarafından reddedilmektedir. Libya ile Suriye muhaliflerinin arasında en önemli fark ise Suriye muhaliflerinin çoğunluğunun bir dış müdahaleye karşı durmalarıdır.
‘Esad Kaddafi’nin ayak izlerini takip ediyor’ derken neyi kastediyorsunuz?
Bugün Libyalılar için kara bir gündür. Yani NATO’nun bombardımanı altında. NATO’nun bugün Libya topraklarında katliamlar yapması, Kaddafi’nin tutumundandır. Kaddafi eğer, muhalefetin çağrılarına uysaydı, dikkate alsaydı NATO’nun terörünü durdururdu. Ama maalesef Kaddafi, anti batıcı bir maske taksa da, NATO’nun ülkesine girmesine sebep olmuştur. Esad’ın tutumu da buna benzerdir.
‘Arap Baharı’nda yaşanan isyanları nasıl okumak gerekir? Bu isyanlar kime karşı?
Suriye başta olmak üzere diğer Arap ülkelerindeki isyanlar, genelde sömürgeci, kapitalist ve diktatör elitlere özellikle neoliberalizm karşı başlatılan isyanlardır. Suriye’deki isyanın sosyal yönü çok önemlidir. Bu isyanlar geniş halk tabakalarına hitap etmektedir. Ülkelerinin gerçek demokrasiye, hak, adalet, özgürlüğe, politik ve ekonomik bağımsızlığa kavuşması için dış güçlerin demokrasi laflarına kulaklarını tıkamalıdırlar. Yani demek istediğim muhaliflerin bu mücadele için özgüvene sahip olmaları gerekir. Bu davaya, Türkiye, ABD, AB ve kendilerini yeniden sömürgeleştirecek olan güçleri katmamaları gerekir. Genel anlamda Suriye başta olmak üzere tüm Arap dünyasındaki gelişmeleri ele aldığımızda biraz önce belirttiğim gibi bu isyanlar neoliberalizme ve kapitalizme karşı çekilen isyan bayrağıdır.
Batılıların bu bölgelere olan bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arap Baharı’yla birlikte Batılı medya makinesi çalışmaya başladı. ‘İsyanların yaşandıği ülkelere demokrasiyi götürecek tek güç Batı’nın bombaları olur’ mantığıdır bu. ‘Bölgeyi rehabilite edecek tek şey şiddetli demokrasi ihracatıdır’ diye havlamaya başladılar. Burada taktik yine aynıdır. İsyanda bulunan devrimci hareketlerin içine sızma ve kendi menfaatlerine göre düzen kurma arayışındalar. Avrupa ve birçok sürgünde demokrasiden bahsediyorlar. Ne zaman Batılılar demokrasiden bahsetse bilin ki yeni işgallerde sözde bu demokrasi anlayışlarını takip edecektir. Ama nedense kimse NATO’nun bombalarıyla hayatını kaybeden sivil insanlardan bahsetmiyor.
Neden acaba? Örnek Afganistan...
Genelde isyan kelimesini duymak istemeyen Batılı emperyalistler insanlara terörist damgasını vuruyor. Tunus ve Mısır örneğinde olduğu gibi. Bu ülkelerde başlayan halk isyanlarıyla yıkılan diktatör rejimlerin ardından ne söyleyip yapacaklarını bilemeyen Batılı emperyaller şimdi bu ülkelerdeki kendi iradesine karşı olan kesimleri susuturmak, kendine çekmek için ciddi girişimlerde bulunuyorlar. Bunun içinde yine eski adamlarını devreye koyarak bir zamanlar dışladıkları Müslüman Kardeşler’in bir bölümünü yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Körfez’deki durum daha da çarpıcıdır. Bahreyn’deki demokratik taleplerle isyana geçen halkına karşı savaş ilan eden petrol prensini ise alkışlıyorlar. Bu alkışlarda bulunanlar Afganistan’ı, Irak’ı, Libya’yı demokrası için bombalayan ve sivil insanların katleden bombaların sahipleridirler.
Buradaki asıl amaç demokratik devrimlere şiddet katmaktır. Kaba eleştirmelerin bu soruya çok çabuk ve basit cevabı vardır, o da petroldür. Yalnız bu yaklaşım çok basit ve yetersiz kalıyor. Bakın, bir zamanlar Kaddafi, Berlusconi’nin en iyi iş ortağı ve güvenilir arkadaşıydı. Ama bakın şimdi ne oldu? Bakın, Libya’daki tüm yaşananlar sadece ekonomik teminatın faaliyetleridir. Aslında Batılıların asıl hedefi petrolden daha çok Arap dünyasında büyüyen demokratik halk isyanlarının devrimle sonuçlanmasını ve bu devrimlerin Arap dünyasında bir birliğe dönüşmesini engellemektir. Batıcı demokrasi anlayışı, sömürgecilerin ihracaatı haline geldi. Irak ve Afganistan örneğinde olduğu gibi... Batılı anlayıştaki bu demokrasi kavramı, siyasi ve toplumsal sorunların dışarıda tutulması anlamında, ülkenin Batı oligarşisi hakimiyeti altındaki olmasının demokrasisidir.
Sayın Langthaler biz şimdi bunları konuşurken, Suriye’de Bahyren’de Libya’da insanlar ölüyor. Sonuçta ezilen katledilen yine demokrasi, hak, özgürlük diye haykıran yoksul halklardır. Son olarak Suriye ve Bahreyn’de muhaliflere bir sözünüz var mı?
Umarız ki, Suriye’deki demokratik muhalif güçler Batılıların ve Türkiye’nin çıkarcı, menfaatçı ve ikiyüzlü politikalarına kanmazlar. Yalnız çeşitli İslami grupların dış müdahaleden yana olduğunun farkındayız. Bu gruplar Washington’un desteğiyle kendilerine şimdiden koltuk bulma girişimindedirler. Burada özellikle şunu vurgulamak istiyorum; Devrimler ucuza kazanılmaz. Devrimler şehit ister. Bundan dolayı Suriye’deki muhaliflerin kesinlikle ve kesinlikle bir dış müdaheleye karşı durmaları gerekir. En kötü şey ne olabilir biliyor musunuz? Birincisi, muhaliflerin, Batılı emperyalistlerin, ikincisi ise daha kendi içinde sorunlarını çözemeyen bir Türkiye’nin Esad’a müdahalesiyle devrim sloganlarını atmaları olur. Yani Suriye bir Libya olmamalıdır. Bununla birlikte Arap ülkelerinde bu kitlelerin İslam’a ihtiyacı yoktur. Kitleler, Müslüman oldukları gibi, demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden bahsetsinler. Asıl tartışmanın İslam’a barış açıları değil, bir Müslüman olarak kendilerini sömüren, sömürtenlere yani emperyalizm ve onun uşaklarına karşı duruşları olmalıdır.
MUSTAFA İLHAN