Kürdistan’da halk oyunları, özellikle Kuzey’de 1940’lı yıllardan itibaren devletin kültürel kırım politikaları kapsamında olabildiğince deforme edilip içi boşaltılmaya çalışıldı. Folklordaki bu asimilasyona, 90’lı yıllarla birlikte Kürt kültür ve sanat alanındaki kurumlaşmalarla birlikte bir karşı hareket başlatıldı. Ancak hala da yaratılan tahribatlar etkisini sürdürüyor.
Avrupa’da uzun yıllardan beri Kürt folkloru üzerindeki deformasyonlara karşı emek veren halk oyunları hocaları Yılmaz Beyazgül, Weliyê Botî (Hasan Baykara) ve Mustafa Lala ile hem Kürt folklorunun özelliklerini, devletlerin asimilasyon politikalarını ve kurumsal çalışmaları konuştuk. Yaptığımız uzun sohbetin ilk bölümünü yayınlıyoruz.

Şal û şapik yasaklandı
Kürdistan’da kültürel asimilasyonun esasen Şark Islahat Kanunu ile başladığını ifade eden Mustafa Lala, 1939-1943 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti genelinde kültürü Türkleştirmek amacıyla halkevlerinin açıldığını vurguluyor. Halk oyunları alanında da Türkiye’nin 7 bölgeye ayırıldığını söyleyen Lala, “Mesela Dêrsim merkez olması gerekirken Elazığ merkez yapılıyor. Hala da insanlarımız ‘Hadi kalkın Elazığ diki oynayalım’ diyor. Ki bu aslında Dêrsim dikidir, orijinal adı qereçor’dur” dedi.
1950’li yıllarda devletin kültürel asimilasyon politikalarında bir kıpırdama olduğunu söyleyen Lala’nın bu konudaki görüşleri şöyle: “O dönemde Turizmi Tanıtma Dernekleri adı altında halk oyunları çalışmaları var. Melodiler Kürtçe fakat sözler Türkçe idi. Ağaçlı-sopalı oyunlar, şal û şapik gibi şeyler yasaktı. 1970’lere kadar durum böyle. Sonra Milli Eğitim Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı’nın halk oyunları alanındaki çalışmaları tepki almaya başlıyor. Tam bu noktada Milliyet gazetesi halk oyunları yarışmaları başlatıyor. Burada sopalara, şal û şapik’e, otantik oyunlara serbestlik geldi fakat sözlü Kürtçe müzik halen yasak.”

Modernizm adına asimilasyon

Burada Yılmaz Beyazgül söze giriyor. Yurttan Sesler Topluluğu’na atıfta bulunan Beyazgül, şöyle diyor: “O topluluk ilk kurulduğunda köylere, mezralara inmişlerdi. Ne kadar Kürtçe şarkı varsa, derleyip getiriyorlar. Bir de bunların Folklor Araştırma Dairesi vardı. Bütün araştırmalar bugün de orada kilit altında, araştırmacılara açılmıyor. İlk defa 1980’lerin ikinci yarısında çıkan Folklor dergisinde, soyadını hatırlayamadığım Celal hoca, Ağrı yöresi oyunlarında kullanılan kostümlerin adını Kürtçe orijinali ile yazmıştı. Bu, o zamanlar ses getirdi. O dönemler Kültür Bakanlığı, Devlet Halk Dansları’nı kuruyor. Bu topluluğa stilize edilmiş, yani değiştirilmiş yöre kostümleri giydirildi. Orijinalitesini bozdular. Sözde modern hale getirmişler.”
‘Modernlik’ adı altında Kürtlerin folkloruna karşı asimilasyon hareketinin başlatıldığını söyleyen Yılmazgül, bu görüşünü şöyle izah ediyor: “Türk Folklor Kurumu’nu kuranlar arasında Kürt folklor hocaları da vardı. Mesela Wanlı Bayram hoca, Şinasi hoca, Bitlisli Neco hoca, Ağrılı Celal vardı. Tüm dünya halk bilimcilerinin onayladığı birinci kural, kültürlerin orijinalitesinin korunması gerektiği yöndedir. Fakat burada modernizasyon adı altında Kürde ait ne varsa kaldırdılar. Şal û şapik neden kaldırıldı? Çünkü onların üzerinde hangi aşirete ve dine mensup olunduğunu gösteren işaretler vardı.

Sahiplenme mücadeleyle gelişti

Sohbetimizin bu noktasında söz, Kürtlerin kendi kültürünü sahiplenmesine geliyor. Kürtler ne zaman bilinçli bir şekilde kendi halk oyunlarına, müziklerine ve diğer folklorik değerlerine sahip çıkmaya başladı? Weliyê Botî anlatıyor: “1970’lerde, 80’lerde devrimciler vardı. Bunlara ‘talebe’ denirdi. Bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. 12 Eylül’de puşi bile yasaklanmıştı. Biz de gidip terzide puşi kumaşından gömlek diktiriyorduk. 1984’te silahlı direnişin başlamasıyla birlikte patlama yaşandı, Kürtler kendi renklerine kavuştu. Öncesinde de halk oyunları gösterileri yapılıyordu ama adı ‘Türk halk oyunu’ idi. Bu konuda bir bilinç de yoktu. Ama ne zaman ki özgürlük hareketi ortaya çıktı, Kürtler kendi kültürlerini sahiplenmeye başladı ve bu alanda kurumlaşmalara gidildi. Avrupa’da Mihrican organizasyonu başladı. Mesela ilk defa Botan yöresi halk oyunları ekibini Avrupa’da çıkardık.”

Folklor, yaşamın yansıması
Bu noktada sözü devralan Lala Mustafa, halk oyunlarını tanımlıyor: “Bir yöredeki halkın yaşadığı sevinçlerin, üzüntülerin, kavgaların, hatta o insanların yürüyüşlerinin yansıdığı, başta da düğünlerde gerek müzik gerekse mizansel tarzda oynadıkları oyunlara halk oyunları diyoruz. Farklı motifler var. Mesela kol kola girerek iki dörtlük ritimde oynanan halayın birçok adı vardır; Qereçor, dik halay, Xerzanî, Govendî gibi. Bu oyunların temel şekli Kürdistan’ın her yerinde aynıdır. Melodiler de genelde ortaktır. Kolun kola girmesi motifi Kürtlere, kolun omuzlara girmesi motifi ise Ermenilere mahsustur. Her halkın kendine özgü oyun motifleri vardır. Mesela Serhat yöresinde ayak basmalar, giyim, kollar, ritim, motifler, Serhat’taki yaşama göre şekillenmiş. Ermenilerin oyun motifi bardır. Kars, Erzurum, Erzincan, Koçgiri, Sivas gibi yörelerde de bar motifi belirgindir. Buralarda dikkat edilirse enstrüman olarak kirnata çalınır. Bu enstrüman Kafkaslara aittir. Bir yöre, merkezinde derlenmelidir. Örneğin Xerzan ile Botan birlikte derlenemez. Aynı şekilde Serhat derlendiği zaman, bar motifi karıştırılmamalı. Biz bu hatalara düşüyoruz.”

Güney’de motif sayısı düşük
Konuya ilişkin Weliyê Botî düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Kuzey Kürdistan’da birçok oyun motifi görebiliyoruz. Fakat Güney’e geçince, oyun motifi sayısı düşüyor. Örneğin Behdinan, Duhok, Zaxo, Amediye üç oyun kalmamış, bu çok tehlikeli. Asimilasyonun etkisini buralarda da görüyoruz. Eskiden oynanan halayları bugün gençler artık oynamıyor. Neden? Mesela bir ara internet yoluyla Türklerin kolbastı oyunu moda oldu. Bizim Botan’ın Navrenciye oyununu kolbastı havasına çevirip oynuyorlar. Sadece Botan’ın 22 oyununu biliyorum. Ama bir düğüne gidiyorsun, 2-3 oyunla veya ritimle düğünleri bitiriyorlar.”

Ritim, dağdan dönen sestir

Hazır söz ritimden açılmışken, Yılmaz hoca da Kürdistan’da ritmin nasıl oluştuğunun bilimsel izahını aktarıyor: “Kürdistan çok dağlık bir ülke. Ritim de dağdan sana dönen sestir. Bizde bir dağ silsilesinin ortasında bir yerleşim yeri olur, sonra yine dağlar devam eder. Bu dağların biçimi, yüksekliği birbirinden farklıdır. Seslerin bu dağlara burması, senin ritmik yapılanmanı oluşturuyor. Bu ritme göre de beden kıvraklık kazanıyor. Coğrafyanın, iklimin bu ritmik şekillenmede büyük etkisi vardır. Bu giysiye de yansır. Örneğin dağlık bölgeler hep şal û şapik giyer. Ama ovada böyle değil. Urfa’da şalvarın ağı neredeyse yere değer. Mesela ovalarda davulun ebatı büyür. Çünkü sesin ovada yayılması için güçlü sese ihtiyaç var. Dağlık yerde ise davul biraz küçülür. Ovada oyunlar yumuşaktır. Xerzan’ın coğrafyası serttir, dolayısıyla oyunları da sert olur. Yine havanın sıcaklığına göre kostümün değiştiğini görüyoruz. Oyunların çıkış zamanı da birer anlam ifade eder. Mesela Giranî oyunları yorgunluğu ifade eder. Dikkat edilirse Kürtler, ekini ekmekten hasadını alana kadarki sürecin oyunlarını yapmış. Hayvanların bir sürü oyununu yapmışlar. Bunlar, Kürtlerin doğaya bağlılığının da bir göstergesidir.”

‘Kıyafetlerini giymekten utanıyor

Weliyê Botî, bir halkın folklorik değerlerinin başında gelen ulusal kıyafetlere gösterilen yaklaşımı eleştiriyor. Gençlerin milli ve yöresel kıyafetlere değer vermediğini söyleyen Botî, bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklıyor: “Bir millet kravatla, takım elbisesi ile, forsu ile tanınmaz. Bir millet, dili ile, ulusal kıyafetleri ile tanınır. Avrupa’da kendim görüyorum, birçok millet, ulusal kıyafetleri ile şehir merkezinde dolaşıyor, üniversiteye gidiyor. Ama bizim gençlerimiz kendi ulusal kıyafetlerini giymekten utanıyor. Kürtlerin sayısız motifi var. Bırakın gençleri, 40 yaşındaki insanlarımız bile artık unutmuş. Eskiden düğünlerimizde Kürtlerin yüzde 75’i ulusal kıyafet giyerdi. Şimdi ise bu oran çok düşük.

‘Hocalar hataları tekrarladı’

Devletin asimilasyonunun çok korkunç boyutlara vardığını söyleyen Mamoste Lala, halk oyunu hocalarının da bu politikaya alet olduğunu vurguluyor: “Asimilasyon o kadar içimize işlemiş ki 1995’lere kadar, hatta bugünlerde yaptığımız çalışmalar bile devlet zihniyetine hizmet etti. Çünkü kendi kültürümüz bize yanlış öğretilmişti. Şimdi doğrusunu ortaya çıkardığımızda da ‘bu da nedir?’ diye tepki alabiliyoruz. Kürt folklorunu reddettiğimiz noktasına gelebiliyoruz.” Buna rağmen folklorik değerlerin en çok ayakta kaldığı coğrafyanı Kuzey Kürdistan olduğunun altını çizen Lala, şöyle devam ediyor: “Diğer parçalarda oyunlarda değişimlerin olduğunu görüyoruz. Fakat Botan’da fazla tahrip olmamış. Türklerin asimilasyonları sonucu, bazı hatalar kalıcılaştı. Mesela Amed kadını, halayda dört defa diz kırıp, üç defa sekmeyi bilmez. Ama bunlar bu hataları sahneye taşıdılar. Konservatuvarlardan ilkokullara kadar çocuklarımıza bunları yanlış öğrettiler. Fakat bu tahribatı kırsal kesime taşıyamadılar. Bazı Bingöllü folklorcular 50 yıldan beri bu yanlışı yapıyorlar.”

‘Batı Kürtlerini konuşturmadık’

Yılmaz Beyazgül, devoklardan söz ederek devam ediyor ve bir özeleştiri de veriyor: “Kürdistan’da devok, yani şive konusu önemli. Güney Kürdistan, Maraş, Malatya, Antep ağzı var. Biz onlarla alay ede ede Kürtçe konuşturmazdık. Aynısı İç Anadolu Kürtleri için de geçerli. Alay ettiğimizden, oralı gençlerimizin dili adeta lal olmuş. Bu ağzın asimile olmasında pay sahibiyiz. Bir de inanç gerekçe edilerek kadınlarla erkeklerin ayrı oynaması dayatıldı.  Türkler bize ‘halayın başını kadın çekmez’ diye bir şey öğretmiş. Ama şimdi Kürt kadını dağda savaşıyor. Tabii ki halayın başını çekecektir.” Beyazgül, Kürdistan’da yaşanan savaşın ülkenin demografik yapısını değiştirdiğine de dikkat çekiyor: “Köyler şehirlere taşındı. Boşaltılırken, birçok şey götürüldü. Bir hataya daha vurgu yapmak istiyorum. Örneğin Batman, farklı kültürlerin bir araya geldiği bir kent. Batman yöresi ekibi diyebilir miyiz? Yok böyle bir şey. Batman, toplama kültür şehridir. Adana da aynı şekilde. Adana yöresini izlerken, tüm halkların motiflerini görebilirsiniz. Ama adına Adana Yöresi Halk Oyunları Ekibi deniliyor. Gençlerimiz Elodîno, Bablekan, Çepke oynuyorlar. Bu oyunlara, yaşadıkları Avrupa’nın tekno müziğini katıyorlar. Diasporada halk oyunları alanında bir temizlik yapmamız gereken dönemi yaşıyoruz. Halk oyunları adına ne varsa, figürlerden oyunlara kadar, araştırıp bu işin özünü açığa çıkarmamız gerekiyor.”

Yarın:
 Mihrican’a dönük projeleri ne?
Kültür alanında hangi sorunlar yaşanıyor?
 Hocalar kurumlara neyi öneriyor?


MURAT MANG/BIELEFELD