
Celal Özkan halk arasında bilinen adı ile Apê Herbijî, adeta yaşayan bir tarih. Gittiği her toplumda büyük bir saygı ile karşılanması, tabii ki onun kişiliği ve yaşadıkları ile sıkı bağlantılı. Daha çocuk iken medresede okuma yazma öğrenir. Askerlikte Kürtçe yazdığı için ölümden döner. O artık farkına varmadan bir Kürt kimliği kazanmıştır. O asi toprakların en katı kuralları ile evlendirilir. Köyün akil adamı olur. Ama ülkesizlik onu alıp uzaklara götürmüştür. O artık 40 yıldır yaşadığı sürgün hayatına başlamıştır. Peki neler yaşadı Apê Herbijî? Nasıl Herbijî oldu? Kürt Özgürlük Mücadelesi’nde yaşamını yitiren 3 oğlu için neler hisseder?
Celal Özkan, 1940’te Urfa’nın Suruç ilçesine bağlı Aybastı(Mizevel) Köyü’nde doğdu. Başta Kürdistan Ulusal Meclisi (KUM) olmak üzere Sürgünde Kürt Parlamentosu (PKDW), Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) gibi çeşitli kurumlarda görevler yürüttü. Son olarak ‘Şehit, Gerilla ve Tutuklu Aileleri Kurumu’ kurucularından olan Özkan halen bu birliğin temsilcilerindendir. Özkan aynı zamanda bir yazar. ‘Sê Bira Sê Heval Sê Şehîd’ ile ‘Helbest’ kitaplarını yazdı. KNK rozetini gururla taşıdığını belirten Apê Herbijî, hastalığı nedeniyle Almanya’nın Bremen kentinde tedavi görüyor...
Apê Herbijî, ‘serxet’te (sınır) bir köyde doğdunuz, köyünüzde kaçakçılık yapılıyor muydu? Kaçakçılığın ne gibi zorlukları var?
Köyümüz sınıra yakındı. Kaçakçılığın merkeziydi. Ben de kaçakçılık yaptım. Kaçakçı bir köyde tespit edilseydi o köy yanardı. Bizim köyde bir Heso vardı, onu ödürdüler, bir cemseye koyup köye getirdiler. Köyün tüm insanlarını köy meydanında bir araya toplayıp “bu kimdir?” diye sordular, ama kimse cesaret edip ‘biz tanıyoruz’ demedi. Amcası, dayısı, babası, kardeşleri dahil herkes ‘biz tanımıyoruz, bilmiyoruz’ dedi. En son annesi geldi, o da ‘bu benim oğlumdur’ demedi. Ama dayanamayıp ağladı. Yine ertesi hafta Adıyamanlı bir kaçakçıyı kurşuna dizdiler. 70-76 dönemiydi. Ancak karakollar da çözüm olmayınca, ‘sınır’da mayın döşediler. Biz Suruçluların bir sözü var. Derler ki “Suruç’un erkekleri bir ayaklıdır. Suruç köpekleri ise üç ayaklıdır. Çünkü mayınlar kiminin ayaklarını, kiminin ellerini koparmıştı.
Duyduğumuza göre ilginç bir evliliğiniz var... Sizden dinleyelim...
Biz altı kardeştik. Ben en büyüğü idim. Onun için babam da bana saygı gösterirdi. En büyüğü olduğum için çok erken evlendirdiler. Evliliğim şöyle oldu: Amcam başka bir köyde kalıyordu. Onu ziyarete gittim bir gün. Ama amcam bana bir oyun oynadı. Bana ‘baban çok hasta, beraber köye babanı ziyarete gidelim. Ölmeden yetişelim’ dedi. Köye yaklaştım, davul zurna sesi geliyor. Gençlerden birine sordum ‘bu kimin düğünüdür?’ diye. Bana, ‘Haberin yok mu? Denin düğünündür’ dedi. Gelini kapıda attan indirdiler. Başımdan bir kova su dökülmüş gibi oldum. Gelini başka bir köyden babam aracılar yolu ile görmüş kabul etmiş getirmiş. Evliliğim böyle oldu.
Okuma yazmayı nerede öğrendiniz?
Medresede öğrendim. Köye bir Melê getirmişlerdi. Ben üç ay içerisinde Kuran’ı hatmettim. O Melê’de bir de Kerem ile Aslı’nın hikayesi vardı. Bana ‘gel sana bunun okumasını öğreteyim’ dedi. Ben de hemen kabul ettim, böylece Kerem ve Aslı’nın hikayesinden okumayı öğrendim...
Gençken evlendiniz, bu ne gibi sorumluluklar yükledi size?
Amcam ailemizin büyüğü, köyün akil adamlarından biriydi. Sözü etrafta dinlenen biriydi. Bana dedi ki ‘ben artık yaşlandım, bu aileyi idare edecek biri lazım’. Aile toplandı, herkes amcama ‘sen kimi seçersen sana uyarız’ dedi. Amcam bana ‘sen ailenin başına geç’ dedi. Ben de tabii ki kabul ettim, diğerleri de onayladı. Böylece aile temsilcisi oldum. Köyümüz dört kabileden oluşuyordu. Ben konumum gereği hiç birisiyle sorun yaşamıyordum. Birçok yanlışlığa rağmen kimseyle ilişkilerimi bozmuyordum. Amcamı örnek alıp pratikte uyguluyordum.
Ülkeyi ne zaman terkettiniz?
1976’da Almanya’ya geldim. Suriye, Irak, İran ve Rusya dahil olmak üzere çok sayıda ülkeye gittim. İlk olarak 1973’te bir Türkten insanların Almanya’ya gidip para kazandığını duydum. İş güç yok, aile var, ihtiyaçlar var; bir şey yapmam lazım. İlk o zaman Urfa’ya gittim, Urfa’yı da o vesile ile gördüm. Kayıt yaptırdım, bir ara bir mektup geldi. Bizi İstanbul’da toplayıp bir baytar gibi muayene ettiler. Ağzımıza bir hayvana bakar gibi baktılar. Benim bir dişim yoktu, bir diş de taktılar. Trenle oradan üç dört günde Stuttgart’a getirdiler. Asfalt işinde üç ay çalıştım, artık dayanamadım. Geri döndüm, memlekette 8 ay kaldım, ama işsizim güçsüzüm. Evin, çocukların ihtiyacı var, açlık var. Sonra Stuttgart’a döndüm yine. İki ay orada kaldıktan sonra Köln’e gittim. Orada birkaç Kürt ile tanıştım. ‘Kürt Derneği’ diye bir dernek kurduk. Ben yine memlekete döndüm. Her gidiş gelişimde ilişkilerim oluyordu. Böylece hem ülkeyle hem de Avrupa’daki Kürtlerle ilişkilerim oluyordu. En son 1979’un son dönemleriydi. Ben yine ülkeye döndüm, dediler ki ‘sıkıyönetim ilan edilmiş, seni arıyorlar’... Ben Urfa’ya geldim, çarşıya çıktım. Orada Almanya’dan tanıdığım bir Kürt’ü gördüm. Beni görür görmez ‘Oo beyefendi sen elini kolunu sallayarak geziyorsun, bu sana kalmaz’ dedi. İhbar edeceğini düşündüm. Eve de haber vermeden uçağa binip Almanya’ya geldim. Telefon açtım, ‘ne var ne yok’ dedim... ‘Neredesin? Asker gelmiş seni soruyorlar’ dediler. O dönemlerde yine THKO gerillalarından Feyzi Aslansay ve Avni Gök de şehit düşmüşlerdi. O sıralarda devlet biraz Kürt bilinci olan herkesi gözaltına alıyordu.
Dernek açtığınızı söylediniz. Biraz o süreci anlatır mısınız? Avrupa’da çalışmalar nasıldı?
Ben Avrupa’da iken dediğim gibi DDKD’den Brusk vardı. Yine Özgürlük Yolu’ndan Hevra ve KDP’den Bahoz vardı. Ama bunların hiçbiri beni tatmin etmiyordu. Bunların ilişkileri insanları kendine bağlamaktı. Her şeyden bağımsız bir Kürt oluşumundan yanaydım. Bunun için etrafımdaki birkaç öğrenci ile bu fikrimi müzakere ettim. Sonunda ayrı bir Kürt kurumu kurma kararına vardık. O zaman ilk olarak Köln Zenefeld caddesinde 2 numarada adına Kürt Derneği verdiğimiz bir dernek kurdum. Derneğin başına da ben geçtim. Üç tane de Ermeni dostumuz, 40’a yakın üyemiz vardı. Her kişiden 5 Mark aidat alıyorduk. O zaman hem öğrenci hem de çalışan üyelerimizle kurumumuzda biraraya geliyorduk. ‘Kürtler ne istiyor?’ sorusunu tartışıyorduk. Daha sonra kurumu kapatmak zorunda kaldık. Çünkü ben hem başkandım hem de ülkeye gidip geliyordum, böylece kurumu açık tutmak ve çalıştırmak zor oluyordu. Ondan sonra hayatım tamamen değişik bir hal aldı. Artık her şey halkım içindi. Aile artık benim için bitmişti. Gelip gidenlerden ülkedeki gelişmeleri öğreniyorduk. Ben aslında hiçbir örgüte üye değildim. Beni bir kurumda görenler hemen beni o örgütle bağdaştırıyordu. Ama benim düşüncemde bir Kürt birliği hedefi vardı. Tek başına hiçbir örgütün başarı sağlayacağına inanmıyordum.
‘Herbijî’ adını nasıl aldınız?
1979-80 dönemiydi. Frankfurt’ta KOM-KAR’ın kongresi vardı. Bize de söylediler, o zaman bir arkadaşım da vardı. Biz gidelim dedik. Arkadaşım karşı çıktı. Ama ben onu ikna ettim. Gittik, onlar muazzam bir salon tutmuşlardı. Baktık, Kemal Burkay ortada oturmuş, etrafında 200 kadar kişi vardı. O zaman o kadar kişi toplamak büyük bir şeydi. Neyse biz de oturduk. Oturur oturmaz hemen biri arkamızdan içeri girdi. Herkes ‘Ooh Hüseyin, sen hoşgeldin. Memlekete ne var ne yok?’ dedi. Hüseyin de PKK’lileri kastederek ağza alınmayacak hakarette bulundu. Sağıma baktım, soluma baktım; hiç kimseden bir ses çıkmadı. Şimdi biri ona tepki gösterir diye bekledim, hiç ses yok. Ben arkadaşımın tepki göstereceğini düşündüm, ancak yine ses çıkmadı.
Kendi kendime ‘burada tek başınasın; ya bunlara teslim olur ya da cevabını verirsin’ dedim. Hüseyin’in söylediği küfürün aynısını ona ve yanındakine iade ettim. O anda benim arkadaşım kalktı, kaçmaya çalıştı. Tabii, ölüm var ortada, o zaman örgütler birbirlerinden adam vuruyor. Kaldı ki kimin liderine onun toplumunda böyle söylersen ya cenazesi kalkar ya da dövüp yarı ölü hastaneye kaldırılır. Ben o arkadaşımı yakaladım, geri çektim yanıma. Bekledim, kimseden ses çıkmadı. Etrafımdakiler yanımızdan kalkıp gittiler. Kimseden çıt çıkmadı. Kalktık oradan ayrıldık. O zaman Köln’de bir araya geldiğimiz bir evimiz vardı. Oraya gittik. Kapıdan girince jandarma gibi ‘Frankfurt’a mı gittiniz?’ diye sordular. Arkadaşım ‘evet’ dedi. ‘Ne var ne yok, kongreye mi gittiniz?’ dediler. Ben konuşmuyordum. Arkadaşım cevap veriyordu.
Olanları anlatınca onlar sanki sözleşmiş gibi hep bir ağızdan ‘Herbijî’ dediler. O günden sonra adım ‘Herbijî’ oldu.
O dönemlerde, sürgünde Cegerxwîn ve İsmet Şerif Vanlı gibi isimler vardı... Onlarla tanıştınız mı?
Daha önce Cegerxwîn gelmişti, onu merak ediyordum. Frankfurt’a gelmişti, birinin aracılığı ile tanıştık. O ağzımı açar açmaz bana ‘birlik kurun, birlik kurun, birlik kurun’ dedi. Üç defa tekrarladı. ‘Ben ayrı bir çalışma yürütüyorum, ama Kürtlerin kurtuluşu birliktedir. Kürtlerde bir ahlak vardır onu beğenmiyorum’ dedi. ‘Biri bir iş yapıyorsa hepsi onu yapmak istiyor. Sen de başka bir iş yap. Hepiniz Cegerxwîn olamazsınız, sen de başka bir şey yap’ dedi. Yine 80 dönemlerinde Köln’de Mehmet Emin Bozarslan ile tanıştım. Kürt alfabesini bulmak için birçok yerde aramış, bulmamıştım. İlk olarak ondan istedim ‘sana gönderirim’ dedi. O da Kürtlerin birliğini istiyordu. Daha sonra bana Kürt alfabesini gönderdi. Yine o dönemlerde Kamuran Bedirxan ile de tanıştık. Ben Bedirxan’a ‘senin alfabeni ve kitaplarını istiyorum’ dediğimde kalktı beni üç defa öptü. Bana ‘Biz bu kadar yazmışız, bugüne kadar hiç kimsenin benden bir istemi olmamıştır. Bir Kürt genci olarak böyle bir istemin varsa ben sana kurban olurum. Senin gözlerinden öperim. Seni ölünceye kadar unutmayacağım’ dedi. Sonra dört kitabını bana gönderdi. Yine İsmet Şerif Vanlı ile bir toplantıda tanıştık. Ben bir şiir okudum. ‘Bu şiir beni canlandırdı’ şeklinde konuştu.
Barış davalarında yer aldığınız söyleniyor...
Birçok kişi ve aile arasında barış aracısı oldum. Halk bana böyle bir sorumluluk ve misyon vermişti. Gerek Kürtler arası sorunlar ve gerekse de aile içi sorunlar çoğu zaman ölümlerle sonuçlanıyordu. Bu tür sorunlar ve düşmanlıklarda da halk bana geliyordu aracı olmamı istiyordu, ben de tabi ki halkın bu istemlerine karşılık bu aracılık konularında elimden geleni yapıyordum. Mesela bir aşiret ve yine hem aşiret hem de şêx olan iki aile arasında bir düşmanlık vardı. Aralarında birbirinden üç kişi öldürmüşlerdi. Bana kalsaydı ben araya girmezdim, ama o görev bana verildi. Bu gibi durumlarda her zaman yaptığım gibi önce aralarında yaşanan sorunu tespit ettim. Bir birlik nasıl olur geleceğe nasıl aktarılır, hangi koşullarda biraraya gelinir konularında tespitlerden sonra iki tarafı barıştırdık. Kürtler inatçıdır. Bilinç olmayınca da sağlıklı tespitler yapamıyorlar, bazen bir çocuk ile büyük ile harekete geçip birbirlerini vurabiliyorlar. Mesela Avrupa’da kadınların, kızların evlerinden kaçmasının sebebi nedir? Sebebi ülkesizliktir. Açlık olmasaydı, baskı olmasaydı halkımız ülkesinde kalırdı. Buralarda mülteci durumuna düşmez kendi kültürü ile büyür, böylesi ahlaksızlıklar da yaşanmazdı. Avrupa’daki yaşamak istiyor aile de bunu kabul etmiyor çekip vuruyor. Böylesi birçok dava ile uğraştım. Uzlaşmalar sağladım. Toplum da beni kabul ediyordu ilişkilerim güçlüydü sonuç alıyordum.
Güney savaşı sırasında bir yaralanma hikayesi de var. O konuyu biraz açar mısın?
Güney’de Kürtler arası savaş dönemiydi. Ben de o dönemde oradaydım. Orada iken Êzîdî Kürtler tarafından kutsal olan Laleşi ziyaret etmek istedik. Artık o alandan çıkacağımız sırada, ben, İlhan Kızılkan, İsmail Özden (Zeki) ‘Laleş’i görmeden buradan çıkmayacağız’ dedik. Oradan çıkarken o zaman yine İran pastarları ile İran PDK’si arasında çatışma vardı. Dediklerine göre İran pastarları, bizi İran PDK’sinden zannederek bize karşı top atışı yaptı.
Ben orada iki ayağımdan yaralandım. Arkadaşlarım beni yaralı halde bir PDK hastanesine götürüyorlar. Yolda artık ölmek üzereyim bir Fransız doktor rast geliyor. O kalbimi tekrar çalıştırıyor kanı durduruyor. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. ‘Niye bana bakıyorsun?’ dediğimde, bana ‘İsmail beni gönderdi seni götüreceğim’ dedi. Ben biraz rahatladım. Beni oradan alıp İran’a götürdüler. Orada uzun bir süre tedavi oldum. Bir sene kadar tedaviden sonra yine Avrupa’ya döndüm.
Biraz da yazdığın iki kitap hakkında konuşsak...
Çok düşündüm. Bu kadar sakat Kürt’ü, sağır Kürt’ü toplumsallaştırıyoruz. Ben de körüm, topalım, sağırım. ‘Ne kadar hasta olursam olayım, istersem içinde bulunduğum olumsuzlukları kırmalıyım’ dedim kendi kendime. Kendime bir hedef belirledim. Daha önce medresede Kürtçe öğrenmişim. Binin üzerinde kitap ile araştırma ve hazırlık yaptım. ‘Mutlaka bir kitap yazmalıyım’ dedim. Sonra dediler eğer Kürt PEN’e üye olmak istiyorsan en az iki kitap yazmalısın böylece iki kitap yazdım. Ama Kürt PEN’e üye olmadım, müracaat etmedim. Necdet Ersöz bu konuda büyük destek verdi.
‘Şehit ve Kayıp Aileleri Kurumu’nun oluşumuna büyük katkılar verdiniz. Bu kurum ne gibi toplumsal ihtiyaçları karşılıyor? Yine çalışma hedefine ulaştı mı?
Şu anda ‘Şehit ve Kayıp Aileleri’ temsilcisiyim. Onlara çağrım birlikteliklerini kaybetmemelidir. Şehitlerine her daim sahip çıkıp ve onlarla bağ kurmalılar. Kürt Mücadelesi’nin binlerce şehidi var. Bunların aileleri ile hesapladığında milyonlarca kişiye denk gelir. Bunlar da artık bir statüye kavuşmalı diye düşündüm. Yine bu aileleri biraraya getirmek için başka bir alanda bir arkadaş ile görüştüm bana ‘sen bu görevi yürütsen iyi olur’ dediler. Ben de kabul ettim. Bu konuda şehit ailelerini biraraya getirdim, görüştüm. Daha sonra da kurumlaşmaya gittik. İki konferansını yaptık. Bu aralar üçüncü konferansı yapılacak. Ben hasta olduğum için katılamıyorum. Onlarda beni buna zorlamak istemiyorlar. Tüm hepsine selamlarımı sunuyorum.
Sağlık sorunları nedeniyle şu anda tedavi görüyorsunuz. Bu konuda ne söyleyebilirsin?
Ben bir Kürt’üm, yurtseverim, barışseverim, insanları severim. İnsanların hürmetine günümü gecemi koşarak çalışırım. Bir sene önce kalpten ameliyat oldum. Mideden ameliyat oldum. Kısaca hastayım. Belki daha çok ameliyat olacağım. Ama, ölüm ne zaman gelirse gelsin, başım gözüm üstüne. Korkmuyorum, cesaretliyim. Halkım için her fedakarlığa hazırım. Sizin aracılığınız ile herkese selamlar. 73 yaşındayım ama insan fedakarlık yaptı mı herşeyin üstesinden gelir. Yine acil bir durumum olursa halkımı arıyorum. Onların ilgileri, ilişkileri ve bana büyük saygıları var. Bu beni ayakta tutan en güçlü nedendir. Cenevre’den Strasbourg’a kadar yürüyen özgürlük yürüyüşçülerini ve orada toplananları da selamlıyorum.
‘Ben onları kalbime gömdüm’
Kürt Özgürlük Mücadelesi’nde 3 çocuğunuzu yitirdiniz. Çocuklarınızın şehadeti nasıl oldu?
İsmet bir grupla beraber enternasyonal dayanışma temelinde Filistin’e gidiyor. O zaman İsrail Filistin’e saldırıyor. Orada onlar da Filistin halkını savunuyor savaşa katılıyorlar. 11 arkadaşı ile birlikte şehit düşüyor. İsmet’in şehadetinin ne anlama geldiğini biliyordum. Kendisi o yolu seçmişti. İsmet insanlarla çok iyi ilişkiler kurabiliyordu. Halk içinde çok seviliyordu, çok konuşmaz çok dinlerdi tam bir Kürt ahlakına sahipti. Halk arasında da büyük bir saygı görüyordu. Mezarı Filistin’deki PKK şehitliğindedir.
Ben Irak’ta iken oğlum Ahmet şehit düştü. O da Irak’ta başka bir alanda şehit düştü. Onlar şehit düştüğünde mezarlarına gitmedim. Onlar tek başına değildi. Birçok arkadaşıyla birlikte şehit düştü. Mezarları ziyaret edilecek ise diğerleri ile birlikte yapılmalı. Yoksa benim tek oraya gidip çocuklarımı ziyaret etmem bir şeyi ifade etmez diye düşünerek gitmedim. Şexmus (Şexo) Siverek’te şehit düştü. Aile onu Suruç’a getirip orada defnetmiş. Tabi ki bu şehadetlerin bir acısı var ama ben başka bir biçimiyle ele aldım.
Ben yas filan tutmadım bu bir cesaret mi, yoksa bir yerlerden bir güç mü alıyordum? Bilmiyorum. Yas tutmak bireyselliktir. Sonuçta getirmez böyle gördüm. Ben onları kalbime gömdüm. Ama bir yas olmadı. Doğrudur üç sehadet vardı, bir de ben mahkumdum. Bu, ailenin hayatını zor kılıyordu. Ama mantıklı düşünerek bunlara karşı ayakta durabiliyorduk. Burada Avrupa’da bir düşünce işkencesi vardı. Ama ülkede hem düşünce yasağı yanında bir de fiziki işkence vardı bu tabii ki onları zorluyordu. Ama ben buna karşı bir mevzi tuttum. Bugüne kadar Avrupa’ya hiçbir zararım olmadı. Onların bize yaptığı zulüm ve hakarete karşı biz onların yöntemlerini kullanmadık. Bu bir mevziydi.
İLYAS ERSÖZ