
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Bayık, Türk tarafının görüşme mantığı, savaşın yeniden başlamasını sağlayan koşullar, savaştaki mevcut konumlanma, olası karadan işgal girişimi ve sonuçları ile devlet bileşenlerinin yaklaşımı, Türk devletinin müttefik desteği, İran’ın operasyonel ortaklığı gibi güncel konullar ile ilgili ANF’nin sorularını yanıtladı.
AKP Hükümeti’nin yazar takımı, çatışmaların sizin 17 Temmuz tarihli açıklamanız ve Silvan eylemiyle başladığı propagandası yaptı. Medyaya sızan ‘Oslo görüşmeleri’ni dikkate alarak alsında ne olduğunu anlatabilir misiniz?
AKP iktidara geldiğinde önünde sıcak bir Kürt sorunu yoktu. Devlet, Kürt sorununu ortadan kaldırdığını, PKK’yi tasfiye ettiğini düşünüyordu. AKP de bu yaklaşımla iktidar olmuştu. Bu nedenle Kürt sorununu çözme programı olmadığı gibi Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme programı da yoktu. Esas olarak AKP Hükümeti, Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisizleştiğini düşündüğü ortamda ekonomik, sosyal, kültürel imkanları kullanarak bu sorunu tümden ortadan kaldırmayı hesaplıyordu. Buna karşı da hareketimiz durumun böyle olmadığını, Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini, yoksa yeniden mücadelenin geliştirileceğini, ama sorunu siyasal yöntemlerle çözmek istediğini defalarca dile getirdi. AKP bu yaklaşımlarımızı blöf, zayıflık ve propaganda olarak görmüş olacak ki hiç ciddiye almadı, adım atmadı. Bunun sonucu 1 Haziran 2004’ten sonra gerilla eylemleri gelişti. Hükümet bunu kısa sürede etkisizleştireceğini, tasfiye edeceğini düşündü; farklı yoları deneme girişimleri oldu. Ancak hem gerilla eylemleri hem halkın direnişi giderek daha da arttı. AKP çok sıkışmıştı. Diğer taraftan devlet içinde de AKP’nin gerilla eylemleri karşısında daha sert politika izlemesi isteniyordu. Ama AKP Hükümeti’nin ne çözüm ne de yoğun saldırıyla tasfiye etme biçiminde bir hazırlığı olmadığı için Kürt Özgürlük Hareketi’nin ateşkes ilan etmesini sağlama çabaları içine girdi. Aracılar gönderdi. Ateşkes olursa çözüm için adımlar atacaklarını söylediler. Yine aydınlar, sivil toplum örgütlerinden ateşkes yapılması çağrıları vardı. Bu aydınlar AKP’den de çözüm taleplerinde bulunuyorlardı. Yine KDP ve YNK ateşkes olursa hükümet bazı şeyler yapacak diyerek ateşkes istemlerinde bulunuyorlardı. Avrupa Birliği’nden bu yönlü çağrılar yapılıyordu. ABD bile örtülü bir biçimde ateşkes ilan etmemizi istiyordu. Böyle birçok yönden bu yönlü çağrılar geldi.
Tek taraflı ateşkesin ilan edildiği bu süreçte hem Türkiye içinde bazı görüşmeler oldu, hem de Türkiye dışında bazı aracılar yoluyla hükümet ile Özgürlük Hareketi arasında görüşmelerin yapılması önerileri vardı. Bunun sonucu 2006’da hem Türkiye içinde hem de dışında ilk görüşmeler başladı. 2006’da bu görüşmelerin olduğu süreçte AKP’nin herhangi bir adım atmayacağı anlaşıldı. Zaten Önder Apo da eğer AKP bir adım atmazsa bunu bir oyun sayarım diyerek bu ateşkese ve AKP’nin çağrı ve isteklerine nasıl yaklaştığını ortaya koydu.
2007 süreci Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi konusunda yeni bir dönem başlatmıştır. Özellikle Mayıs ayındaki Erdoğan-Büyükanıt görüşmesiyle birlikte AKP Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutumunu netleştirmiştir. Artık idare eden bir yaklaşım yerine, tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi konusunda devletin derinlikleriyle mutabakata varmıştır. 22 Temmuz seçimlerinde yeniden hükümet olur olmaz daha önce ‘içeride hal ettik mi ki dışarı gidelim’ diyen Başbakan, seçimden sonraki ilk Milli Güvenlik Kurulu’nda sınır ötesi harekat tezkeresi çıkarma kararı almıştır. AKP bu süreçte esas olarak ABD’den aldığı destekle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi önüne koymuştur. Ancak Zap direnişi, halkın yürüttüğü serhıldanlar sonucu hükümetin bu politikası ters tepmiş ve daha da sıkışmasına yol açmıştır. Bu sıkışma sonucu 2008’den itibaren hem İmralı’yla yapılan görüşmelerde hem de hareketimizle yapılan görüşmelerde bir sıklaşma olmuştur.
Bu görüşmeler süresince AKP Hükümeti ciddi bir çözüm politikası olmadığını pratiğiyle de ortaya koymuştur. Özellikle 29 Mart yerel seçimlerinden sonraki siyasi soykırım operasyonlarını başlatmayla bunu göstermiştir. Halbuki 29 Mart seçimlerinden önce 5 Aralık’ta hareketimiz yeniden tek taraflı bir ateşkes ilan etmiş ve buna ordu da uymuştur.
AKP Hükümeti, 13 Nisan’da tek taraflı ateşkesi resmen uzatmamıza ve çözüm doğrultusunda bir deklarasyon yayınlamamıza rağmen 14 Nisan’da siyasi soykırım operasyonlarını başlatarak karşılık vermiştir. Bu operasyonlarla birlikte daha o zaman ateşkes anlamsız hale gelmişti. Çatışmalar daha o zaman şiddetlenebilirdi. Ancak Önder Apo ve hareketimiz özellikle de 29 Mart seçimlerindeki siyasi ortamı değerlendirme açısından 13 Nisan’da aldığı ateşkes kararını sürdürmüştür. AKP Hükümeti’nin provokatif uygulamalarına sabırla yaklaşmış; aydınları, yazarları, kamuoyunu ve devleti demokratik çözüm olabileceği, demokratik çözümün mümkün olduğu konusunda hazırlamak istemiştir. AKP herhangi bir adım atmamasına rağmen bu yaklaşımı sürdürmüştür. Açılım kod adlı tasfiye politikası da siyasi soykırım operasyonlarının olmasından sonra dile getirilmiştir. Bu açılım sözü telaffuz edildikten sonra hiçbir olumlu adım atılmamıştır. Aksine siyasi ve askeri saldırılar ve psikolojik savaş tırmandırılarak sürdürülmüştür.
Kürt Halk Önderi’nin çözüm için hazırladığı Yol Haritası’nın verilmemesi AKP hükümeti ve Türk devletinin bir çözüm politikası olmadığını kanıtlamıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi Yol Haritası’nın verilmemesini AKP’nin bir çözüm yaklaşımı olmadığı biçiminde değerlendirmiştir. Ama Önder Apo buna rağmen Barış Grubu’nu göndermiştir. Halkın Barış Grubu’nu güçlü biçimde karşılamasını bahane eden Başbakan Erdoğan, ‘sil baştan yaparız’ demiştir. Böyle bir halka kendi politikalarını kabul ettirmeyeceklerini anlamış ve tasfiyeye yönelmişlerdir. DTP’nin kapatılması, birçok belediye başkanlarının, yöneticilerin, Aralık ayında ikinci büyük siyasi soykırım dalgasında tutuklamaların nedeni budur. Kürt halkının örgütlü gücünü kırarak, mücadele gücünü kırarak, kendi politikalarını kabul ettirmek için bu operasyonlar yapılmıştır. 14 Nisan’da yapılan siyasi soykırım operasyonları da bu amaçla yapılmıştır.
Hareketimiz ısrarla demokratik çözüm için adım atmasını istemiş, AKP hiçbir adım atmayınca Önder Apo, Mayıs 2010’da aradan çekildiğini açıklamıştır. Bu durum tabii ki gerilimi ve çatışmaları arttırmıştır. Bunun sonucu Başbakan, Önder Apo’ya heyet göndermiştir. Önderlik de referandum öncesi yeniden ateşkes ilan etmiştir. Referandum sonrasında yapılan bir görüşmede birçok söz de verilmiştir. Ama bu sözler yine yerine getirilmemiştir. Hareketimiz bahara kadar hiçbir adım atılmayınca 2011 Mart’ının başında bu durumu gözden geçireceğini, eğer AKP doğru yaklaşmazsa mücadelenin yükseltileceği biçiminde bir irade beyanı ortaya koymuştur. AKP Hükümeti bu dönemde de hiçbir olumlu yaklaşım içinde olmamıştır. Çatışmaların 2011 Mart ile birlikte şiddetlenmesi gündemdeydi, ama yine Kürt Halk Önderi AKP’ye bir fırsat tanımak için ‘seçimleri bekleyin’ demiştir. Seçimlerden sonra da Meclis’in açık tutulmasını, Meclis kararıyla kendisine rol verilmesini istemiştir. Bu süreçte Önder Apo protokoller hazırlamış, devlete vermiştir. Ama Başbakan Erdoğan’ın şimdi söylediği gibi bu protokollere sahiplenilmemiştir. Böylece İmralı’da yaşanan görüşmeleri ve hazırlanan protokolü hiçbir değeri ve sonucu olmayan görüşmeler olarak gördükleri anlaşılmıştır.
Seçimden sonra hem hareketimiz hem de Önder Apo hükümete birkaç defa çağrı yapmıştır. Ne protokoller onaylanmış ne Meclis Önder Apo’nun rolünü oynaması için herhangi bir karar almış ne de Başbakan herhangi bir açıklama yapmıştır. Zaten seçimden sonra seçilen milletvekilleri zindanda tutulmuş, Hatip Dicle’nin de milletvekilliği düşürülmüştür. Çözüm niyeti olsaydı seçilen milletvekillerine böyle yaklaşır mıydı? Aksine daha yumuşak bir yaklaşım içinde olarak çözüm koşullarını daha da olgun hale getirirdi. Çatışmaları yaratan AKP’nin bu politikaları olmuştur.
14 Temmuz’daki gerillanın 20 askeri öldürmesiyse bir imha operasyonu sonucudur. Gerilla, Amed’de Türk devletinin askeri darbe vurmasına fırsat vermemiştir. Bu eylemden sonra AKP hükümeti yeni stratejiyle savaşacaklarını söylemiş; DTK’nın Silvan eyleminden bağımsız olarak önceden aldığı bir kararla Demokratik Özerkliği ilan etmesi karşısında saldırganlığı daha da artmıştır. Esas olarak da Demokratik Özerkliğin ilanına karşı bu kadar sert tepki göstermiştir. Demokratik Özerklik ilanıyla kendine göre düşündüğü Kürtleri siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemini yeni koşullarda sürdürecek anayasa oyunu bozulmuştur.
Yeniden siyasi soykırım saldırıları başlatmasının nedeni de birinci ve ikinci soykırım operasyonlarındaki amaçla aynıdır. Saldırıların arttırılması AKP’nin görüşmelere nasıl yaklaştığının açık ifadesidir. Hem Önder Apo’yla görüş, ama tecrit uygula, hem Kürt Özgürlük Hareketi’yle görüş, ama diğer taraftan da siyasi soykırım operasyonları yap! Bir taraftan görüşmeler yap, hareketimiz tek taraflı ateşkesler ilan etsin, ama operasyonları sürdür; gerillaları katlet! Bu kabul edilebilir mi?
Aslında ortada iki taraflı iradeyle ortaya çıkan bir süreç yok muydu?
Hayır. Hareketimizin makul yaklaşımları vardı. Önder Apo ve hareketimizin acaba böyle yaklaşırsak toplumu ve devleti bir çözüme hazırlayabilir miyiz, AKP’yi böyle bir çözüme yanaştırabilir miyiz diyerek sabırla yürüttüğü tek taraflı ateşkesleri vardı. Bu görüşmeleri tek taraflı ateşkes ortamında acaba demokratik bir çözüme evriltebilir miyiz yaklaşımı vardı. Yoksa iki taraflı bir süreç yoktu, iki taraflı bir niyet yoktu, iki taraflı bir çözüm iradesi yoktu. Hareketimizin tek taraflı çözüm iradesi ve tutumuyla toplumu ve devleti hazırlayarak AKP’yi çözüme çekme politikası vardı. Geçen dönemdeki yaşananları halkımızın da dostlarımızın da demokratik güçlerin de böyle bilmesi gerekiyor.
AKP bütün bu yaklaşımlarımızı doğru değerlendirmemiştir. Aksine oyalama, zaman kazanarak hareketimizi tasfiye edip, bakın Kürt Özgürlük Hareketi’ni ben tasfiye ettim, bu isyanı ben bastırdım, o zaman devletin de asıl sahibi ben olmalıyım demek için böyle bir konum kazanmak için kendisine verilen fırsatı doğru değerlendirmemiştir.
Görüşmeler nasıl olmuş, kimle olmuş, nerede olmuş bu konuda hiçbir şey belirtmek istemiyoruz. Bu konuda yönetimimiz açıklama yaptı. Kesinlikle bu tür yansıtmaların bizimle hiçbir alakası yoktur. Bu konuda kesinlikle dikkatli, ilkeli ve sabırlı davrandık. Dolaylı bazı şeyler zaten gerektiğinde ima edilmiştir. Bu tür görüşmeler konusunda siyasi bir ahlak ve ilke içinde olduğumuzdan görüşmelerin bizim tarafımızdan yansıtılması sözkonusu olamaz.
Türk ordusu Medya Savunma Alanları’na bir kara harekatı yapabilir mi? Hazırlık düzeyi nasıl ve bu harekat ne tür sonuçlar doğurur? İran’ın da pozisyonu gözönüne alındığında, nasıl bir yönelim bekliyorsunuz?
Türk devleti bütün imkanlarını kullanıyor. Şu anda Kuzey Kürdistan’ın her alanında büyük askeri güçlerle operasyonlarını sürdürmeye çalışıyor. Sınırötesinde hava saldırıları yapıyor. ABD keşif yapıyor, Türk uçakları da bu bilgiler doğrultusunda saldırılarını gerçekleştiriyor. Bu birkaç aylık savaş için şunu söyleyebiliriz: Gerilla iyi bir performans göstermektedir. Eksiklikleri vardır, daha etkili de olabilir, ama buna rağmen mevcut durumdaki performansı Türk devletini oldukça sıkıştırmıştır. AKP Hükümeti’nin tepkisi ve öfkesi biraz da bunadır. Askerler de polisler de karakollardan çıkamıyorlar. Mevcut durumda askerin operasyon yapması, operasyonla sonuç alma kapasitesi çok fazla yoktur. Bunun için sürekli arazide hareket etme yerine karakollarda bekleyerek gerilla geldiğinde darbe vurmak istiyorlar. Yani şu anda Türk ordusunun arazi hakimiyeti temelinde gerillalara darbe vurma konumu zayıflamıştır. Bu nedenle büyük sayılarla ve her türlü teknikle donanarak araziye çıkıyorlar. Artık geçmişteki gibi sayısı az olduğu zaman operasyona çıkamıyorlar. Öyle özel güçlerle nokta operasyonu yapma gücü de yoktur. Şimdi bunu deneyen birlikler gerillalar tarafından avlanmaktadır.
Kuzey Kürdistan’da zaten fırsat bulduklarında saldırıyorlar. Sınır üzerinde de sık sık operasyon yapmaya çalışıyorlar. Ancak ne Kuzey’de ne de sınır üzerinde inisiyatifli ve etkili konumları vardır. Polisler zaten şehirde karakollarda her an saldırı bekliyorlar. Öyle ki ne asker ne polis doğru dürüst uyku uyuyor.
Artık günlük süren hava saldırılarının fazla etkili olmadığını kendileri de biliyor.
Kuzey Kürdistan’da asker ve polis çok sıkışınca, hava saldırılarıyla da sonuç alamayacaklarını anlayınca kara harekatını dillendirmişlerdir. İki aydan fazladır bu gündemleştiriliyor.
Medya Savunma Alanları’na karadan girmeleri ise çok zordur. Daha doğrusu sonuçlarının ağır olacağını bildiklerinden cesaret edemiyorlar. Gerilla hazırdır. Belirli alanlara girseler de çıkışları zor olacaktır. Gerillanın moral düzeyi hiçbir zaman olmadığı kadar yüksektir. Diğer taraftan her türlü savunma tedbiri de alınmıştır. Yani tam bir alan hakimiyeti temelinde gerilla savaşı sürdürülecektir. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki Türk devletinin operasyon gücü yoktur demiyoruz, gelebilirler. Gerilla da bazı kayıplar yaşayabilir. Ama gerillanın yapılacak bir saldırıyı ve işgal harekatını çok etkili karşılayacağı kesindir. Eylem gücünün de savunma gücünün de tekniğinin de en yüksek olduğu alanda bu savaşı yürütecektir. Bu açıdan gerillanın kara operasyonu yapılacak biçiminde herhangi bir kaygısı yoktur, herhangi bir ürkekliği, tedirginliğe de yoktur. Aksine güçlerimiz savaşmak istemektedirler.
Kara operasyonu önceki kara operasyonlarından farklı sonuçlar doğuracaktır; boşa çıkarıldığında bu aslında Kürt Özgürlük Hareketi’nin zorla, askerle, polisle, teknikle tasfiye edilemeyeceğinin kanıtı olacaktır. Bunu herkes kabul edecektir. Türk devleti de zorla, şiddetle bu sorunun çözülemeyeceğini anlayacak, bu da Türkiye’de demokratik çözümün yolunu açacaktır. Mevcut çözümsüzlükte inadı, zorla, şiddetle tasfiye etme yaklaşımları böyle bir kara operasyonuyla birlikte tümden boşa çıkarılacaktır.
Ancak AKP Hükümeti ve Fethullahçılar bu durumu anladıklarından şimdi kara operasyonunu dillendirmekten kaçınıyorlar. Tezkereyi uzattılar, ama tereddüt içine girmişlerdir.
Olası bir kara operasyonunda İran da destek verebilir mi?
İran da destek verebilir. Ancak şu anda İran’la PJAK arasında bir ateşkes vardır. Gerillalar İran saldırılarına karşı kahramanca direnmiştir. Savaş tarihinde az görülecek direnişlerden biri gösterilmiştir. Aslında İran ordusu sınırdaki çatışmalarda kırılmıştır. Her saldırıları duvara çarpar gibi gerillaya çarpıp düşmüştür. Bunu rahatlıkla böyle belirtmek gerekiyor. Sonradan aracılar üzeri yapılan görüşmelerle bir ateşkes ilan edilmiştir. Bir tepe İran’ın birçok alandaki askeri güç yığınağını geri çekmesi karşılığında bırakılmıştır. Öyle bazı İran siyasetçileri ve komutanlarının açıkladığı gibi gerillalara kayıp verdirmişler sözleri tamamen bir propagandadır, yalandır. Kendi toplumuna, kendi askeri güçlerine moral kazandırma olayıdır. Biz mevcut durumda İran’ın böyle bir operasyona katılmasını zayıf bir ihtimal olarak görüyoruz.
Şunu da belirtelim, Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem İran’a hem de Türkiye’ye karşı savaşma kapasitesi vardır. Gerillanın İran’a karşı harekete geçtiği taktirde İran’a çok büyük darbeler vuracağı açıktır. Gerilla her türlü olasılığa karşı direnişe hazırdır. Halkımız dört parçada böyle bir saldırı karşısında bu direnişi destekleyecek konumdadır.
Türk devleti sonuç alacağına inansaydı şimdiye kadar çoktan kara operasyonu yapardı. Ne Güneyliler, ne Irak ne de ABD engeldir. Böyle engeller yok. Ama yapacağı bir kara harekatın sonuçlarından kendisi ürkmektedir. Bunun da kamuoyu tarafından bilinmesi gerekmektedir.
Bir daha belirtelim: Türk ordusunun kara operasyonu yapacak imkanları vardır, ama sonuç alması zordur. Aksine bir kara operasyonun bozgunla sonuçlanması ihtimali yüksektir.
Gerilla tarzı, karşısındaki güç ne olursa olsun, hangi tekniğe sahip olursa olsun zayıf anını bulup vurma taktiğidir. Bu yönüyle hiçbir askerin, hiçbir profesyonelin gerillanın ne inancına ne teknik ne de taktik kapasitesine ulaşması mümkündür. Nitekim Başbakan Kürt Özgürlük Hareketi ve gerilla karşısındaki yenilmişliğini, teknik alarak, profesyonel ordu kurarak gidereceğini düşünmekte, böylelikle aslında Kürt Özgürlük Hareketi karşısında yaşadığı başarısızlığı örtmeye çalışmaktadır.
Gelinen aşamada esas olarak psikolojik savaşın bir parçası olarak kara operasyonunu dillendiriyorlar. Böylece operasyon yapabilecekleri ve bununla gerillayı tasfiye edebilecekleri algısını yaratmaya çalışıyorlar. Hatta daha ileri giderek Irak’ı ayarladık, İran’ı ayarladık, KDP ve YNK’yi ayarladık, ABD de destek veriyor, artık PKK’nin sonu geldi biçimindeki bir propagandanın malzemesi olarak kullanıyorlar. Gerilla karşısındaki zorlanmayı bir de bu yönlü yürütülen psikolojik savaşla örtmeye çalışıyorlar.
Geçtiğimiz günlerde Obama-Erdoğan görüşmesi oldu. Yine İngiltere Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye geldi. NATO’nun üst düzey komutanları da temaslarda bulundu. Cephenizden bu görüşmeler nasıl algılandı?
Obama-Erdoğan görüşmesi kuşkusuz Bush-Erdoğan görüşmesindeki anlaşmaların, mutabakatların yenilenmesi anlamına gelmektedir. Ama bazı yönleriyle daha kapsamlıdır. Özellikle Ortadoğu’ya yönelik ortak bir saldırı içindedirler. Türkiye ABD’nin verdiği siyasi desteği kendine göre Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesinde nasıl kullanırım yaklaşımı içindedir. Bu çerçevede tabii ki NATO’yla da ilişkilerini sıkılaştırmıştır.
Türk devleti hala ekonomik, sosyal, kültürel ve diplomasi imkanlarını tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesine harcamaktadır. Bu yönüyle bir özel savaş devletidir. Bu karakteri AKP Hükümeti zamanında değişmemiştir. Değişen sadece bölgedeki koşullar ve iç koşullar nedeniyle iktidar blokları olmuştur. Eski iktidar bloklarıyla Türk devletinin ne içerde ne dışarıda etkili olması mümkündü. İçeride Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı en etkili güç olarak düşündükleri siyasal İslamcıları devreye koydular. Dışarıda da yine siyasal İslamcı bir iktidarla Ortadoğu’da etkinliğini arttırmak istemektedirler.
Türk devleti istiyor ki bütün dünya kendilerine PKK’nin tasfiyesi için destek versin. Verilen destekleri yeterli görmüyor. Herkes benim gibi PKK’ye karşı savaşsın diyor. Komşularla sıfır sorun politikası nasıl ki gerçekçi değildi, doğru değildi, sonunda bütün komşularla çatışma içine girdiyse, bu beklenti de doğru değildir.
Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi karşısında bu dış destekle ayakta kalmaktadır. Eğer bu dış destek olmasaydı daha 1990’larda tümden çökebilirdi. Kürt halkına karşı mücadeleyi esas olarak dış destekle sürdürüyor. Dış destek olmasa bu mücadeleyi bir ay sürdürecek gücü yoktur.
Zaten dış güçler de Türkiye’nin sürekli bu sorunla uğraşarak kendilerine daha fazla bağlanmasını, kendilerine bağlayarak da bölgedeki politikalarında kullanmak istiyorlar. Şu anda yaşanılan ve Türkiye’ye yaşatılan budur.
Türk Başbakan Erdoğan “bizden iyi niyet beklemesinler” ve “terörle mücadele, siyasetle müzakere” diye açıklamalar yaptı. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk Başbakan’ın bizden iyi niyet beklemesinler sözü tam bir demagojidir. Türk devletinin Kürt halkına, Özgürlük Hareketi’ne karşı bir iyi niyet beslediğini hiç görmedik. Aksine sürekli kötü niyetli olmuşlardır. Terörle mücadele, siyasetle müzakere de tam bir demagojik söylemdir. Aslında AKP hükümetinin müzakere diye bir zihniyeti yoktur. Türk devleti hala bu zihniyete gelmiş değildir.
Demokratik siyasetçilere şu mesaj veriliyor: Biz bu kadar siyasetçiyi zindana atıyoruz, buna karşı çıkmazsanız, Kürt Halk Önderine tecrit ve şantaj uyguluyoruz, buna karşı çıkmazsanız, belediyeleri şöyle sıkıştırıyorum, onların çalışma alanlarını daraltıyorum buna sesiz kalırsanız, psikolojik savaşla karalama kampanyası yapıyorum, tüm bu politikalarla sizin altınızı oyuyorum, sizi giderek marjinalleştireceğim, eğer bunlara ses çıkarmazsanız sizinle müzakere olur, diyorlar. Daha doğrusu size bir merhaba derim, konuşurum, bu kadar bir lütuf yaparım diyorlar. İşte iyilik dediği, iyi niyet dediği, müzakere dediği budur. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir müzakere olabilir mi? Buna kim müzakere der? Bu açıktan açığa Kürtlerin gözünün içine bakarak hakaret etmektir, aşağılamaktır.
Terörle mücadele, siyasetle müzakere derken bir amacı da Kürt Özgürlük Hareketi’yle BDP’yi karşı karşıya getirmektir. Zaten Selahattin Demirtaş ilk günde Kürtler arası bölünme yaratarak hiçbir yere varılamaz diyerek baştan tutumunu koymuştur. Kürtler politik toplumdur; bir çocuk kandırır gibi söylenecek sözleri ciddiye almaz.
HABER MERKEZİ