Rivayet odur ki kralın biri „Anayasa“ yapasıymış! Ulemayı toplamış „İstişareler, münakaşalar..!“ derken kral hazretleri „Anayasayı“ yapmış…
Ertesi gün tellal çarşıda, pazarda, divanda ve dergahta var gücüyle; „Duyduk duymadık demeyin! Kralımız efendimiz şimden geru memleketi anayasa ile idare edecektiiiir!… Kral efendimizin anayasası iki maddeden müteşekkildiiiir! Madde biiir; Kral her zaman haklıdıııır. Madde ikiii; Kralın haksız olduğu durumlarda biriiiiciii madde uygulanııııır!..“
90 Yıllık yaşamımızda „Devlet her zaman haklıydı! Devletin haksız olduğu durumlarda birinci madde“ uygulandı… „Egemenlik kayıtsız şartsız milletin“di… Ama „Millet Türk ve Müslüman’dı„ devletin bu „Mukaddes“ tabirine kim itiraz ettiyse… Tedip… Tenkil… Tehcir…
Demokrasi, barış ve eşit yurttaşlık isteyenler „Anayasa beş madde olmalı; 1. Madde: Hiçbir kimlik övülemez. 2. Madde: Hiçbir kimlik dövülemez. 3. Madde: Hiçbir kimliğe sövülemez. 4. Madde: Hiçbir kimlik yerilemez. 5. Madde: Türkiye çok kimlikli, çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı bir ülkedir.“ Diyorlardı…
Cumhuriyeti kuran zihniyet Osmanlı’dan devşirdiği „Reaya“ politikasını sürdürdü. Osmanlı döneminde halk için „Reaya (sürü)“ kavramı kullanılır ve „Reaya“ politikası da bu tanıma göre belirlenirdi… Osmanlı padişahları kendilerine „Hüdavendigar (Allahın yeryüzündeki gölgesi)“ derlerdi. Eee durum böyle olunca her şeyi kendilerine „Hak“ görürlerdi… Devlet geleneğini Osmanlı’dan alan Cumhuriyet zihniyeti kendine açıkça „Hüdavendigar“ demedi ama uygulamada „Hüdavendigar ne ki? Hüda’yım“ demediği kaldı!
Anayasa, hukuk, din, mezhep, dil, kültür, inanç, düşünce, örgütlenme… Ne varsa insana ve topluma dair hepsini belirleme yetkisi „Devletindi!“ „Bu anayasa beni ifade etmiyor! Benim de haklarım var!“ diyenler önce „Şaki“ sonra „Sergerde“ sonra „Anarşist, komünist ve yıkıcı„ en sonunda da „Terörist ve bölücü“ oldular! Bırakın jandarma ve polisi „Reaya“ orman bekçisine bile selam durmak zorunda kaldı!
90 Yıl boyunca adında „Halk, demokrat, adalet, vatan, refah, sosyal, demokrasi“ gibi insani, hümanist kavramlar bulunan partiler tarafından „İdare“ edildik… Lakin sosyal, kültürel, inançsal, ekonomik ve politik yaşamda bu kavramların tam tersini yaşadık!
2002’de „Adalet ve Kalkınma Partisi“ kurulur kurulmaz halktan ve „Aydınlardan(!)“ büyük destek alarak „Tek başına iktidar“ oldu. Devri iktidarının üçüncü döneminde iktidar tarihini üçe ayıran Başbakan „Çıraktık… Kalfaydık… Usta olduk!“ Deyince „Reaya, vardır bunda da bir hikmet!“ dedi. Bu veciz üçlemenin reel politikteki karşılığı şuydu; „Belediye Başkanıydım, milletvekili ve Başbakan oldum, şimdi de Cumhurbaşkanı olacağım!“ Dolayısıyla, güya „!2 Eylül askeri darbesi ile hesaplaşma kabilinde“ yapılan „12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu“ aslında „Ustalık yolunu“ açmanın anahtarıydı. „12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu“ ile murat edilen sadece bu olsaydı..! „Yeni“ diye yolunu gözlediğimiz anayasa 12 Eylül 2010’dan beri çoooktaaan eskidi bile!... Görülen o ki „Ustalık“ yolunu açan „Yeni anayasa“ İki madde olacak; „Türk ve İslam…“
İşte tam bu noktada „Ustanın“ oyununu bozan bir kesim var ki „Yeni anayasa“ ile ilgili taleplerini dile getirirken „Biz reaya değiliz!“ diyor. Bunun üzerine „En Türk, en Kürt, en Roman“ olduğunu iddia eden „Usta“ şimdi de „Ali’yi sevmek Alevilikse, ben de Aleviyim!“ vecizesini bir kenara bırakıp „En Alevi“ olmak için „Anadolu Alevi-Bektaşi Federasyonu“ kurduruyor! „Kürt bölücü, Alevi dinsiz, Hopalı komünist..!“ „Ustaya“ beğendirmek zor… Aklıma Işıklar içinde yatası Enver Gökçe’nin bir şiiri geldi…
Gök Mustafa
Hüseyin anlatıyordu
Bir candarma gelmiş bizim köye
Keşkek komuşlar önüne yemiş
-Sevmemiş-
Bal komuşlar parmaklamış
-Sevmemiş-
Bir Gök Mustafa varmış
-Sağ mı bilmem-
Gülü gülüvermiş de candarmaya
„Neyliyek ağa,
Sana yumurta mı pişirek?“
Demiş.