
İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Zafer Yörük, İzmir’de açılan siyaset akademisinin ilk dersini verdi. Dersin açılışını yapan biri olarak gururlandığını söyleyen Yörük, gazetemize yaptığı açıklamada Kürtlerle ve meslektaşı Prof. Dr. Büşra Ersanlı ile dayanışma fikriyle ders vermeye başladığını söylüyor ve ekliyor: “Henüz bir ders verdim ve çok olumlu gözlemlerle ayrıldım. Yıllardır tanık olduğum en ilgili katılımcı grubunu içeren dersti diyebilirim.”
Türk devletinin son katliamından başlayalım. Roboski’de yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aralık 1995 Güçlükonak Katliamı’ndakine benzer amaçlarla gerçekleştiğini düşünüyorum. Güçlükonak Katliamı üzerine bütün medyanın nasıl hemfikir olduğunu o günlerde dehşetle izlediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bugün halen arşivlerden izlememiz mümkün sanıyorum. O zaman katliam, PKK’nin üzerine yıkılmış ve o sırada devam etmekte olan bir ateşkes sürecinin devlet tarafından sonlandırılmasına gerekçe teşkil etmişti. Şimdi o katliamın gerçek yüzü, devlet tarafından taammüden işlenmiş bir toplu cinayet olduğu resmen kabul edildi. Ayrıca bu katliam, Mayıs 2009 Bilge Köyü Katliamı’nı da çağrıştırıyor. Biliyorsunuz, Bilge Köyü Katliamı resmi olarak halen sırrını koruyor. Buna rağmen bu katliam üzerinden bir taşla iki kuş amaçlandığı, bir korucu aşiretin kanlı iç hesaplaşmasının faturasının PKK’ye çıkarılma hevesi içinde devlet güçlerinin katliama açıkça göz yumduğu hatta izlediği biliniyor. Olayın PKK’ye havale edilmesi imkansızlaştığında ise, bir yandan bir adli vaka olarak olayın rafa kaldırılışına tanık olurken, öte yandan artık bir ırkçı küfür haline dönüşmüş olan “Töre cinayeti” teşhisiyle milli ideolojiye katkı sağlama yolları aranışını hep birlikte izledik.
Bu benzerlikler yanında ben, Uludere Katliamı’nı, Kürt siyasetini topyekûn hedef alan bir ‘sıfır çözüm’ stratejisinin önemli bir boyutunu oluşturan ‘anti-lojistik’ savaş taktiğinin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. KCK adı altında Kürt aydınlarının ve siyasetçilerinin yanında onlara omuz veren yazarların ve akademisyenlerin tutuklanarak hapse atılması sürecinin arkasında yatan amaç neyse, bu katliamın amacı da odur.
Katliama ilişkin merkez medyanın aldığı pozisyonu nasıl yorumluyorsunuz?
Hükümet Sözcüsü milliyetçi/İslamcı medya ile hükûmetin örtülü neo-liberal sözcüsü Taraf gazetesinin alenen ya da ima yoluyla paylaştığı iddiaya değinecek olursak; bunlara göre, bu katliam MİT içindeki ya da ordu içindeki AKP karşıtı “Ergenekoncu” unsurlar tarafından gerçekleştirilmiş bir komplodur. Bu iddia, medyada bir bütün olarak bu olay ardından gözlemlediğimiz çeşitli tavırlar ışığında kendi kendini çürütüyor.
Birincisi, öyle anlaşılıyor ki katliam gerçekleştiği andan itibaren bütün medya tarafından çok iyi bilindiği halde ertesi gün öğlen saatlerine kadar kamuoyundan gizlendi. Bu ‘karartma’ emrinin devletin ordusu ve AKP’siyle her kanadından geldiği aşikar çünkü İslamcı, ortanın sağcısı ve laikçi Kemalist kanatlarıyla bütün gazeteler ve televizyon kanalları bu karartmaya fiilen katıldılar. Buradan, devletin bütün kanatları tarafından paylaşılan ve medyaya da ‘emredilen’ bir geciktirme ya da örtbas etme çabası ortaya çıkıyor. Eğer olay devlet-içi ve AKP kontrolü dışı bir takım unsurların komplosu olsaydı o zaman en azından hükümet yanlısı medya, ‘karartma’ emrini reddederdi.
İkinci olarak, medyanın bütün kanatlarıyla olay sonrası alttan alta giriştiği ‘meşrulaştırma’ gayretini gözlemliyoruz. 30 Aralık 2011 günü, en laikçi gazete Sözcü, ‘Silah Taşıyorlardı’ başlığını atarken, en şeriatçı gazete olarak bilinen Akit ise ‘Terörist mi Kaçakçı mı?’ manşetiyle çıkıyordu. Bu iki uç arasındaki medya kuruluşlarının da değişen ton ve dozlarla aynı perspektifi paylaştıklarından kuşkumuz yok. O halde, karartmanın imkansızlaştığında, anda, işlenen cinayeti meşrulaştırma yolunda topyekün bir refleksin devreye girmiş olduğunu söyleyebiliriz. “Kaçakçılar da aslında teröristtir” mealinde söylemlerle yürütülen bu meşrulaştırma hamlesi, devletin ve milli kimliğin en sağından en soluna, en şeriatçısından en kemalistine, her kanadını içeren bir ‘Kutsal İttifak’ın varlığına işaret ediyor.
Milli kolektif psikoloji hükmü...
Aynı ‘Kutsal İttifak’ın, daha katledilen gençlerin kanı kurumamışken bu olay üzerinden Kürt siyasal hareketine yüklenmenin yollarını araştırdığını gözlemliyoruz. Örneğin sözde “muhalif” basın, bir devlet zafiyetinin varlığından söz ederken, bu zafiyeti artık 35 insanın katledilişinde değil, Kaymakam’ın yediği dayakta görüyor. Dahası, bir de bu dayağın bir BDP’li milletvekili tarafından kışkırtıldığı iddiasını dillendirmek suretiyle ‘BDP terörizmini’ hedef gösterme yoluna gidiyor. Böylelikle olay, özündeki anlamından tamamen çıkarılıp Kürt siyasetine karşı siyasal kazanç hanesine yazılmaya çalışılıyor.
Bu olaydan, kamuoyunun hafızasında kaçakçılarla teröristlerin birlikte çalıştığı teşhisi ve bir kaymakamın yediği dayak görüntülerinden başka birşey kalmaması için uğraşılıyor. Her iki kalıntının da, milli kolektif psikolojiye hükmeden ırkçı ideolojinin daha da beslenmesi hedefine hizmet etmesi böylelikle garanti altına alınmaya çalışılıyor.
‘KCK operasyonları’ kapsamındaki son gözaltılarla devam edelim. Siyasetçiler, belediye başkanları, avukatlar, çocuklar derken, sıra özgür basına da geldi. AKP Hükümeti’nin bu girişimlerle, niyeti artık tamamen belirginlik kazandı mı sizce?
Öncelikle Kürt siyasal hareketi ve Kürt halkının yükselen talepleri açısından bakalım. “1990’lara mı dönüyoruz?” sorusu Aralık 2009’da DTP’nin kapatılarak Kürt siyasetçilerin “KCK” iddiası altında tutuklanması anından itibaren giderek daha fazla sorulur oldu. O tarihten günümüze hız kazanan operasyonların, KCK’nın bir paralel devlet oluşturduğu ithamı çerçevesinde derinleşerek yayıldığına şahit olduk. Benim gözlemime göre sorun şuydu: Mayıs 2009’da Cumhurbaşkanı’nın “Kürt sorunu Türkiye’nin bir numaralı sorunudur” ifadesiyle başlayan “Açılım” edebiyatından anlaşılan o ki, AKP Hükümeti Kürt sorununu devletin kırmızı çizgilerini çok fazla ihlal etmeksizin çözme, ya da – daha doğrusu - “çözüyormuş gibi yapma” konusunda Türkiye Devleti’nin derin güçlerinden ve ABD yönetiminden icazet elde etmiş bulunuyordu. AKP yönetimi bu icazeti derhal bir oy artışına dönüştürme hevesi – özellikle de Kürt oylarını DTP’den kopararak AKP’ye kazanma umudu – içinde, kendi başına bir takım sansasyonel hareketlere girişti. Polis tesislerinde İçişleri Bakanı başkanlığında, toplumun “kanaat önderliği” kendinden menkul bir takım zevatla bazı toplantılar yapmak suretiyle bir “açılım” etkisi uyandırabileceğini düşündü.
Aynı zamanda derinleşerek ve yaygınlaşarak sürmekte olan gözaltı ve tutuklama dalgalarını, açılım beceriksizliğinden kaynaklanan patolojinin süregelen agresif semptomları olarak görüyorum. Sonuçları itibarıyla bu açılım, bize “90’lı yıllara geri dönmek” gibi bir milli hüyela ile daha korkutulmaya hiç ihtiyacımız olmadığını, çünkü zaten 90’lı yıllardan hiç çıkamamış olduğumuzu gösteriyor.
Askeri ve siyasi olarak Kürtlerin mücadelesini hedef alan AKP, başaracağını mı sanıyor?
Askeri açıdan iktidarın son günlerde “Sri Lanka modelini” örnek aldığını söyleyebiliriz. Yeniden-yapılandırılması süren ve hükümetin tam kontrolü altına sokulan ordunun daha etkili ülke içi ve sınır-ötesi operasyonlarla gerilla varlığını yok etmeyi umduğu anlaşılıyor. Fakat deneyimler bize gösteriyor ki, sadece ummakla kalır! Çünkü bu durum bize 90’lı yıllarda sınanmış ve yenilgiye uğramış olan bildik savaş stratejisinin yeni ambalajlar içinde tekrar gündeme geldiğini gösteriyor.
Zaten Kürt siyasetini hedef alan bu “sıfır çözüm” hamlesinin bir başka boyutu da “lojistik” desteğin kesilmesi. Bu anti-lojistik saldırının en önemli hedefini kuşkusuz Türkiye’deki Kürt toplumunun bütünü oluşturuyor. 80 yıllık Kemalist rejim Kürt halkını zorla sindirip yıldırarak kendi Türklük kavramına asimile etmeye uğraştı. Bugünkü siyasal iktidar da aynı sindirme ve yıldırma taktikleriyle aynı halka zorla AKP siyasetini ve ideolojisini dayatmayı umuyor. Fakat yine çok geriye gitmeden hatırlayabiliriz ki; seçimlerde ve referandumda Kürt halkı bu dayatmalara da hak ettiği yanıtı vermiş bulunuyor.
‘Açılım’ değil ‘provokasyon’
Kürt hareketinin siyasal ayağı açısından baktığımızda, 1990’lı yıllarda farklı isimlerle tekrar ve tekrar kurulmak zorunda kalan aynı ‘Kürt Partisi’nin dört-beş kere kapatıldığını kaydetmek gerekiyor. Her kapatma hamlesinde, partinin yönetici kadrolarına uzun süreli siyasetten yasaklanma cezası veriliyordu. Böylelikle Kürt halkı, on yıl zarfında defalarca yeni siyasetçi kuşaklar yetiştirmek zorunda kaldı. 2000’li yıllarda ise parti kapatma yerine öyle görünüyor ki başka bir siyasal taktik geçerlilik kazandı:
KCK adı altında bir paralel devlet kurulmakta olduğu iddiasıyla yürütülen sistematik operasyon dalgaları. Burada gerçekleşenler içinde 90’lı yıllara göre tek yenilik şu olsa gerek: Siyasal iktidar, doğrudan hasmane tavırlar yerine, önce dostane tavırlarla Kürt siyasetini yasal zemine çağırıyor, sonra da bu çağrıya kulak verenleri kitlesel tutuklamalarla avlıyor. Bunun adına siyasal literatürde “açılım” değil “provokasyon” denir ve siyasal beceriden çok polis/ajan marifeti gerektirir.
Peki, az önceki soruyla bağlantılı olarak, AKP’nin başarması ya da yine Kürtlerin galip gelmesi ihtimalleri üzerine neler ekleyebilirsiniz?
Ben AKP’nin provokasyon olarak tanımladığım bu hamlelerinin geri tepmeye mahkum olduğu fikrindeyim. Bu zamana kadar her parti kapatmada siyasal otoritenin başlıca beklentisi, Kürtlerin siyasal açıdan kendilerini yenilemeyecek ölçüde ezilip yorulmaları umuduydu. Oysa özellikle 1990’lı yıllar, bu beklentinin aksine, her gelen yeni kuşağın daha da politize olması sonucunu doğurdu. Bugün, örneğin İzmir’de öğrenci kafelerinde giyim, moda ve TV dizileri başlıca muhabbet konusu iken, Diyarbakır’da öğrenci gençlik sanıldığı gibi yalnızca Kürt siyasetini konuşmuyor. Diyarbakır’ın, Urfa’nın, Mardin’in, Kars’ın vb. öğrenci kahvelerinde Marx’tan Kristeva’ya, Bakunin’den Foucault’ya ve Negri’ye kadar çok çeşitli siyasal ve felsefi,kuramsal tartışmaya, şiir ve edebiyat muhabbetlerine, vb. her gün tanık olabilirsiniz. Her zulüm dalgası, Kürt halkının içinden yeni bir ‘organik aydın’ kuşağının yetişmesine neden oluyor. Özetle, rüzgar eken fırtına biçer: Her baskıcı rejim, üzerinde baskı uyguladığı siyasal/dinsel/etnik vb. grubun kısa ya da uzun vadede, bugün olduğundan çok daha güçlü bir geri dönüşüne tanık olmaya mahkümdur. Türkiye’deki Kürt halkının uzun vadesi çoktan doldu ve çok kısa sürede yenilenebilen siyasal kuşaklar ve siyasal refleksler geliştirdiklerine tanık oluyoruz. Siyasal iktidar, rüzgarı ekişinin hemen ardından gelen ‘fırtına’yla nasıl baş edeceğinin kaygısı içinde şuursuz bir kısır döngü içinde debelenip duruyor.
AKP’nin, yoğun gözaltı ve tutuklamalarına Kürtlerin ve diğer ezilenlerin, yine sizin gibi akademik çevrelerin somut ve yeni yöntemlerle nasıl karşılık olması gerekir?
Öncelikle, Türkiye’deki bilim insanlarının, Kürt halkının yaşamakta olduğu “Rönesans” ile tanışmaları gerekiyor. Örneğin Türkiye’de kaç bilim insanının, çoğunluğu genç Kürt akademisyenlerden oluşan kadroların ürettiği “Toplum ve Kuram” ve “Demokratik Modernite” gibi kaliteli kuramsal periyodik yayınların varlığından haberdar olduğunu doğrusu merak ediyorum. Haberdar olmanın ve izlemenin ötesinde, bu tür yayınlara bilimsel makalelerle katkıda bulunmak, içinde bulunduğumuz kurumlarda Kürt sorunu ve Kürt siyaseti üzerine bilimsel tartışmaları ve akademik çalışmaları teşvik etmek de görevlerimiz arasında.
Bir yandan da yeni anayasa tartışmaları gündemde. Koşullar böyleyken, AKP’nin ‘yeni anayasa’daki samimiyetine güven duyulabilir mi?
AKP’nin yukarıda “Açılım” çerçevesinde gösterdiğini tartıştığım basiretsizliği yeni Anayasa konusunda da göstermesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Operasyon, tutuklama ve karalama kampanyaları içinde her türlü muhalefetin susturulmaya çalışıldığı bir ülkede, halkın seçilmiş temsilcilerinin hala cezaevlerinde tutulduğu için aylardır eksik mevcutla toplanmak durumunda olan bir Meclis’te demokratik bir Anayasa’nın yapılabileceğini ummak hayalcilik olur.
ALİ BARIŞ KURT