Geçen haftadan devamla…
Sanatçı ruhu duygusal dalganımlara açık olmalı kuşkusuz. Toplumla bu duygusal tonda da birleşebilir. Ama bir zamana dek. Toplumsal meseleleri de dert ettiğini anlatabilirse izleyici/ dinleyicisine, o bağ daha kuvvetli hale gelebilir. Hatta „ağrıda/ acıda/ travmada/ yasta“ tarafgirlik dahi oluşur ki, o sanatçı her şeyin üstündedir artık. Ama sanırım bu „hasta“ zamanların diline bulaşacaksa sanatçı, zamanı iyi okumalıdır. Henüz söylenmemiş, söylenme cesareti gösterilmemiş laflar onu vezir etmez, rezil eder. „Hele bir dur“ falan denir, kendisine. „Elbet sen de konuşursun ama daha niyet okuması için senin öngörülerin ticari kaygı falan anlaşılır.“ Di mi ya!
Şivan Perwer ve benzerleri böyle bir „erken“ ataklığın kurbanı oldular. Hıyarım var diyene tuzla koştular. Rojin de öyleydi. Şimdi düğün derneklerde liberal kanada sırtını dayamış uff uff ağdalı cümleler kurup stand-up falan yapıyor. Bizzat tanığım bu görsel pespayeliğe.
Türk sanat camiası da Levent Kırca’nın hop ettiren lafları ile silkeleniyor. Malum cumhuriyet falan elden gitti, Kemalist değerler alt üst oldu ve ortada korku nedeniyle bu değerlere açık açık sırt veren pek kimsecikler kalmadı. Kırca tam bu kimsesizliğin ortasında Don Kişot olarak, Kemalist bir ata bindi, sürelim hayatı bayırlara falan dedi. Ama ettiği laflar hakikaten çok enteresan. Hani insan memleketini, çok sevdiği ülküsünü bu cümlelerle koruyayım derken hepten kaybeder mazallah! Kürtleri çok seviyor Kırca. Ama’lı bir sevme biçimi. İçimden „tanrı aşkına bizi böyle pis sevmeyin, acaip zarar görüyoruz“ diyorum. Hem seviyorsun madem, niye sonraki cümlen ama ile başlıyor? „Ben Kürtleri çok seviyorum. Size bir itirafta bulunayım, Kürt kardeşlerimi çok seviyorum. Hele Alevilere hayranım. Ama sen bugün yine bir açılımın peşine düşersen, yeniden ülkeyi bölme planını peşindesin demektir.“
Açılım kanadına lafım yok ama bu genel „Kürt kardeş“ lafı açılımzedeleri de kapsayınca „el insaf“ yahu! Ha bir şey daha: Çok sevilen Kürt kardeşler Cumhuriyet yaralısıdır. Ne yapacağız şimdi? Kırca iki sevginin arasında kimin nasıl zarar gördüğünün de ayırdında mıdır acaba? Sanmam.
Sonuç: Sanatçının siyasetle dansı tarih dersinde ikmale kalmaktır! Ağzına gelen her şeyi sıralar, halkı da kendin kadar romantik algılarsan, tüm rüzgarlara kapıyı ardına dek açık tutmaktır. O kapıyı kapatmak için ne sermayen yeter ne de bu vakte dek biriktirdiklerin. Hele hele sırt dayadığın tüm sözlerden medet umma, belki de kapının açık kalmasından onların da bir çıkarı vardır!
Geçen hafta da elime doladığım mevzunun çekirdeği budur. Sanatçı dediğin zamanı boynunda/ kolunda/ cebinde değil, ruhunda taşır ve fırsat buldukça o ruhun diline çalışır. Anlamaya uğraşır ve sonra anladığını eseri marifetiynen halka ulaştırır. Öyle siyasilerle kankavari pozlar verip, muhatabı olmayan yerde gıyap marşları söylemez! Gerçi Levent Kırca, Kılıçdaroğlu’nun sırtını dönmesini fırsat bilip demişti diyeceğini ya... Sanatını nasıl içselleştirdiğini aşikar etti. Olcek o kadar, deyip geçti millet... Ama bir de geçemeden zınk diye kaldığı yerler var ki, ne at dayanır kapıya, ne köprü kurulur ayağa.
‘Sanat’ın vatan derdi
Yazılarımda anlaşılamamak ilkesine sadakatimi sürdürmekteyim. Valla 70 yaşıma kadar gelirsem ve hala bir şeyler yazıyorsam, sanırım o zaman az sözcükle çok şey anlatmayı becerebilirim. Sabrın var mı ey okur?