
Demokratik Anayasa Hareketi Sözcüsü Ayhan Bilgen, hareketin çalışmalarını ve anayasa tartışmalarını değerlendirdi. Anayasa yapım süreciyle ilgili hem önerilerini hem de kaygılarını paylaşan Bilgen, iktidarın anayasa yapım sürecini bile Kürt hareketini tasfiye etmek için gerekçe yaptığını söyledi. Başbakan Erdoğan’ın bir süre sonra, “Denedik ama olmadı” diyerek anayasayı rafa kaldırabileceği uyarısında bulunan Bilgen, “Bunu engelleyecek tek şey toplumsal muhalefetin devleti, Erdoğan’ı ve hükümeti yeni bir anayasa yapmaya mahkûm ve mecbur etmesidir” dedi.
Toplumda gittikçe artan bir anayasa talebi bulunuyor. Bu talep ortak bir talep mi, herkesin istediği anayasa aynı mı, ‘yeni anayasa’dan kastedilen ne?
Herkesin ifade ettiği yeni anayasa talebi aynı değil. Özellikle toplumsal muhalefet dinamiklerinin, Kürtlerin yeni anayasa beklentisi ile kimi yeni anayasa talepleri birbiriyle taban tabana zıt durumda. Öncelikle talepler ortaklaşmalıdır. Daha demokratik bir Türkiye nasıl olur, nasıl bir anayasadan geçer? Burada ortak bir iradenin ve kavramsallaştırmanın olması gerekiyor. Bu anlamda hükümetin ve parlamento çoğunluğunu elinde bulunduran partinin (AKP) bir demokratikleşme süreci niyeti taşıyan anayasa hazırlığı konusunda güven vermelidir. Ancak hükümetin seçim öncesi söylemleriyle şu anki fiili uygulamalarla oldukça çelişkili bir durum arz ediyor. İdamdan bahseden, anadil hakkını bile henüz kabullenememiş bir Başbakan, “MHP ile uzlaşır anayasayı yaparız” diyerek çıtayı çok aşağıya koyan bir iktidar partisi profili Türkiye’deki demokratik anayasa beklentisini karşılayabilecek durumda değil.
Tasfiye niyetli bir planlama mı?
Burada iki tartışmayı ayırmak gerekiyor. Birincisi, her şeye rağmen Kürt sorununun yönetilemezliği ve çözümsüzlüğünün ortaya çıkaracağı gerilimler daha ciddi, daha demokratik bir takım değişiklikleri içeriğinde barındıran bir anayasa yapmak zorunda kalınabilir. Bu özellikle demokratik anayasa talebiyle ilgili bir iç boşaltma ve etkisizleştirme, “biz demokratik anayasa yapıyorduk, siz oyun bozanlık yaptınız, demokratik özerklik ilan ettiniz, çatışma başlattınız” gibi bir takım propaganda argümanlarının parçası olarak anayasa gündeme gelebilir. Bu taktiksel bir şey değil, tasfiye niyetli bir anayasa planlamasıdır. İkincisi ise, parlamento da ortaya çıkan aritmetiktir. Başbakan’ın bu konudaki uzlaşma kavramına yüklediği anlam belirleyici olacaktır. Başbakan yeni anayasa konusunda en çok talebi olan, en çok mücadele eden başta Kürt hareketi olmak üzere, Alevilerin beklentileri, liberal aydınlarla uzlaşmayı değil, yani sadece parlamento aritmetiğinde 330-367 sınırlarına dayalı teknik uzlaşmayı düşünüyor. Şimdi bu durumda otomatik olarak her üç partinin de başlangıç ilkelerine ve değiştirilemez maddelerine dokunmamaya yönelik irade beyanları var. Yani eğer böyle bir yol haritası tercih edilirse, ister CHP-MHP-AKP ya da AKP’nin bu iki partiden biriyle yapacağı uzlaşmayla anayasa yapılacaksa, bu durumda Kürtlerin taleplerini Kürtler olmadan onlarla konuşmadan, “biz tartışır Kürtlere hangi ölçüde demokrasiyi layık görüyorsak onun kararını biz veririz” psikolojisiyle hareket ettikleri çok açık. Daha güçlü bir ihtimal ise, bu süreç tümüyle taktiksel yani propaganda malzemesi olarak devam edecek ve üç parti arasında bir uzlaşma sağlanmaz ise Başbakan 327 sayısı ile anayasa değişikliği yapmanın teknik olarak mümkün olmadığının gerekçelerini kamuoyuna ikna edici bir şekilde anlatarak, bu sürece öteleyebilir. Yani bütün kanalları bütün yolları tükettim ama yapılabilecek bir şey yok demenin beklide psikolojik ortamını yoklayacak.
Toplumun bir anayasa talebi var. Başbakan bu talepleri görmezden gelebilir mi?
Demokratik duyarlılığı olan herkesin, anayasanın içeriğine ilişkin özellikle başlangıç ve ilk 4 madde gibi konularda hassasiyetinin olması lazım. Nasıl ki üç parti kırmızıçizgi çiziyorsa, demokrat olanlar da “değişmez olanların” değiştirilmesi gerektiğini belirtip, kararlılıkla hareket etmeleri gerekir. Bir diğer husus bu aritmetik yeni anayasa yapılmasına izin vermiyorsa başka yöntemler ve mekanizmalar denenmelidir. Eğer parlamento, iktidar partisi çıtayı aşağıya indirerek, yapacağı anayasasının somut bir tarifi ortaya çıkarsa, demokratik anayasa isteyen bütün çevrelere bu tabloyu değerlendirme fırsatları doğar. Bir diğeri de, “Bu aritmetikle olmuyor, bu parlamentoyla olmuyor” diyerek yeni bir anayasadan mı vazgeçeceğiz? Anayasadan vazgeçemeyeceğimize göre, böyle bir anayasa hazırlamanın başka yolları aranmalıdır. Daha serin kanlı tartışma imkanını o zaman bulacağız. Kaldı ki toplumsal dinamikler hem talepleri hem de katılım konusunda kararlı davranabilirlerse, parlamento da uzlaşma olabileceğini düşünüyorum. Böyle olursa Kürtler bu sürece katılabilecek, onların talepleri ve beklentileri görünür kılınacak.
Peki, ne öneriyorsunuz? Nasıl bir mekanizma işletilmeli, Meclis dışında başka bir mekanizma bu süreci yürütebilir mi? Hangisi daha kolay, bu Meclis’in yapması mı kolay, yoksa yeni bir mekanizma kurmak mı?
Bu soruya nasıl bir anayasa isteğimizle birlikte cevap verebiliriz. 12 Eylül Anayasası’nın sınırlandırdığı bir parlamentonun yetki kullanmasına razıysanız, bu parlamento bunu yapabilir. Bunun daha pratik yöntemleri var. Birkaç milletvekili transfer ederseniz 330’u bulursunuz, referandumda da popülist birkaç iyileştirme ile yüzde 51 ile yeni anayasayı yapmış olursunuz. Ama böyle değil de, gerçekten demokratikleşme ve Türkiye barışı açısından anayasaya anlam yüklüyorsanız, bir kere 12 Eylül’den kopuş gerçekleştirmelisiniz. Parlamento bu yetkiyi kullanmaya yetkili mi? Bu parlamento başlangıç ilkelerini değiştirme konusunda kendisini yetkili görmüyor! Bu yüzden de yapacağı değişikler, toplumsal dinamikler için yeterli olmayacak. Bu konuda en makul olanı, geçici süre çalışabilecek bir anayasa mekanizmasının doğmasıdır. Bu bir konsey olabilir, bir meclis olabilir. Ama bir irade kendisini hiçbir şey ile sınırlı görmeyecek, evrensel insan hakları perspektifi ile hareket edecek, özgürlükçü bir anayasa konusunda tam yetki kullanabilecek bir organ ortaya çıkmalıdır. Yani barajı olmayan, temsil ve katılım krizi olmayacak -sayısı daha az olabilir, 100-150 kişiden oluşabilir- daha nitelikli ve konuya vakıf olabilen, temsile dikkat edilebilecek kişilerden oluşan bir mekanizma...
Bu bahsettiğiniz mekanizma nasıl oluşturulacak?
Diyelim ki işçiler kendi temsilcilerini seçebilir, diğer kesimler kendi temsilcilerini seçebilir. Bu şimdiye kadar denenmemiş deniliyor. Zaten biz şimdiye kadar yeni bir anayasa yapmadık ki. Denenmemişi denemeye Türkiye’nin net bir şekilde adım atarak cesaret gösterilmesi gerekiyor. Yine yerellerden başlayan bir hareketle yapılmalıdır bu. Yani anayasa yapımı devletten başlamamalı toplumdan başlamalıdır. Elbette devletin organlarının yeti ve tarifleri devletin işidir ama önce toplumsal uzlaşma sonra devletin nasıl işleyeceğine dair bir süreç işlemelidir. Sonuçta bir anayasa iki şeyden oluşuyor. Biri hak ve özgürlüklerin tarifidir, diğeri de devletin nasıl işleyeceğidir. Bu iş devletten başlarsa öncelik devletin içindeki krizi aşmaya yönelik olur. İşte bir yargı sorunu var, askerle ilgili bir sorunu var, Başbakan’a göre başkanlıkla ilgili bir ihtiyaç var. Bu tip ihtiyaçları ve Türkiye’nin anayasa talebini devletten doğru okuduğunuzda böyle görürsünüz. Ama toplumdan doğru okuduğunuzda Alevilik için öncelik HSYK’nin nasıl seçileceği değil, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ya da zorunlu din dersinin anayasada nasıl tarif edileceğidir. Kürtler açısından özerkliktir. Yani toplumundan okumayı esas aldığınızda sürecin gidişatı da toplumdan doğru olur. Toplumdan başlarsa uzlaşı mekanizmasını da Anayasa Konseyi olabileceğini düşünüyorum. Anayasa Konseyi önerisi toplumsal dinamiklerle mevcut parlamentonun birlikte ortak geliştirebileceği bir konsept olabilir. Karadeniz’deki çevre hareketlerinin su hakkıyla ilgili talep ve beklentileri nedir? Vicdani ret hareketinin zorunlu askerliği kaldırmaya yönelik beklentileri var. Bütün bu taleplerle ilgili toplumsal dinamikler çıkarlar. Anayasa Konseyi ile bu tartışılabilir. Yani yereller ve toplumsal dinamikler bu sürece katılmazsa devletin anayasaya yüklediği rol şu olacaktır: Anayasa konusunda bir gaz almadır. “Bakın işte yeni anayasayı yaptık, sivil yaptık, diğerinden daha demokratik” diyecekler.
Anayasa ve demokratikleşme konusu genel olarak silahsızlanmanın bir pazarlık konusu olamaz. Bunu Kürtlere karşı bir koz olarak kullanmak, “önce silahı bırakın sonra ben demokratikleşme konusunda adım atarım, sizinle konuşurum” gibi bir yöntem demokrasinin ruhuna ve felsefesine uygun değil. Burada ilk adımı atması gereken devletin kendisidir. Demokratik yani silahlı güçlerin siyasete katılımını sağlayacak siyasetin önünü açacak adımlar atılmalıdır. Demokratikleşme bir müzakere konusu olamaz. Bu konuda pazarlık yapmak, işi kısır döngüye sokmaktır, işi yokuşa sürmektir.
Anayasa Konseyi’nin işleyişi ne olur?
Birincisi, sadece Kürt sorunun çözümüne ilişkin bir işlevi olur. Yani bu beklentilerin müzakere edilebileceği, “Kütler ne istiyor” konusunu müzakere edilebileceği bir komisyon olarak çalışabilir. Vatandaşlık konusunda, öz yönetim konusunda, anadil zaten anlaşılabiliyorsa bunun prosedürü işletilebilir. Bir heyet anayasa komisyonu gibi çalışabilir, biri de nihai karar verici anayasayı halka götürebilecek bir mekanizma şeklinde çalışabilir. İkili bir mekanizma gibi çalışabilir. Burada Anayasa Konseyi’nden maksat muhatapların anayasa çalışmalarına katılmasıdır. Geçici bir mekanizma olacağı için oluşumu da sorun etmeden, abartmadan dünyada hiç böyle bir şey yokmuş gibi bir duruma girmeden yapılabilir. Kaldı ki dünyada yoksa bile örneği biz kendimiz yapabiliriz.
Her şeye rağmen AKP ve Başbakan, yükselmiş bu kadar beklentiye rağmen ‘Olmadı yapamadık’ deyip meseleyi rafa kaldırabilir mi yeniden?
Başbakan orada meseleye siyasal bakar, etik bakmaz. CHP’nin yemin krizi nedeniyle bir oy kaybı var. AKP’nin 330’u yakalamasını sağlayacak bir ortam görürse elbette seçimi düşünebilir ve anayasayı yapmadan seçime gidebilir. Ama orada önemli olan meşruiyet sorunudur. Yüzde 10 seçim barajı olacak mı, olmayacak mı? Bunun sonu Türkiye’nin adım adım diktatörlüğe gitmesidir.
Peki, anayasanın yapılıp yapılmayacağı ya da olacaksa demokratik olup olmayacağının kritik eşiği nedir?
Asıl şey şudur, toplumsal dinamiklerin, Erdoğan’ı, devleti, parlamentoyu bir anayasaya mecbur edip etmeyeceğidir. Kritik eşik budur. Burada en önemli en dinamik ve kararlı davranan Kürt dinamiğidir ama bir o kadar da Türkiye’de demokrasiyi talep eden çevrelerin duruşlarıdır. Anayasayı gerektirecek şey budur. Diyelim ki, Suriye’deki gelişmeler bir özerklik kabulü sürecine giderse Türkiye’nin de işte buna benzer adımlar atmak zorunda kalması bir dış gelişme olur. Ama tersi de olabilir. Bir şekilde buradaki sorun dış güçlerle, askeri yöntemlerle sindirme ve bastırma, sonra demokratik bir adım atma şeklinde seyredebilir. Yani muhatapları tasfiye ettikten sonra adım atmak şeklinde olabilir. Türkiye bir demokratikleşme vaadinde bulunarak, AB ve ABD’den destek almayı tercih edebilir. Burada belirleyici şey, toplumsal dinamiklerin kararlı bir şekilde taleplerinden vazgeçmeden örgütlenmesidir. Ancak toplumsal baskı ile hükümeti anayasa talebini ertelemekten vazgeçirebilir. Türkiye Kürt sorununda sonuna kadar çatışmaya devam etmek, bununla birlikte anayasa yapma çabası içinde gözüküyor. Bu yöntem Türkiye’nin en fazla bir iki ay içerisinde taşıyabileceği bir konudur.
“Bu anayasa ancak toplumsal muhalefetin sağlam duruşuyla mümkün olabilir” diyorsunuz, ama bu muhalefet çok dağınık, parçalı ve Kürt hareketi dışında zayıf. Bu muhalefetin bir araya gelme ve güç olma şansı var mı?
Bu hem mümkün hem de zorunludur. Yani anayasa kimsenin sadece kendisi için isteyebileceği bir şey değildir. Bir Alevi, “Ben Sünni ile oturup anayasayı konuşmam” diyemez, bir Türk, “Ben Kürt ile anayasayı konuşmam” diyemez. Hiçbir toplum kesiminin böyle bir şey söyleme hakkı yoktur. Dolayısıyla bu, toplumsal dinamiklerin birlikte hareket etmeye mahkûm ve mecbur oldukları bir süreçtir. Bunun olabileceğini düşünüyorum. Bunun da yukarıdan örgütlenemediği, tabandan daha kolay örgütlenmenin olduğu şeklinde bir deneyime sahibiz ve böyle bir tercih yaptık.
KENAN KIRKAYA