- Demokratik, ekolojik ve toplumsal cins mücadelesini ete kemiğe büründürebilirsek çokluğun ve çeşitliliğin fonksiyonu olan doğayı yarınlara taşımayı başarırız.
DEMİR ÇELİK
Kopenhag yakınlarında 14-21 Ağustos tarihlerinde düzenlenen Kuzey Avrupa İklim Adaleti Koalisyonu kampına ben de katıldım. Bu kampa İrlanda, İskoçya, İngiltere, İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İspanya, İsviçre ve İtalya’dan yaklaşık 200 aktivist katılım sağlamıştı.
TEV-EKO bileşeni Avrupa Varto Ekoloji Platformu adına bir arkadaşımla beraber 6 gün boyunca bu kampın etkinliklerinde yer aldım. Küresel ısınmadan fosil yakıtlara, oradan eko-kırıma dair birçok konu başlığında sunumlar yapıldı. Müzik başta olmak üzere sanat gösterileri, gelenekçi üretim faaliyetleri ile doğal demokratik yaşamdan değerli örnekler sunuldu. Meşru savunma temalı etkinliklerde aktivistler saldırılara karşı kendilerini nasıl koruyacaklarını görsel- fiziki eylemlerle göstermeye çalıştı. Özellikle dilleri, etnisiteleri, renkleri ve cinsleri farklı olan bu aktivistler, toplumsal ekoloji mücadelesinde ortaklaşmış olmanın mutluluğu içindeydi. Toplumsal ekolojinin tüm dünyada giderek önem kazanan bir mücadele hattı olduğunun altını çizmekle kalmadılar, yemeleri, içmeleri, giyim-kuşamları ve yaşama bakışları da eko-sistemin sürdürülmesi esasına göreydi. Sözde olmayan, içselleştirilmiş doğa bilinci ile birinci doğanın parçası olduğumuzu unutmadan mütevazı, kapsayıcı ve katılımcı anlayış ve yaklaşım çok öndeydi.
Bu vesileyle 'toplumsal ekoloji nedir' sorusuna açıklık getirmekte yarar olacağını düşünüyorum. Toplumsal ekoloji, doğal felaketleri ayrı tutmak kaydıyla devletli egemenlikçi sistemin kâr ve iktidar uğruna doğayı gasp ve talan eden tahakkümcü zihniyeti sonucu yaşanan eko-kırıma karşı itiraz etmenin, direnmenin ve mücadele etmenin perspektifi ve yoludur.
Toplumsal ekoloji, üzerinde yaşadığımız gezegenimizin de parçası olduğu eko-sistemin, insanın malı mülkü olmadığı bilinci ile doğaya ve doğal yaşama yaklaşmamızın siyasal mücadele yoludur. İnsanla birlikte milyarlarca canlı cansız varlığın gezegenimizin üzerinde yaşıyor olması sayesinde eko-sistem, bu çokluğun ve çeşitliliğin fonksiyonuyla kendi sürdürülebilirliğini sağlama potansiyeliyle hareket eder. Biri olmadan diğerlerinin tek başlarına yaşam sürdürmeleri düşünülemez. Bu nedenle bütünü oluşturan her bir parçanın önemi ve değeri çok büyüktür ve gereklidir.
Dağların, ağacın, ormanların, suyun, nehirlerin, kurdun, kuşun, otun, her tür bitkinin varlık ve oluşumu eko-sistemin kendi sürdürülebilirliğinde yeri vardır. Bu anlamda her canlının bir hafızası ve tarihi öyküsü olduğu gibi, cansız varlıkların da kendinden doğuş sayesinde değişim ve dönüşümü yaşıyor olduklarının da bir öyküsü söz konusudur. Kısacası hiçbir şey yoktan var olmadı. Vardan da yok olmayacağının diyalektik materyalist anlayışa göre her şey değişim, dönüşüm döngüsü ile şekillenmiş, şekillenmeye de devam edecek.
İnsanın bütün bu hakikate rağmen doğayı ve dünyamızı kendisinin malı görmesiyle başlayan eko-kırım sonucu dünya, her geçen gün hızla bir alt üst oluşuma doğru bir adım daha yaklaşıyor.
Bugün dünyada olup bitenlere baktığımızda, yaşanan savaş ve gelişmeleri irdelediğimizde, bunu görmemiz mümkündür. Bir tarafta holdinglerin servetleri her geçen çok büyürken, ormanlar tükeniyor, oksijen azalıyor, karbondioksit artıyor. Fabrikalar ve fabrika bacaları yükselirken, toprak zehirleniyor, sular kirleniyor, iklim değişiyor, buzullar eriyor, türler değişime uğruyor. Daha fazla kâr ve iktidar için nehirler barajlarla bağlanıyor, toprağın bağrı deliniyor, ormanlar yok ediliyor, yaşam alanları kirletiliyor, yok ediliyor. Tüketim toplumu olmaktan ileri gelen duyarsızlığımızla doğayı kirletiyor, her yeri çöplüğe dönüştürüyoruz. Denizdeki balıklar bile savurduğumuz naylon poşetlerin kurbanı. Sınırsız para, mal mülk edinmenin önüne geçilemiyor. Önüne geçilemeyen bu hırsla zengin olmak için doğayı gasp edip tüketmede sınır tanımıyoruz.
Araba ile yetinmiyor, jetimiz/uçağımız olsun istiyoruz. Bir evle yetinmiyor, çok evimiz, hatta sarayımız olsun istiyoruz. Bütün bunlara erişebilmek için doğayı tüketiyor, çok para kazanmanın anlayışıyla yaşama ve doğaya yaklaşıyoruz. Bunun sonucudur ki para günümüzün tanrısı, insan ise onun kulu olmuş bulunuyor. İnsanın insana, insanın doğaya, insanın topluma olan yabancılaşmasının önüne geçemezsek eko-kırımın da önüne geçemeyeceğimiz anlaşılıyor.
Toprağın altı/üstü, maden ve mineralleri elde etmek amacıyla talan ve gasp edildiğinde, canlı ve cansız habitat varlık fonksiyonundan yoksun kalır. Ağaç yalnızca kereste malzemesi olarak görülürse ormanlar yok olacak, soluyacak havamız kalmayacak. Nehirlerin üzerine barajlar, suların üzerine HES’ler çoğaldığında kâr ve iktidarın arttığı orandan daha da hızlı doğamız çoraklaşacak, çölleşecek. Kâr ve iktidar için yapılan tüm bu kötülükler, başta insan olmak üzere canlıların yaşamını başkalaşıma uğratacak, türlerin yok oluşuna neden olacaktır.
Bu nedenle kapitalist modernitenin kâr ve iktidar için yürüttüğü üretim faaliyetlerinin tümü, gezegenimizi ve bir bütünen eko-sistemin yok oluşuna yol açacağının bilinciyle soruna yaklaşmalıyız. Sınırsız ve sorumsuz tüketimi teşvik eden modernitenin kâr için bize dayattığı bencil, bireyci yaşamı reddetmeliyiz. Parçası olduğumuz doğayı ve doğal yaşamı esas almalı, insanlığın kök hücresi değerleri ile özgür ve ortak yaşamı inşa etmeliyiz. Demokratik, ekolojik ve toplumsal cins mücadelesini ete kemiğe büründürebilirsek çokluğun ve çeşitliliğin fonksiyonu olan doğayı yarınlara taşımayı başarmış oluruz. Başka da bir yol da kalmamıştır.